AZERBAYCAN -8-

AZERBAYCAN -8-

YANVAR (OCAK) OLAYLARI
1990 yılının ocak ayında, Sovyet tanklarının ve askerlerinin desteğiyle Ermeniler, Bakü’de büyük bir katliam yapmışlardı. Azerbaycan halkı galeyan hâlindeydi ve bu nedenle sıkıyönetim ilan edilmiş, gece sokağa çıkma yasağı getirilmişti. Maalesef, böylesine açık bir katliama, dünya seyirci kalmıştı! Azerbaycanlı gardaşlarımızın yapabildikleri ise; katliamda şehit olan insanların defnedildiği bir şehitler hiyabanı oluşturmaktı… O yılın eylül ayında Bakü’ye varınca yaptığım ilk ve önemli iş; şehitler hiyabanını ziyaret etmek oldu. Bu günahsız ve suçsuz insanların ruhlarına Fatiha okuduktan sonra, ebedî istirahatgâhlarına çiçekler koydum.
Ertesi gün beni konuk eden Dostlu Cemiyeti’nin başında olan dostum ağabeyim Nebi Hazri’yi aramak oldu. Nebi muallim bana; “Öz yurdundasın; keyfine bak…” dedi.
TANINAN BİR ADAM OLMUŞTUM
O yıllarda, Azerbaycan medyasında hakkımdaki yazıları okuyanlar, benimle tanışıp görüşmek için otele geliyorlardı. Refik Zeka Handan “Odlar Yurdu” gazetesinde benimle ilgili bir yazı yayımlayıp, yazısının sonuna adresimi de yazınca; mektuplar yağmaya başlamıştı. Ben hayatım boyunca bana mektup gönderen ya da bir mesaj atan kişiye, mutlaka cevap vermişimdir. Dolayısıyla, Azerbaycan’dan gelen her mektubu da cevaplandırmışımdır. Bu nedenle çoğunu gıyaben tanıdığım gençlerle, Bakü’ye geldiğim zamanlarda buluşup sohbetler ediyordum.
Dostluk Cemiyeti adına bu kez bana Valeh Nebiyev’i rehber tayin etmiş, emrimize de bir otomobil tahsis etmişti.
SEÇİM ÇALIŞMALARI
30 Eylül 1990 tarihinde Azerbaycan’da genel seçimler yapılacaktı. Nebi Hazri, Kamil Veliyev, Abbas Abdullah, Hüseyin Arif vb. gibi dostlarım milletvekilliği için adaylıklarını koymuşlar ve harıl harıl çalışıyorlardı. Abbas’la Hüseyin Arif beni de seçim bölgelerine götürmek istemişler; ama ben sakıncalı olacağını düşünerek gitmemiştim. Refik Zeka ise, Abbas’a yoğun bir destek veriyordu. Eski dostlarımın seçimle haşir neşir olmaları nedeniyle ben bu kez, daha çok genç ve yeni edindiğim dostlarla görüşmeler yapıyordum.
Bakü’deki sıkıyönetim komutanı, kalleş bir suikasta kurban giden, ünlü tarihçi Ziya Bünyatov’un oğlu Albay Valeri Ziyaeviç Bünyatov, bildiriler yayınlayıp halka talimatlar veriyordu. Halk Cephesi’ne üstü kapalı tehditler savuruyor, Azadlık gazetesini uyarıyordu.
BAŞBAKAN HASANOV’LA
Bir gün Nebi Hazri ile birlikte Başbakan Hasan Hasanov’la makamında bir görüşme yaptık. Azerbaycan hükümetinin başındaki bu değerli insan, katıksız bir Türk’tü ve bununla gurur duyuyordu. Dostlarım onun için; “esasen özü Türk’tür” derken çok haklıydı.
Başbakan, bizi kabulde çok sıcak davranmıştı. Nebi muallim benden söz ederken Hasanov; “İrfan’la tanışırız. ” demişti. Gerçekten onunla 1983 yılından beri tanışıyorduk. Nitekim bir Ankara-Mosova-Bakü uçuşunu birlikte yapmıştık. Başbakan, bu görüşmemizde, ülkemizden övgüyle söz etmiş; “Türkiye’ye bir kucak selam götürmüştüm; iki kucak selam getirmişem!” dedikten sonra, iki gardaş ülke arasında imzalanan anlaşmalardan söz etmişti.
1940 yılında dünyaya gelen, Hasan Hasanov siyasette, adım adım yükselen bir şahsiyetti. Devletin çeşitli kademelerinde bulunmuş; Sumgayıt ve Gence’de I. Kâtiplik (Valilik=Belediye Başkanlığı) yapmıştır. Daha sonra sırasıyla Başbakan Birinci Yardımcısı ve Başbakan olmuştu. Sonraki aşamada da Azerbaycan’ın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi, Büyükelçi ve Dışişleri Bakanı olmuştu. Daha sonra Büyükelçi olarak atanan Hasanov, Azerbaycan’ı, Macaristan-Budapeşte ve Polonya-Varşova gibi ülkelerde tam selahiyetle temsil etmiştir.
FEYRUZ MUSTAFAYEV
Başbakan Hasan Hasanov’la yaptığımız görüşmeden sonra, onun birinci yardımcısı olan Feyruz Receboğlu Mustafayev’i ziyaret ettim. Şamahı’da I. Kâtiplik yaptığı yıllardan tanıdığım bu değerli insan, o tarihte, ülke yönetiminde birinci dereceden sorumlu bir makamda görev yapıyordu. Geçen yıllar içerisinde büyük bir kaza geçirmiş; yanlış müdahaleler nedeniyle sakat kalmıştı. Ama hâlâ hayat doluydu ve yine kahkahalar atıyordu.
Benim Azerbaycan Cumhuriyeti kitabıma değinerek; “Yahu sen hiç not da almadın ama o kitabında benimle ilgili uzun uzun nasıl yazdığına hâlâ şaşıyorum. ” demişti.
Gerek bu gerekse önceki ve sonraki Azerbaycan seyahatlerimde, Feyruz Bey’le, çeşitli mekânlarda ve bir kez de evinde yemek yedik. Yemek masasındaki sohbetine doyum olmayan; sohbeti, veciz sözlerle ve şiirlerle süsleyen bu değerli dostumla, dünya gözüyle tekrar görüşebilmeyi çok ama çok arzu ederdim.
GUBA
3 Ekim 1990 sabahı, Dostluk Cemiyeti görevlilerinden Valeh ve Mirza ile cemiyetin Nissa minibüsü ile Guba’ya giderken incesenet uzmanı Reyhan Aliyeva’yı da yanımıza aldık. Önce parti birinci sekreterliğine kısa bir ziyarette bulunduktan sonra Belediye Başkanı Vagif Mahmudov’la bir görüşme yaptık. Etnik kökeni Tat olan Vagif Bey, on yıldır başkanlık görevini sürdüyordu. Yeni yapılan seçimlerde, ayrıca milletvekili seçilmişti. Başkan yanına gazeteci-yazar Ali Yıldırımoğlu’nu da alarak bize kenti gezdirdi.
Guba’nın merkez nüfusu 24 bin; vilayet nüfusu ise 120 bin idi. Vilayet içerisinde Malakanlar da yaşıyordu. Bunlar Rus kökenliydi ve İsa’ya inanan Hristiyanlardı; fakat haça karşıydılar. Deli Petro bunları Rusya içerilerinden Kafkasya ve Orta Asya’ya sürgün etmişti!. .
Eski bir cami içerisinde oluşturulan Halı Müzesi’nde çok eski halılar yoktu ama özgün Azerbaycan motifleriyle dokunan halılar ve kilimler sergileniyordu.
Bu küçük kentte, kayda değer mekânlar yoktu ama doğa çok güzeldi. Kent geniş bir ormanlık alanın yanı başındaydı. Bu nedenle havası da mükemmeldi. Bir süre orman içerisinde yürüdük…
Açık havada ağız tadı ile yemek yiyip sohbet ettikten sonra, Guba’dan ayrılıp Bakü’ye döndük.
LENKERAN
6 Ekim 1990 sabahı Nebi Hazri, ile birlikte yola çıkarak, 4 saatlik bir yolculuktan sonra Lenkeran kentine ulaştık. Bu kent yakın bir zamana kadar salt yabancılara değil, Azerbaycan halkına bile kapalı olan bir yerdi.
Bakü-Lenkeran yolu üzerindeki tabiat; aksi istikametteki yola nazaran daha güzeldi. Ülkenin önemli kentlerinden Celalabad, Salyan ve Masallı’dan ve Kür Nehri üzerinden geçerek Lenkeran’a ulaşmıştık.
Kente ulaşınca ilk işimiz, kenti birinci adamı Yaşar Rızayev’i ziyaret etmek oldu. Lenkeran vilayetinin nüfusu 165 bin idi ve bu nüfusun 50 bini merkezde yaşıyordu. Rus işgaline kadar Lenkeran, bir hanlık merkeziydi. Lenkeran, “etrafı dağla çevrili yer” anlamını içeriyordu. Kentin oluşumu 16. asırdan itibaren başlamıştı ve tarihî ipek yolu buradan geçiyordu.
Etrafı dağlar ve ormanlarla çevrili olan Lenkeran doğası itibarıyla şirin bir kentti. Bir başka deyişle Lenkeran, kâinatın cennet köşelerinden biriydi… Hazar Denizinin kıyısında; bir yanında ormanlar, görkemli dağlar; öte yanında ise deniz vardı… Tarımsal çalışmalar; seralarda yetiştirilen gıda ürünleri, SSCB’nin öteki bölgelerine de gönderiliyordu. Özellikle kaliteli çay üretimi ile ünlüydü. Deniz kıyısında ve ormana sırtını dayamış olan konuk evine yerleşmiştik. Vilayetin önemli özelliklerinden birisi de kaplıca kenti oluşuydu. İstisu denilen mekânda, 300 yataklı ve tam teşekküllü bir hastane, inşa edilmişti. Bir başka özellik ise, “feyhua” adlı nefis bir meyvenin üretilmesiydi.
ASTARA
Ertesi sabah İki arabalık konvoy hâlinde, 40 km ötedeki Astara’ya gittik. Astara Çayı, kenti ortadan ikiye bölüyordu. Çayın güneyi İran, kuzeyi ise Azerbaycan’dı. Bu bölünme, Astara kentinin aynı soydan gelen hatta akraba olan halkını da iki ayrı ülkenin vatandaşı yapıyordu!…

Sosyal Medyada Paylaşın:
İlginizi Çekebilir

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi