BİZE ÇOK UZAK – ÇOK YAKIN ÜLKE Ç İ N (III)

BİZE ÇOK UZAK – ÇOK YAKIN ÜLKE Ç İ N (III)

KAŞKAR
Urumçi’de bir gün konakladıktan sonra, 10 Ağustos akşamı saat 20.30’da, Sincan Hava Yollarının Tupolev uçağı ile 2,5 saat uçuşla, Tengri (Tanrı) Dağlarını ve Çölü aşarak, kadim Kaşkar’a gelmiştik. Bizi burada da üç kişi karşılamıştı. Bir minibüse doluşarak, Kaşkar Oteline gelmiş ve ben 104 no.lu odaya yerleşmiştim. Hemen yemeğe oturmuş, saat 24.00’e kadar sohbet ettikten sonra, saat 01.00’de yatmıştık.
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra yola çıkmıştık. Bir minibüste, şoförle beraber 7 kişiydik. Kasisli, berbat bir yol olan Çin-Pakistan karayolunda gidiyorduk. Az sonra 5-6000 m. Rakımlı Pamir Dağlarını solumuza alıp, çölde yol almıştık. Opal kasabasında durup, bizi yol üzerinde bekleyen, kasabanın kaymakamını almıştık. Kaymakam o yıl yağmur olmadığı için kuraklık olduğunu söylemişti. Açılan kanallarla getirilen sularla, sulama yapılabilen iki köyden geçmiş, Opal Kasabası’nın, Eski Kaşkar olarak da anıldığını öğrenmiştik.
Kaşkarlı Mahmut
Daha sonra büyük Türk bilgini Kaşkarlı Mahmut’un ebedi mekânının bulunduğu Azık Köyü’nde konaklamış, önce, Mahmut Kaşkari’nin diktiği asırlık çınar ağacının dibinde oturup, ikram edilen kavun ve karpuzları yiyerek biraz dinlenmiştik. Orada anlatmışlardı:
“Mahmut, hocasına, ölümünün nerede olacağına sormuş. Hocası eline bir baston vererek, bu bostanı toprağa göm, tutar da orada ağaç yeşerirse, kalıp yerleş” demiş.
Mahmut’un diktiği ağaç yeşermiş, büyümüş ve o ağaç bastona benzemiş…Ve orada bir pınar oluşmuş. Halk zamanla bu pınara “Hay Hay Pınarı” adını vermiş…
O dönemde Nevruz Bayramı, bu ağacın çevresinde kutlanırmış. Orada bir de medrese varmış. 1984 yılında medrese restore edilmiş ve açılışa Çin lideri Zao Ziyang da gelmiş. Vaktiyle o çınar ağacının altında bahşılar çalıp çığırır, şairler şiirler okurlarmış. Mahmut ve arkadaşları da edebi sohbetler ederlermiş.
Kaşkarlı Mahmut’un türbesini görmüş, fotoğraflar çekmiştim, ama itiraf etmeliyim ki, Türk tarihi ve kültürü için son derece önemli olan bu zatın türbesi, bana göre çok daha görkemli olmalıydı…
Kaşkarlı Mahmut 11.Yüzyılda yaşamış olan büyük bir Türk âlimi olup, Türk’ün en büyük eseri olan Divân-ı Lagati’t-Türk adlı eserin müellifidir. Bu eseri 1074 yılında tamamlayıp, Bağdat’ta Abbasî halifesi El-Muktedî Billah’a teslim etmiştir. Bu eserin tek nüshası Fatih Millet Kütüphanesi’nde 1910 yılında bulunmuş, eser Kilisli Rifat ve Besim Atalay tarafından günümüz Türkçesine adapte edilmiştir.
Türk illerini adım adım dolaşan Kaşgarlı Mahmut, çalışmalarında Türkçe’yi resmi dil olarak kabul eden Karahanlı Devleti’nden de büyük destek görmüştür. Oğuz Türklerinin 24 boyu ile ilgili şemayı da verdiği eserinde, Türkçe’nin zenginliğini ve Arapça ile Farsça yanındaki değerini ispata çalışan Mahmut, ayrıca Türkçe’yi Araplara öğretmek gayesiyle Kitâbu Cevâhirü’n-Nahvi Lügâti’t-Türk adlı gramer kitabını yazmıştır.
Divân’ında Türk dilinin grameri yanında, Türk yer adları, Türk damgaları ve Türk topluluklarını da etraflı şekilde anlatan Kaşgarlı Mahmut, ömrünün sonlarına doğru tekrar memleketi Kaşgar’a dönerek, tahminen 1090’da burada vefat etti. 1983 yılında bulunan mezarı, Kaşkar’a 35 km. mesafede bulunan Azık köyündedir.
Divân-ı Lügati’t-Türk, bir önsöz ile sözlük kısmından meydana gelmiştir. Önsözde Mahmut Türk dilinin tarifini, lehçelerinin özelliklerini saymakta ve bu dilin Arapça’dan çok üstün olduğunu vurgulamakta ve örnekler vermektedir.
Büyük bilgin bu açıklamaları yaparken kelimelerin nerelerde ve hangi anlamlarda kullanıldığını göstermiştir. Bu esere ve onu izleyen başka eserlere kadar yazılı edebiyat örneklerimiz bilinmediği için, daha önceki yüzyıllara ait sözlü edebiyat örneklerini Kaşgarî’nin eserinden öğrenmekteyiz. Sagu denilen ağıtlar, koşuk dediği koşmalar, sav dediği atasözleri ve nazım şekillerinden başka verdiği dersten örneklerine bakarak meselâ Alp Ertunga adındaki destanlaşmış kahramanın varlığı da Divân-ı Lügati’t-Türk’ten öğrenilmiştir. Bu sebeplerden dolayı Kaşgarlı Mahmut’un Divân-ı Lügati’t-Türk’ü hem dil, hem edebiyat, hem toplum ve sosyoloji tarihimiz bakımından çok önemli belgeleri toplayan bir kaynaktır. Bir adım daha ileriye giderek diyebiliriz ki; bu eser, büyük bir Türk Ansiklopedisi’dir…
Rehberlerim, daha sonra beni, Appak Hoca adlı bir zatın mezarına götürmüşler ve bilgiler vermişlerdi. Yunus Emre gibi, bu zatın da pek çok mezarı bulunmaktadır. Kuşkusuz bunlardan sadece birisi mezar, diğerleri ise makamdır. Dediklerine göre 72 makam vardı ve bunlardan sadece 58 tanesi kalmıştı. Babası Hacı Muhammed Yusuf gibi Appak Hoca da 1613 yılında Kumul’da doğmuştu. Yarkent Hanlığını devirip, kendi dini inançları doğrultusunda bir devlet yönetimi oluşturmuş, kendinden önceki yönetimden kalan her şeyi yakıp yok etmişti.
Burada gördüğüm anıt mezar demir ve çimento kullanılmadan, tuğla, toprak ve ahşap malzeme ile inşaa edilmişti. Rehber Ekber Mecit, ayrıntılı çok geniş bilgeler vermiş, ben de bunları kaydetmiştim ama, bu ansiklopedik bilgilerin seyahatnameme tümüyle alınmasını gereksiz görmekteyim.
Hemen orada gördüğüm Büyük Cami’nin Hokand Emiri Yakup Bey tarafından 1865’de inşaa edildiğini, bu camideki süslemelerin ve nakışların ilginç olduklarını belirtmek isterim.
Yusuf Has Hacib
Son Çin seyahatime başlamadan önce, Çin Büyükelçiliğindeki dostlarıma, Kaşkar’a mutlaka gitmek ve Mahmut Kaşkari ile, Yusuf Has Hacib’in anıt mezarlarını görmek istediğimi söyleyerek, gezi programıma aldırmıştım.
Yusuf Has Hacib 1019’da Balasagun kentinde doğmuş ve 19 yaşında iken Kaşkar’a gelmişti. Ünlü eseri, 13290 dizeden oluşan Kutadgu Bilig adlı eserini 18 ayda tamamlamış ve Kaşkar Emiri’ne hediye etmişti. Tabgaş Buğra Karahan Ebu Ali Hasan, Yusuf’a “Has Hacib” adını vermişti. 1085’de Kaşkar’da vefat etmiş, Kaşkar’ın 2 km.ötesindeki Arslahan mezarına defnedilmişti. Geniş bir alanda yer alan mezarın yanında mescit, anma kulesi, sergi salonu, ziyaretçi odası vardı. Mescidin 4 minaresi, yüksek bir kubbesi vardı.
***
Kaşkar’ı görmüş, Mahmut’un ve Yusuf’un mezarlarını ziyaret ederek, ruhlarına birer fatiha hediye etmiştim. Mutluydum. Ne var ki Kaşkar’ın durumunu beğenmemiştim. Zira kuraklık Kaşkar’ı adeta öldürmüştü! Bu kent kuşkusuz tarihin derinliklerinde böyle değildi. Ama o gün toz toprak içinde, bakımsız, sahipsiz bir kent görünümündeydi. Yoksulluk, zaruret ve insanlardaki mutsuzluk gözle görülüyordu.
Rehberim-dostum Van Day Şiong bir ara bana; “Hong Kong’u aldık. İki yıl sonra Macao’yu alacağız. Sırada Tayvan var. Aslında Moğolistan da bizimdi; hatta Kazakistan’da… Ama Stalin Mao’yu kandırdı. Mao onlar da komünist, biz de diyerek, onları Ruslar’a bırakmıştı.” Demişti. İyi de Kaşkar’daki bu insanların halleri ne olacaktı?… Radyodan emekliye ayrılan Tursunay Sakim ayda 100 yuan (yani 12,5 dolar) aldığını söylemişti ve bu insanlar beni evlerine davet ederek bir çay ikram etmeye bile cesaret edemiyorlardı. Ama birilerinin üç beş ayda zengin olduğu da söylentiler arasındaydı.
***
KAŞKAR’ın yözölçümü 160 bin km.kare, nüfusu 3 milyon 50 bin idi ve nüfusun 270 bini merkezde yaşıyordu. İpek Yolunun kuzey, güney, orta kolunun birleştiği noktadaki bu şehirde yaşayanların % 94’ü Uygur’du. Tarih içinde çok önemli bir kent olan Kaşkar, deniz yolu ile ulaşım başlayınca geri planda kalmıştı. Ekonomi tarıma dayalıydı. Buğday, mızır, pamuk ve meyve üretimi yapılıyordu. Ulaşım olanaksızlığı yüzünden pazarlama işinde başarılı olunamıyordu. Yeni yapılan demiryollarına güveniyorlardı. Devlet pamuk üretimine önem vermiş ve bölgeyi “pamuk üretim üssü” ilan etmişti.
Devlet özel sektöre de önem vermeye başlamıştı. El sanatları üretimi konusu da devlet eliyle destekleniyordu. Bir yetkili bana aynen şöyle demişti: “Türk tüccarlar gelsinler, onlara ayrıcalık tanırız…”
Uygur 12 makamı, musikinin temeliydi. “Dolan Dansı” adı verilen raksı yediden yetmişe tüm Uygunlar oynayabiliyorlardı. Atlı sporlar, tiyatro, sinemalar, müzik ve dans grupları, akrobasi gösterileri, gençlerin uğraş alanları içindeydi.
Bir akşam Van’la otelden çıkıp, kent merkezine giderek, İyd Gah Camii çevresinde dolaşmıştık. Saat 22.00 olmasına rağmen epeyce kalabalık vardı. Seramik eşya vb. satan Abdul Muttalip adlı bir şahsın mağazasına girip sohbet etmiştik. Bu zat, Türki ile alış veriş yapmak istiyordu ve benim yardımcı olmamı istiyordu. İyi de o tarihte bunu yapabilmek için iki devletin anlaşma yapmaları ve en önemlisi de vize sorununun halledilmesi gerekiyordu.
O gezintide dikkatimi çeken bir husus da, kaynamış yumurta satan insanlardı. Kimileri gelip bir iki yumurta alıyorlar, hemen kırıp yiyorlardı. Tütün sarıp içenler, meşrubat satanlar ve bir gece pazarı vardı…
***
1997 yılı Çin’de “Turizm Yılı” idi ve her yerde bununla ilgili afişler asılmıştı.
Kaşkar’da motorlu vasıtalar sürekli korna çalıyorlardı…
Çok sayıda bisikletli kadın vardı. Bunlar arasında motosiklet kullananlar da görülüyordu… Eşek arabaları ile çok sayıda insan ve yük taşınıyordu.
İlk Kaşkar seyahatimde çok sayıda peçeli kadın görmüştüm, ama bunu yapan kadınların sayıları epey azalmıştı. Keza tek tip giysi de görünmüyordu. Artık herkes, dilediği biçimde giysiler içinde yaşıyorlardı.
DEVAM EDECEK

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi