(CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET SİSTEMİ DEMOKRASİNİN  TEMİNATIDIR) -2 / Şükrü  ERSOYLU

(CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET SİSTEMİ DEMOKRASİNİN TEMİNATIDIR) -2 / Şükrü ERSOYLU

DEMOKRASİNİN USUL VE ESASA İLİŞKİN KURALLARI VAR
Türkiye 1923 te cumhuriyeti ilan etti.
Sonraki süreçler de çok partili sistem,(chp terakkiperver cumhuriyet 17 Kasım 1924- 5 haziran 1925 , serbest cumhuriyet fırkası 12 Ağustos 1930- 17 Kasım 1930 ) denemelerinden bir sonuç alınamamış ve Ülke tek parti tarafından yönetilmiştir.
1945 yılında da çok partili sisteme geçti.
Ogün den itibaren cumhuriyetin niteliği demokrasidir.
Bu süreç içerisinde de birtakım demokratik girişimler olmuştur fakat sonuç itibariyle Halkın kendi kendisini yönetebilmesi için yetkili organlarla yani yasama yürütme ve yargıyla irtibatı ne kadar güçlüyse ve bu organlara etkin bir şekilde temsilci gönderebiliyorsa demokrasimiz o kadar gelişmiş demektir.
Bu irtibatın sağlıklı bir biçimde sağlanabilmesi içinde belirli ilkeler vardır.
Mesela çok partili siyasal bir seçim sistemi var mı, seçimler belirli periyotlarla yapılabiliyor mu, fikir ve ifade hürriyeti var mı, eşit ve genel oy ilkesi var mı, seçimler gizli oy açık tasnifle yapılabiliyor mu, seçimlerde deneti yapılabiliyor mu ? eğer bu sorulara evet cevabı veriyorsak demokrasinin şekil şartları konusunda bir problem yok demektir.
Bu anlam da seçilen kişinin doğru tercih veya yanlış tercih olduğunu tartışabilirsiniz fakat diktatörlüğü tartışamazsınız.
Beğenmiyorsanız anayasanın belirlediği kurallar çerçevesinde değiştirişiniz.
• Yargının siyasallaştığı söyleniyor. Yargı denetimi zayıflatılıyor mu? Başka bir deyişle yargıyı cumhurbaşkanımı yönlendiriyor veya yargıya baskı yapıyor?
DEMOKRASİ HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ İLKESİNE DAYANIR
Biraz önce demokrasinin usule ilişkin kurallarından bahsetmiştim.
Sorduğunuz soru da demokrasinin esasa ilişkin kurallarıyla açıklanabilir.
O kurallardan birisi “DEMOKRASİ HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ İLKESİNE DAYANIR” ilkesidir.
Yargı kurumu maalesef erken cumhuriyet döneminden itibaren tartışma konusu olmuştur.
Bu konudaki endişeler genel olarak hukuku uygulaması gereken, özellikle yargıyı yöneten idari bir kurum olan HSK ve yasama organını denetlemek başta olmak üzere insan hakları ihlalleri ve anayasal organları da denetleme görevi bulunan yüksek yargı organlarının seçim yöntemlerinden kaynaklanıyor.
Aslın da soru şu; yüksek yargı organlarında görev yapacak olan yargı bürakrasisini kim seçmeli.
2010 yılında yapılan referanduma kadar yüksek yargı organlarının tamamı doğrudan veya dolaylı olarak cumhurbaşkanı tarafından seçilirdi.
Bu nedenle cumhurbaşkanlığı seçimleri ülkemizde hep çok sancılı geçmiştir.
Mesela 1980 ihtilalinin gerekçelerinden birisi meclisin cumhurbaşkanını seçememiş olmasıdır.
11 Eylül 1980 günü Meclis, 115’inci tur için toplandı ancak çoğunluk yoktu. Parlamenterler, “Yarın devam ederiz” diyerek binadan ayrıldılar
Ertesi sabah saat 04.00’te memleket tank seslerine uyandı!
1-2 istisna hariç genel olarak cumhurbaşkanları ya ihtilallerden sonra darbe iradesini sürdüren darbecilerden seçildi veya askeri bürokrasi ve yargı bürokrasisinin icazet verdiği kişilerden seçildi.
Dolayısıyla seçilen her cumhurbaşkanı askeri ve yargı vesayetinin gölgesinde ve onların istekleri doğrultusunda görev yaptı.
Darbe iradesi ve vesayet sisteminin cumhurbaşkanlığı makamında söz sahibi olduğu süreçlerde, yargı kurumuna atanan bürokrasi tercihlerini hep kendisini göreve getiren iradeye hizmet etmekle geçirdi.
Hatta pek çok zaman anayasa suçu bile işledi.
Mesela: 2007 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Anayasa mahkemesi, anayasanın toplantı yeter sayısını düzenleyen 96. Maddesini ihlal ederek toplantı yeter sayısının 367 olması gerektiğine karar verdi.
Millet iradesini yok sayan bu karar anayasanın 6. Maddesinde tanımlanan egemenlik haklarıyla ilgili “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” Hükmünü ihlal ederek kendisini kanun koyucu yerine koyarak milletin egemenlik haklarını ihlal etti.
Aslında bu karar; toplumun görüşlerinden, düşüncelerinden, değer ölçülerinden kopmuş, uzaklaşmış, halkına yabancılaşmış yüksek yargı organlarının resmi ideolojinin mekanı haline gelmiş olduğunun bir tescili niteliğinde idi.
Daha sonraki süreçlerde görüldü ki anayasa mahkemesi üyelerinin, başörtülü eşi olan bir cumhurbaşkanı adayının, laikliğe aykırı olduğu gerekçesiyle cumhurbaşkanı olmasını engellemek üzere aldığı bu karar, millet tarafından onaylanmadı.
Millet bu kararı, hemen akabinde 22 Temmuz 2007’de yapılan erken seçimlerde AK Parti ye yüzde 46.58 ile 341 milletvekili vererek kendi iradesiyle düzeltti.
Zoraki birliktelikler sonucu seçilen ve kimsenin içine sinmeyen cumhurbaşkanlığı seçimleri 21 Ekim 2007’de halkoyuna sunuldu ve yüzde 68,9 oyla Cumhurbaşkanını seçme hakkı iradenin gerçek sahibi olarak halka verildi.
Ve yine bu referandumla; Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin karanlıkta, kuytuda otel köşelerinde gizli saklı yapılan görüşmelerle, parti liderleri ve milletvekillerinin zafiyetleri ve korkularından da faydalanılarak, millet iradesini yok ederek yönlendirilmesine son verildi.
Türkiye, 10 Ağustos 2014’te cumhuriyet tarihinde ilk kez cumhurbaşkanını seçmek için sandık başına gitti.
Bu seçim doğrudan demokratik meşruiyetin sağlandığı ilk cumhurbaşkanlığı seçimi idi ve son sözü millet söyledi.
Bir anlamda millet egemenlik hakkını doğrudan hiçbir aracı kullanmadan kullanarak denetim yetkisini eline aldı.
Halk tarafından seçilen cumhurbaşkanı anayasa gereği daha önceki cumhurbaşkanlarının kullandığı yetkiyi kullanmaya başladı.
16 nisan 2017 tarihinde Türkiye bir kez daha halk oylamasına gitti.
Bu seçimde milletimiz parlamenter hükümet sisteminden cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişene onay vererek yeni bir demokratik sistemle tanıştı.
Halkoylamasıyla beraber cumhurbaşkanının yetkileri de yeniden düzenlendi.
Lakin yüksek yargı bürokrasisine atama yöntemleri hep eleştiri konusu oldu.
Gelinen noktada yargı kararlarından hem cumhur ittifakı hem de muhalefetin şikayetleri bitmedi.
Peki gerçek ten anayasa cumhurbaşkanına sınırsız bir atama yetkisi veriyor mu, yoksa başkanlık sistemi modellenerek yeniden inşa edilen cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde bir denge fren mekanizması var mı?
Muhalefet eleştirilerin de, cumhurbaşkanının tamamen kendi görüşünde hakim savcı seçtiğinden bahisle yargı baskı altındadır demekte. Özellikle Demirtaş ve kavala üzerinde bir hukuksuzluk yapıldığı konusunda ısrar etmekte.
Önce insan hak ve ihlalleri konusunda da görev yapan Anayasa mahkemesine atama yöntemini inceleyelim.
Anayasa mahkemesi 15 üyeden oluşur.
Kaynağı itibariyle anayasa mahkemesine Yargıtay dan üç üye atanır. üyelerinden her birisi yargıtay genel kurulunun seçtiği üç üye arasından cumhurbaşkanınca atanır. 2 üye her bir üyelik için danıştay genel kurulunun seçtiği 3 üye arasından atanır.
Peki Yargıtay ve danıştay üyeleri nasıl atanır;
Yargıtay ve danıştay üyeleri 1. Sınıf adli hakim ve savcılardan hsk tarafından atanır. Hsk ile beraber danştay üyelerinin ¼ cumhurbaşkanı tarafından atanır.
1. Sınıf hakim ve savcı olabilmek için uzman görüşüne göre yaklaşık 15-20 yıl arasında bir süre gerekli.
Bugün Cumhurbaşkanının anayasa mahkemesine atama yapacağını varsayarsanız en iyi ihtimalle 2006 (ikibinaltı) yılında mesleğe kabul edilmiş olmalı. 2006 yılında mesleğe kabul eden kurum kim, HSYK . 2006 yılındaki HSYK kim tarafından oluşturuldu Ahmet Nejdet SEZER ve daha önceki cumhurbaşkanı tarafından.
Yine cumhurbaşkanının seçtiği 4 üye içerisinden 1 üyeyi 1.sınıf hakim ve savcılardan seçmeli yani yukarıda zikretmiş olduğum şartlar aynen geçerli.
3 üye 2010 yılında yapılan halk oylaması ile beraber TBMM tarafında sayıştay üyeleri ve serbest avukatlar arasından seçilir.
Yani cumhurbaşkanının insiyatifinde kalan seçebileceği üye sayısı 3 adet yök üyesi olmayan yüksek öğretim kurumlarını öğretim görevlilerinden ve diğer üç kişi.
15 kişi içerisinde 6 kişi.
Yine anayasa mahkemesi üyelerinin görev süresi 12 yıl cumhurbaşkanının görev süresi 5 yıl.
Cumhurbaşkanının görev süresi boyunca seçebileceği üye sayısı 3 ü geçmez. Vatandaşın teveccüh gösterip 2 dönem aynı cumhurbaşkanını seçtiğini varsayarsanız 6 üye.
Bu söylediklerimin yanına milletin egemenlik haklarını kullanmak için % 50+1 oyla seçtiği doğrudan demokratik meşruiyet yöntemiyle görev verdiği cumhurbaşkanının milletin egemenlik hakkını kullandığı başka bir anayasal organ olan yargı kurumuna atama yapmasında herhangi bir meşruiyet sorunu olmadığını ilave edin.
Hatta milletin egemenlik hakkını yargı kurumunda kullanabilmesi için bir zorunluluktur.
Yukardaki silsileyi takip ettiğinizde Cumhurbaşkanının bu üyeleri etkileme gücü var mı kamuoyunun takdirine bırakıyorum.
Mevcut anayasamıza göre HSK için 3 üye Yargıtay, 1 üye danıştay, üç üye yüksek öğretim kurumlarında görev yapan öğretim görevlilerinden, meclisin 2/3 veya 5/3 veya ad çekme yöntemine göre TBMM tarafından, 3 üye 1. Sınıf adli hakim ve savcılar arasından, 1 üye 1. Sınıf idari hakim ve savcılar arasından cumhurbaşkanı tarafından seçilir
Adalet bakanı ve müsteşarı ile beraber HSK 13 üyeden oluşur.
Hem cumhurbaşkanı hem de TBMM milletin doğrudan demokratik meşruiyet yöntemiyle seçilmesi dolayısıyla bir meşruiyet sorunu yoktur.
Anayasamızı 9 maddesine göre;
“Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.”
Türk milleti adına karar verme yetkisine sahip olan mahkemelerin hakim ve savcılarını görevlendirme yetkisi de millet adına milletin temsilcileri tarafından gerçekleştirilir.
• Yanlış hatırlamıyorsam Anayasa mahkemesi Demirtaş hakkında insan hakları ihlali yapıldığına dair karar verdi. Hatta AHİM de adil yargılama yapılmadı, tutukluluk halinin sonlandırılması gereklidir. Tahliye edilmelidir diyerek karar verdi. Yargı baskı altında değilse bunu nasıl açıklıyorsunuz.?
DEMOKRATİK SİSTEMLER TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ ESAS ALIR
Demokrasimizin esasına ilişkin ilkeler den birisi de kuşkusuz temel hak ve özgürlükleri güvence altına almasıdır.
Bu nedenle Anayasamızın 12. Maddesinde;
“– Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir” hükmü vardır.
• Muhalefetin iddiası; iktidara muhalif kişiler yargıya baskı yapmak suretiyle cezalandırılıyor.
DEMOKRATİK REJİMLERDE MEŞRU MUHALEFET GELİŞMİŞTİR
Şurası unutulmamalıdır ki, iktidar her rejimde, muhalefetse sadece demokratik rejimlerde vardır.
Fakat muhalefetinde meşru olması gereklidir.
İster siyasi muhalefet olsun ister toplumsal muhalefet meşruiyetini anayasadan almalıdır.
Anayasamız temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasıyla ilgilide bir takım kurallar getirmiştir.
Bu kurallar gereği özgürlükler sınırsız değildir.
Temel hak ve özgürlüklerin niteliğini belirleyen 12. Maddesin de;
“Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.” Fıkrası vardır.
Hepsini tek tek saymayayım fakat yine anayasanızdaki pek çok konu hak ve özgürlüklerin hangi şartlar da sınırlandırılabileceğini, hangi şartlarda, kötüye kullanılamayacağını, hangi durumlarda durdurulabileceğini de hükme bağlamıştır.
Özellikle Anayasamızın 26. Maddesi düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini tanımlar.

“…Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması… amaçlarıyla sınırlanabilir.”
Demirtaş davasına bakan ceza mahkemelerinin gerekçeli kararlarına bakıldığı zaman bu sınırlamaların hemen hemen tamamının ihlal edildiğini görüyoruz.
Mesela Ankara 19. Ağır ceza mahkemesi 22/6/2017 tarihli gerekçeli kararında “atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve tüm dosya kapsamı kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterir somut delillerin varlığı, …AHİM içtihatlarına göre nazara alındığında kamu düzeninin temini ve yeni bir suç işlenmesinin önlenmesinin tutuklama için haklı bir gerekçe oluşturduğu, ….atılı suçun CMK 100. Maddesinde kayıtlı katalog suçlardan olması…… serbest bırakıldığı taktir de kaçma ve delillere etki etme ihtimali nazara alınarak” tutukluluk halinin devam etmesine karar verilmiştir.
Suçun örgütlü olması, katalog suçlar sınıfına girmesi (Katalog suçlar 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda bazı koruma tedbirlerinin uygulanabileceği sınırlı sayıdaki suç listelerine denir.) tutukluluk halinin devam etmesi için gerekçe gösteriliyor.
Peki katalog suçların işlevi nedir? Şöyle ki, eğer şüpheli veya sanık katalog suçlardan birisinden ötürü cezai sürece dahil olmuşsa hakimin yukarıda bahsettiğimiz (Buna göre;
Şüpheli – sanık için somut kaçma tehlikesi varsa
Şüpheli – sanık için delilleri karartma tehlikesi varsa
ölçülülük ilkesi çerçevesinde tutuklama kararı verilebilir.) tutuklama nedenlerini araştırma yükümlülüğü olmaz. Direkt olarak bu nedenleri var olarak kabul ederek tutuklama kararı verebilir.
Katalog Suçlardan Birisini İşleyen Kişi Kesin Olarak Tutuklanır mı?
“…katalog suç dediğimiz şey bir karinedir. Yani aksi ispat edilene kadar tutuklama nedeni var olarak kabul edilir.
“Aslında durum şöyle, normal şartlarda tutuklama nedeninin var olduğunu ispatlama ve açıklama yükümlülüğü savcı – hakim üzerindedir. Katalog suçlar söz konusu olduğu zaman tutuklama nedeninin olmadığını ispatlama yükümü şüpheli – sanık üzerinde olur.” (Mıhcı Hukuk Danışmanlık)
Demirtaş dosyasında “Kişi hürriyeti ve güvenliği” ni tanımlayan anayasamızın 19. Maddesinde yer alan uzun tutukluluk süresine itiraz ediliyor.
Yine Ankara 19. Ağır ceza mahkemesi 7/12/2017 tarihinde ki yargılamada başvurucunun tutukluluğunun devam etmesine karar vermiştir.
Gerekçeli karar şöyledir;
“….. sanığa isnat edilen suçların cezalarının alt ve üst sınırı kovuşturma konusu suçların yasada öngörülen alt ve üst sınırlar arasındaki ceza miktarı dikkate alındığında ceza miktarı ile tutukluluk tedbiri arasında ölçülülük bulunması…tutukluluk halinin devamına” karar verilmiştir.
Bu yaptığımız açıklamalardan sonra takdir milletimizindir.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi