Edep; Ya Hu – 232 – SÜBHANALLAH…

Edep; Ya Hu – 232 – SÜBHANALLAH…

Abdülkerim el-Cîlî (KS) Hazretleri’nin İnsan-ı Kamil adlı kitapçığında yer alan bir kudsi hadis var: “Beni ne yerim aldı ne de semam, mümin kulumun kalbi beni aldı.”
Kalbolmaya sebep olan nazar noktasının nurunun bütün kalbi kaplaması bu hadiste “alış” olarak ifade edilmiştir, “alış” budur. Böylece, kalp halka ait müşahede yeri iken Hakk’a ait olur. Kalbde bir nokta, bir nazar noktası olarak duran Kalb Nurunun kalbin tamamını kaplaması, kalbin alışı demektir. Bu üç şekilde olur: İlmî alış, müşahede alışı, hilafetî alış.
İlmî alış, kalbdeki nazar noktasının sağladığı imkânla kulda oluşan ilmin, ilmin oluşturduğu idrakın kalbi, kalıbı kaplamasıdır. Buna ilmel yakin denir. Bunun yaşantısı ise fiillerin tecellisi diye tarif edilen hal kapsamındadır.
Müşahede alışında, nurun fuadda hâkim kıldığı isim kalbte açılır, böylece kulda da yaşantısı görülür. Nurun fuadda hâkim kıldığı esma, ona doğru emir bekleyen kalb yüzüne o ismi yansıtır, böylece o isim kalıbı kaplar ve kul kalıbını kaplayan esmanın tesirinde kalır, o esmanın yaşantısına girer, onun halini yaşar. Bu hal aynel yakin ve hakkal yakin olarak bilinir. Bilenler, bu hayat tarzını “isimlerin tecellisi, sıfatların tecellisi” diye tanımlamaktadır.
Bir diğer alış hilafetî alıştır, hilafet manasını alıştır. “Hilafetî alış”ın özeliği şudur ki burada fuad ve kalb çalışması yoktur, artık onlar devre dışıdır. Çünkü bu alış nurun tam kaplaması olup, isim ve sıfatların hepsinin tahakkuk etmesidir, isim ve sıfatların tamamı kayıtsız yani bir kayıt altında olmaksızın tahakkuk eder. Çünkü kayıt fuad ve kalble ilgiliydi. Hatırlayın, kalbi öyle tarif etmiştik; kalb kaydın kalıbıydı. Kalıp kalmadıysa kayıt da kalmaz. Artık o kişi kalbin yani kalıbın oluşturduğu izdedir ama artık o izin içi boş, yani kaydı yok. Bu durumda var olan tamamen Nur’dur. Onun her tarafı nazar noktasıdır, her tarafı kalb nurudur. Dolayısıyla orada isimlerin ve sıfatların tamamı tahakkuk eder. Buna vusat-ı istila (tam alış) denir.
Bu hallere rağmen bütün bunlar dahi kul için “sübhanallah” kapsamındadır. Bunlara bile bakarken kul “sübhanallah” diyecektir. Çünkü Allah vus’at-ı istiladan, tam alıştan bile münezzehtir.
Sübhanallah’la ilgili olarak, sübhanallah’ı ileri götürmek üzere bir iki cümle paylaşalım.
Allah Aliymün bi zatis’sudur’dur: Sadırlarda olanı da bilir. İnsan kalbindekini/kalbini bilemeyebilir ama sadrını bilir. İçinizden geçenleri bilmez misiniz? Demek ki Allah aliymün bi zatis sudur’dur ama insan da kendisi için “aliymün bi zatis sudur”dur. Bir başkası için değil, kendisi için. O biliş nasıl bir şeydir, o ayrı bir konu.
Şimdi kuracağımız cümleler İnsan-29 platformunda, İnsan-30 platformunda değil, yani kesreti anlatan dille. Allah da aliymun bi zatis sudur, insan da. Ama insan sadece kendisi için “aliymün bi zatis sudur”dur. Oysa Allah sizin için de, tüm yarattıkları için de “aliymün bi zatis sudur”dur ve hiçbirini diğeriyle karıştırmaz. Ef’al Âlemi’ndeki her şey için aliymün bi zatis sudurdur ve onların hiç birini diğeriyle karıştırmaz. Bunu idrak edebiliyor musunuz? Ef’al Âlemi’ni yani yaratılmış âlemi düşünün, Allah onların her birinin sadrını ayrı ayrı bilen ve hiçbirini birbiriyle karıştırmayandır.
Bir hayal olduğu halde biz Ef’al Âlemi’ni bile kavrayamıyoruz; bu âlem (bu varlık) bir hayal, bir yansıma, bir yansımanın özelliği… Böyle olmasına rağmen biz onu Allah’ın özelliği gibi düşünüp Allah’ı sınırlıyoruz. Oysa o bir yansıma, bir hayal… Ef’al Âlemi gerçekte YOKtur. Biz bu “YOK”u bile kavrayamazken Allah’ı kavramak mümkün mü? Değil. Hal böyle olduğu için “sübhanallah” diyoruz. Yani, Allah bundan da münezzehtir, böyle de değildir; ne sanıyorsam, ne düşünüyorsam öyle değildir. Ne kadar ileri bilirsem bileyim öyle de değilsin Allahım; SübhanAllah.
Az önce saydığımız tüm alışlar, hepsi Sübhanallah kapsamındadır. Bu yüzden, “Allah’ı tam manasıyla anlamak ve kavramak mümkün olamaz” idrakının kalbte yaşanması belki de ulaşılacak gerçek alıştır. Burası anlaşıldı mı inşaAllah? Tam alış (vüs’at-i istila) gibi çok zor mertebelerden bahsettik değil mi, Allah o mertebelerden de münezzehtir. Çünkü sübhanallah…
Bu yüzden sübhanallah, sözde, idrakta ve yaşantıda ağırlığı çok yüksek bir sesleniştir, çok yüksek bir kurtuluş reçetesidir, ahiret için çok yüksek bir azıktır. Ayette buyruluyor: “Sizin için en hayrlı azık ahirete hazırladığınız azıktır.” En hayrlı azık ahiret ise, diğeri yani dünya çöp olacaksa (ki hepsi çöp olacak, görmüyor musun, geçmişte çöp oldu diyor ayetler) “Sübhanallah” ahiret için çok değerli bir zikrullahtır. Eğer zamanı gelince kullanabileceğimiz bir Nur Bankası varsa, Sübhanallah’ın oradaki hesabı çok yüksektir.
Demek ki, “Allah’ı tam manasıyla anlamak ve kavramak mümkün olamaz” idrakının kalbte yaşanması belki de ulaşılacak gerçek alıştır. Abdülkerim el-Cîlî Hazretleri İnsanı Kamil’inde diyor ki: Allah her şeyi Rasulullah (SAV) Efendimizin nurundan yarattı. İsrafil (a.s.)ın yaratıldığı yer Rasulullah (SAV)’in kalb nuru oldu; İsrafil, Efendimizin kalb nurundan yaratıldı. Bu sebeple, bir nefeste bütün âlemi öldürdükten sonra tekrar diriltir. İsrafil aleyhisselam, maddeye bağlı meleklerin en güçlüsü ve Hakk’a en yakınıdır…
“Acziyetin şuuru, bilinci ve itirafı” başlıklı, Pazartesi günkü yazımızda, “Şekûr ve Hamîd” esmaları birlikte düşünülmeli, birlikte ele alınmalıdır; Hamid esması idraktır, Şekur esması ameldir, “âmenû ve amilüs sâlihâti” hali gereği, Hamid esması idrakıyla Şekur esması ameli yapılırsa bunlar birlikte olur. Bu durumu daha iyi anlamak üzere zahiren de çok kolay olan şu iki ayeti lütfen derinlemesine incelemek üzere meallere, tefsirlere, kendinize/kendiniz olan kütüphanenize bakın, düşünün, manaları ilerletme adına bunları lütfen yapın” demiştik, paylaşımımızı o ayetlerle bitirelim inşaAllah:
“Yemin olsun ki, eğer onlara; “Semadan suyu tenzil edip de ölümünden sonra arzı kim diriltti?” diye sorsan “elbette Allah” diyecekler. De ki; “Elhamdülillah.” Hayır, onların ekseriyeti akletmezler.” (Ankebut-63)
“Yemin olsun ki, eğer onlara; “Semavatı ve Arzı kim yarattı?” diye sorsan, “elbette Allah” diyecekler. De ki; “Elhamdülillah.” Hayır, onların ekseriyeti bilmezler.” (Lukman-25)

Sosyal Medyada Paylaşın:
Sonraki Yazı

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi