Edep; Ya Hu – 235 – KUR’AN’DA ANLATIM TARZI MUHATABA GÖREDİR

Edep; Ya Hu – 235 – KUR’AN’DA ANLATIM TARZI MUHATABA GÖREDİR

Tevbe Suresi 13. ayet “korkmayın savaşın” buyurdu, savaşmakla oluşacak olan ise Tevbe-14’te açıklandı: Savaşın ki Allah ellerinizle onları azaplandırsın. Bu, özellikle tasavvufla meşgul olanların çok dikkat etmesi gereken bir cümledir… Dikkat edin, normal hayatta insan böyle bir cümle kurmaz. Ne der? “Savaşın ve onların cezasını ellerinizle verin.” İnsan düşüncesine uygun cümle budur. Ama ayetteki ifade ve mana öyle değil. Ayet çok önemli bir gerçeği içeriyor ve öğretiyor.
Ayetin birinci basamak zahiri manası şudur: Allah sizin ellerinizle onları azaplandırsın. Siz değil Allah azaplandıracak, azaplandıran Allah. Neyle? Ellerinizle. Bu zahiren ilk basamaktır. Bâtınen ilk basamak mana ise “Allah sizin elleriniz olarak onları azaplandırsın”dır. Ancak dikkat edilmesi gereken bir şey var: Bunu böyle bilmek başkadır, farklı gibi görünen iki meali kıyaslayıp “ayetin manası öyle değil böyledir” demek başkadır. Bu tuzağa düşmeyin. Bâtıni anlamını okuduğunuzda “asıl mana Allah sizin elleriniz olarak onları azaplandırsın demekmiş, ellerinizle azaplandırsın değilmiş” derseniz perdelenirsiniz. İkisi de doğru. Bir doğruyu öğrenirken diğer doğrudan perdelenen kesrette kalır. Tevhid’de ilerlemenin ipuçlarını hep veriyoruz. Tevhid yolunda ilerlemenin bir ipucu da Hakk yolunda duyduğunuz cümleleri cem etmektir…
“Ben şu önemli kişiden şunu duydum” diyerek önemli kişileri, İslam âlimlerini çarpıştırmayın. Böyle yapanlar aslında kendilerini, kendi hayatlarını çarpıştırıyorlar. Yapmamız gereken el ele vermektir. Ne güzel, birisi bir önemli kişiden bir şey duymuş, diğeri de… İki bilgiyi, iki cümleyi “tek cümle” yapmalıyız. Hakk yolda duyulanları birleştirip cem eden Tevhid’i çabuk yakalar. Beyin bölmeyi öğrenirse, Tevhid yolunda bile olsa bölücülükten (kesretin zulmetinden) kurtulamaz. Hakk yolda birleştirmek Tevhid’e hızlı götürür. Bu, Hakk yoldaki cümlelerin birleştirilmesini de içerir: “Allah ellerinizle azaplandırsın, Allah sizin elleriniz olarak azaplandırsın, Allah onları azaplandırsın” gibi cümlelerin hepsini birleştirdiğinizde daha yüksek bir mana bulursunuz. Doğruya elenerek değil, cem edilerek ulaşılır. Eleme ne zaman yapılır? Uygulayacağınızda! O zaman elemelisiniz. Bilgilerinizi amele dönüştüreceğiniz için o zaman elemeniz gerekir. Eleme, sırası gelince uygulamak için rafa koymaktır, bilgileri sırası geldiğinde uygulamak üzere saklamak için önemlidir.
“Allah sizin elleriniz olarak onları azaplandırsın” cümlesi nefs-i mutmainneden sonra zahirmiş gibi söylenebilir. Bize bâtındır ama ona zahirdir. Yaşantısının hali olduğu için o bu cümleyi rahatlıkla kurar. Bizim bu ayetten çıkarmamız gereken, perdelenmememiz hatta titrememiz gereken mana budur: Sizin ellerinizle onları azaplandırsın. “Onları cezalandırın” demiyor. Onları sizin ellerinizle azaplandırırsa ne olur? Tevbe-14: Böylece, Allah onların aleyhine size zafer versin.
Şu parantezi açalım ki konu tefekkür edilirken yanlışa düşülmesin. Kur’an’da anlatım tarzı muhataba göredir. Kur’an’daki bu yöntem çok önemlidir; muhatabın yani hastanın tedavisine yönelik cümle kurulur. Dolayısıyla, tedaviye yönelik cümleye bakıp doktor değerlendirilmez, yanlış olur. O cümle sizin şifanız için öyledir, doktor için değil. Bu ayette bu yönteme bakalım: Anlatıma bakınca, sanki karşı taraf Allah’ın kulları değilmiş sanarsınız. Anlatım tarzına bakıp da müşriklerin müşrik olma ve sizinle savaşma emrini onlara Allah vermemiş sanarsanız. Eğer kişi kaderi iyi kavramışsa bilir ki; karşıdakilerin öyle olmalarının emrini veren de Allah’tır. Dileyen Allah’tır, onları “karşı taraf” yapan Allah’tır. “Allah onları cezalandırsın” dediğinde, cezalanacak kişideki Allah hakikatini görmek, o gerçeği ötelememek lazım. Ama bu bakış genel gerçek içindir. Bu genel gerçeği öğrenince “bu cümleler bu gerçeğe uymuyor” derseniz yanılırsınız. Ayetteki bu cümleler hastanın tedavisi içindir, tedavi cümleleridir ve muhataba göredir, doktora göre değil. Gerçek şudur: Karşı taraf da, bu taraf da doktorundur. Ama şimdi, bu hastanın reçetesinde bu hasta için cümleler böyledir: Onlarla savaşın ki Allah sizin elleriniz olarak onları azaplandırsın. Savaşırsanız Allah onların aleyhine size zafer verir. Onların aleyhine size zafer verdiyse ne olur? Bir kere müminlerin şan ve şerefi yükselir. Çünkü çok ezildiler, horlandılar, yerlerinden sürüldüler. Allah zafer verdiğinde şan ve şerefleri yükselir. Bu, bugünkü yönetim sistemi içinde, “seçimlerde şu kazanacak” demek gibidir; şanı ve şerefi yükselirse yönetimi ele alır. Şan ve şeref kelimeleriyle perdelenmeyin, bugün iktidar olmak için nasıl “oy” lazımsa, o gün de bu anlatılanlar lazımdı.
Siz onlarla savaşırsanız başka ne olur? Tevbe-14 diyor ki, ezilmiş ve acı çekmiş müminlerin sadırları ferahlar; içlerine su serpilmiş gibi olur. Kur’an buna “şifây-ı sadr (sadra şifa)” diyor. Ve sonuçta Hakk yerini bulur. Çünkü önceki uygulamalar haksız uygulamalardı, haksız savaşlardı. Bu yüzden o saldırılar ve savaşlar haksız yere savaşan grubu şımartıyor, haksızlığa maruz kalanın, mağdur olanın da içini eziyor, bunaltıyordu. Bir denge lazım! Şımarığın şımarıklığını giderip mağduru Hakk çizgisine yaklaştıracak bir denge! Şımarığın da mağdurun da bir çizgide buluşması lazım! O çizgi Hakk çizgisidir, dinginlik çizgisidir, rahatlık çizgisidir, orta yoldur. Bu çizgiye gelince şımarık da mağdur da rahatlar. Bu çizgi salâttaki saf gibidir, rütbesi ne olursa olsun kişiler İmam’ın arkasında yan yana durur. Saftaki kişi yanındakine; “ben müsteşarım, o hademe, yan yana nasıl namaz kılarız?” demez, böyle bir düşünce aklına gelmez. Safta ve tavafta yan yana, omuz omuza gelince ikisi de dinginleşir, mutlu olur, çünkü Hakk yerini buluyor. Zaten imanlı kişi dış dünyada bundan çok rahatsızdır. Hakk Çizgisi’ne geldiği zaman rahatlar, onunla yan yana olmaktan rahatlık duyar, beraber ve bir olmaktan mutlu olur. Bunu en iyi Kâbe’nin etrafında, özellikle ihramda yaşarsınız. İnsani tanrısal rütbelerin kalkıp kul rütbesinin hâkim olduğu alanda yaşarsınız. Hakk yerini bulunca, bu dinginlikle birlikte, galip tarafta da, mağlup tarafta da kin ortadan kalkar, gelecek için kin kalkar. Kin kalkınca öfke oluşmaz. Bu her iki tarafın fuadında da meydana gelir. Değerlendirme merkezi fuad, kinin oluşmadığı, öfkenin gazabın kalktığı bir sonuca ulaşır ve bu bilgiyi kalbe gönderir, oraya kalbeder ve kalbe “beyne böyle bilgi ver” der. Böylece onun kalbi beyne “kin, öfke” talimatı vermez. Beyin de kan kimyasını, hormon ve enzim sistemlerini bu yeni gelen emre göre düzenler. Sonuçta kalplerdeki ğayz/gadap giderilir.
Ayet “Allah dilediğinin tövbesini kabul eder” şeklinde bitiyor. Bu, “umulur ki onlar saldırılarına son verirler” temennisini taşımaktadır…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi