EDEP YA HU – ULAŞMAMIZ GEREKEN  BİR KEMALAT VAR…

EDEP YA HU – ULAŞMAMIZ GEREKEN BİR KEMALAT VAR…

“Hatırla ki Rabbin melaikeye “muhakkak ki ben arzda bir halife inşa edeceğim” dediği vakit, onlar da “orada fesad eden ve kan döken kimseyi mi halife kılacaksın? Biz seni hamdinle tesbih ve seni takdis edip dururken” dediler. (Allah) buyurdu: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” (Bakara-30)
Ayetteki ifadede bir mühendislik var, bina inşa eder gibi: Bir halife inşa edeceğim…
Rabbimiz “ben bir halife inşa edeceğim” dediğinde melekler dünyada yaşayanları biliyorlar ve “bunlardan mı?” diyorlar. Düşünün ki bir köy var, oradakiler hiç okul ve eğitim görmemiş, öyle bir şeyi bilmiyorlar. Size “bunlardan birini doktor yapacağım” desem, “bunlardan nasıl doktor olur?” dersiniz. Melekler de dünyaya bakıyor; birbirini boğazlayan, kan döken bir manzara var, “bunlardan halife nasıl olur?” diyorlar. Çünkü “halife”nin manasını biliyorlar. Halife Allah’ı bilecek, hamd edecek, Nisa 147’de buyrulduğu gibi iman edecek, şükredecek… Bu yüzden diyorlar ki; biz sana doğru imanla hamd ederken, şükrederken, Rabbimiz sen o kan dökenlerden mi yapacaksın bunu? Ayetten aldığımız bir ders bu: O anda dünyada insanlar var…
Bakın ayet okuyoruz, daha hadis bile kullanmadık ve “şöyle yorumlarsak bu mana çıkar” demiyoruz, ayetler net ve açık. Zaten kan döken vahşi yaratıklar var, Rabbimiz onların arasına birisini salacak. Hz. İsa (as)’ın çamurdan Biiznillah yapıp da halk ettiği kuşu diğer kuşların arasına salması gibi. Hz. İsa (as) o kuşa “git şu kuşların arasına karış ve Cuma günü onları şu meydana topla” deseydi o kuş ne yapardı? Gider onları ikna eder getirmeye çalışırdı. İşte Hz. Âdem’e öyle bir görev veriliyor: Git, arasına karıştığın insanları ikna et, onları imanlı bir idraka getir. O zaman şu başladı; insanlar arasında “gelen gelmeyen” diye bölünmeler başladı.
Devamındaki ayet “Âdem’e bütün esmayı (esma-i küllehayı) talim etti” diyor. Âdem (as) efendimizden önceki yaşayanlarda esma-i külleha yok muydu? “Esma”ya iki türlü bakmak lazım; bir fiziksel yapı için, bir de kalp dediğimiz yazılım yapı için. Kalp dediğimiz yapı, “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorulduğu zaman, “evet, Rabbimizsin” diyen vasıfta Allah fıtratı üzere yaratılmış olanı oluşturan esma. Bir kabuk bir de iç var… Önceki insanlarda “iç”in esma-i küllehası yok. Âdem (as) efendimizden sonra gelenler bu yönüyle onlardan farklı…
Al-u İmran 33 ve 34. ayetlere bakalım: “Muhakkak ki Allah Âdem’i, Nuh’u, Alu İbrahim’i ve Alu İmran’ı âlemler üzerine ıstıfa etmiş (seçmiş)tir. (Bunlar) zürriyet olarak birbirinden gelmedir. Allah Semi’dir, Aliym’dir.”
Burada Rasullerin bir özelliğini öğreniyoruz: Aynı soydan geliyorlar. Eğer tüm insanlar aynı soydan geliyor olsaydı, bu cümlenin bir manası olur muydu? Hepimiz aynı soydan, aynı zürriyetten olsak, onların ne ayrıcalığı kalırdı? Ayet “Âdem’den itibaren” diyor. Âdem, sonra Nuh, sonra İbrahim, sonra İsa (as)… Bu rasuller Efendimiz (SAV)’e kadar olan ana kolonlar, büyük (ülü’l azm) Rasullerdir. Âdem’den itibaren olanlar için deniyor ki; bunlar aynı zürriyetten gelmedir. Eğer tüm insanlar oradan olsa bu cümleye gerek yok. Demek ki farklı zürriyetler var. O zaman akla gelen bir soru şudur: Hz. Âdem (as) insanların arasına karıştıysa insanların bir kısmı diğer insanlardan mı geliyor? Buradan anlıyoruz ki: Bir Rasullerle gelen zürriyet var, bir de bir sürü zürriyetler var. Ama bu iki zürriyet birbirine karışmış. Hz. Âdem’den başka insanlar vardı kabulüyle bunu söylüyoruz. Ondan sonra karıştılar, hala öyle, hala karışıyorlar… Bu yüzden bazıları “ben seyyidim, şerifim” diyor. Ama Yahudiler de öyle bir zürriyet. Hz. Yakup (as)’ın (İsrail’in) oğullarına İsrailoğulları deniyor. Ama hidayet üzere olmak ayrı konu, biz şimdi ayetlerden Hz. Âdem (as)’ın ilk insan olmadığını görüyoruz. İman/hidayet de genlerle ama geninde hangisi varsa; iman veya imansızlık; hangisi çalışmışsa ileriye o aktarılıyor. İsrailoğulları geni/ırkı korumuş olabilir ama cennete girmek ırkla değil, imanla! Geni korumuşlar ama imanı koruyup getirememişler.
Bütün bu anlattıklarımızla gelmek istediğimiz nokta şudur: Bizim ulaşmamız ve tamamlamamız gereken bir kemalat var. Bu kemalat, elimize alacağımız bir ilmihal kitabıyla olmuyor, bunu çok önemseyin. Ahiret hayatı için bu kemalatı başaran başardı, başaramayana yapacak hiç bir şey yok! Kişiyi eğer imanı/idrakı doğru değilse ilmihal (uygulama) kurtarmıyor. Bu kemalat işi!
Hz. Âdem (as)’dan Efendimiz (SAV)’e kadar gelen, O’nunla olgunlaşmış yapıyı Yaşanabilir Form olarak mutlaka yakalamamız gerekiyor. Çünkü onu yakalamamız için önümüzde o kadar çok imkan ve sebep var ki. Bu yüzden, Efendimiz “Benim ehl-i beytimi önemseyin, onlar gökteki yıldızlar gibidir.” buyurmuştur. Çünkü onlar bu işi takip etmişler, bu işi bozmadan yaşamışlar, bu sebeple işin nasıl kolay olabileceğini bize aşılayabilirler. Ama gereğini yapmamışsa onlar da aşılayamaz ve kaybederler. Bunu böyle anlayın, “seyyid” olmak, “şerif” olmak yeter zannedip yanılmayın. Öyle olsa tüm yahudiler kurtulur, çünkü soyları sağlam.
Bizim öyle bir gen yapımız var ki onu değiştirmek için çok gayret gerekiyor, o genin dışarı çıkan fiillerini değiştirmek için çok gayret sarf etmemiz gerekiyor. Biz Müslüman’ız, namaz kılıyor, oruç tutuyoruz diye işi bitirdik zannetme gafletindeyiz. Tehlike burada! Bu kadar basit, bu kadar kolay değil! İnceleyip, tefekkür edip kendinize baktığınızda o yanlış yapıyı, (Kurban günlerinde kesmeniz gereken) o hayvanı bulacaksınız, o hayvanı kendinizde görecek ve “demek ki biz bu hayvana namaz kılmayı, oruç tutmayı, ona Müslümancılık oynamayı öğretmişiz” diyeceksiniz. O hayvan idrakını değiştirip Hz. Âdem’e benzetmedikçe olmaz. İnsanın en önemli özelliği taklid, Hz. Âdem’i taklid ediyorlar, idrakını değil. Oysa biz Hz. Âdem’i (o çamurdan halk edileni) idraken yakalamadıkça bu yola girmeyi başaramayız…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi