“FATİHA İLE FETİH” YAZILARI – 55

“FATİHA İLE FETİH” YAZILARI – 55

Mustafa Yılmaz DÜNDAR 19 Ağustos 2018 Pazar 23:55:05
 

BİZ TEVHİD DİLİNİ BİLMİYORDUK,
ONU EFENDİMİZ (SAV)’LE ÖĞRENDİK
İnsandaki Kendinde Kendine Göre Var olan hal, yani Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu yani nefs ahseni takviym suretindedir. Biz bu paylaşımlarla bir dil oluşturmaya çalışıyoruz, bu onun ana dilidir. Yeni bir şey öğrenmeye değil, o dili açmaya çalışıyoruz. Bu tefekkürlerle o dil açılmış olacak, itirazsız ikilemsiz kendiliğinden çalışır hale gelmiş olacak. Biz tevhid dilini bilmiyorduk, onu Efendimiz (SAV)’le öğrendik, Kur’ân’la antrenman ettik, ama kesret dilini zaten biliyorduk. Bu iki dili iyi bilip cem etmek, tek mânâ yapmak gerekiyor. Tek mânâ yapmak nedir, bunu kesret âleminde anlatmak zor. Sanki iki ayrı şey var da onları tek mânâ yapacağız zannedildiği için zorlanıyoruz. Aslında o zaten tek mânâ idi, onu biz ayırdık, o ahseni takviymin haliydi.
AHSENİ TAKVİYME GÜZEL DENMESİ
ONUN ALLAH’I BİLİYOR VE BU DİLİ KONUŞUYOR OLMASIDIR
Ahseni takviyme güzel denmesi onun şeklen, fizyonomik olarak güzel olması, teknik olarak en üst noktaya ulaşması demek değildir, ahseni takviym halin Allah’ı biliyor ve bu dili konuşuyor olmasıdır. Aşağıların Aşağısı yazılarında bunları paylaştık. O ahseni takviym hal esfele sâfiliyn yapıya gelince kesret dilini dûniHİ algı ile öğrendi. DûniHİ algıyla öğrendiği için, aslında tek olan mânâyı biz şimdi anlayabilmek üzere ayırıyoruz. Aslında tek bir şeyden türediler, o mânâları asıllarına döndürmek gerekiyor. Mânâlar çakışarak asıllarına döndüğünde o kendiliğinden var olan bir şey, onun ikilemi olmaz, tek bir formattır: VARdır o. Onu bir şeyle kıyaslayamazsınız, o kıyaslayacağınız bir şey değil, tek bir şey. Kıyas yapamayacağınız için sizi ikileme düşürmez. Biz İnsan-30 ayetini okuduğumuzda ikileme düşmeyiz, işe kesret dilinde bakan ayetleri okuyunca kişiler ikileme düşer. İnsan 30’da kesret dili cem olduğu için, aslına döndüğü için mânâda ikileme düşmezsiniz, ikilem akla gelmez. Tabi bu ancak nefs-i mutmainneden sonra olur. Zaten o nefs halinin ismi mutmain. Nefs-i mutmainneye kadar kişi hatalar yapar. Dûnillah algısını yıkıp da yerine oluşturduğu Billâhi algıyı koymaya çalışırken hatalar yapabiliriz. Onlar yanlış değildir, doğru kulvardaki hatalardır, sendelemedir, gittikçe rayına oturur ve kendiliğinden yürür.
AHSENİ TAKVİYM HALİN DİLİNİ
ÖNEMSEYİP, ÇOK ANTRENMANLA
AÇILMASINI SAĞLAMAK LAZIM
Hep diyoruz ki bütün bu paylaştıklarımız başlangıç çizgisine gelmek için. Bütün paylaştıklarımızı ve bu konular çerçevesinde gelecekte paylaşacaklarımızı birisi tam uygulasa ancak başlangıç çizgisini kavramış, oraya gelmiş olur; nefs yolunda, nefs idrakında ilerlemiş sayılmaz. Bu iş astronotluk dersleri gibidir. Uzaya gidecek araçla yolculuk için astronot önceden epey antrenman yapar. Gideceği yerin kuralları dünyaya uymadığı için, o ortama uyum sağlayacak hayatı yaşama antrenmanları yapar, en azından yer çekimi gibi şeyler için çalışır, öncelikle bunu yapar ve bu onun epey bir zamanını alır. Uzay aracının çıkacağı başlangıç çizgisine gelmeden önce oldukça yoğun ve zahmetli bir antrenman süreci yaşar. Fakat yol öyle değildir, devamı füze gibidir. Kişi o çizgiye geri dönüşsüz gelirse, sonraki gidiş füze gidişi gibidir, ikilemsiz, rotası belli, kendiliğinden. Oraya kadar iyi bir antrenman gerekir, sonrası kendi çalışan bir makinadır. Dil de öyledir, ahseni takviym halin dilini önemseyip, çok antrenmanla açılmasını sağlamak lazım. Açıldığı zaman siz hiç farkına varmadan o çalışır. Çalışınca, siz kesret dilinde bir cümle okuduğunuzda bile zihnin onu hemen eşi olan ulûhiyet diline çevirir, böylece kesret diliyle perdelenmezsiniz. Veya ulûhiyet dilini okuduğunuzda onun cazibesine kapılıp amelsizleşmezsiniz, zihniniz hemen onun kesret dilini yani amelini size yaptırır. Sizdeki “Kendinde Kendine Göre Var” olanın başka dili yoktur. Onu biz “Birbirine Göre Var” hale, tekasüre, yani esfele sâfiliyn görüntüye bağladığımız için o esfele sâfiliyne ait dili öğrendi. Oysa onun ana dili, ahseni takviym yapının dilidir. Siz ona o dili hatırlata hatırlata onda o dil onda açılır.
ÎMAN VE SÂLİH AMEL ANCAK,
ANCAK MUHAMMEDÎ İÇİNDİR.
 KENDİMİZİ TEST EDELİM.
Hep diyoruz ki, İslâm iyi insan olmak ana başlığı altında, bu mesajla anlatılırsa doğru olmaz, bu İslami bir yöntem değildir. O zaman kişi iyi insan olursa Kur’ân’ın öğütlerini yerine getirdiğini zanneder. Oysa onun iyi insan olmak için yaptıklarını Muhammedî olmayan biri de yapabilir. Bu bizim için çok önemli bir çizgidir, çok önemli bir testtir. Oysa düzgün Muhammedî olan birisinin yaptığı bir şeyi Muhammedî olmayan kesinlikle yapamaz, mümkün değil. Bu yüzden, birinin hoşunuza giden özelliklerine bakıp da ona Muhammedî etiketi yapıştırmayın, Muhammedî Anlayış davacı olur. Bu konuda sürekli kendimizi test etmeliyiz. Örneğin salât ikamesi, yani namaz kılmak? Salât ikame ederken ki idrak ve halimizi Muhammedî olmayan birine anlatsak o da aynısını yapabilir mi? “Yapar” diyorsanız salâtınızda bir noksanlık var demektir. Rabbim kabul buyurur inşâAllah, salâta durmak ayrı iştir, onun kabul olup olmaması bir insanın işi değil. Biz daha iyisini ve doğrusunu tarif edip yapmaya çalışıyoruz, onu izah ediyoruz. Aksi halde salâtı değerlendirmek yalnızca Allah’ındır. Allahuekber deyip başlamanızla birlikte salâtta kimseyle ilgili olmayan bir sistem kendiliğinden çalışır. O bizim işimiz değil, hiç kimsenin, hiçbir insanın işi değil. Bu soruyla yaptığımız şey, işin doğrusunu arayıp bulma yöntemi. Aynı testi oruç için de yapın. Tuttuğum orucu birisine anlatsam, o kişi Muhammedî olmadığı halde orucu benim gibi yapabiliyorsa benim yaptığımda bir noksanlık var demektir. Çünkü bir Muhammedî ameli başkası yapamaz, îman ve sâlih amel ancak, ancak Muhammedî içindir. Kendimizi her konuda böyle test edebiliriz. Mesela bir hayr yapıyorsunuz, bir yere bir bağışta bulundunuz. Tarif etseniz aynısını Muhammedî olmayan da yapar mı? Yaparsa bu Muhammedî bir amel olmaz. Muhammedî olması için ne lazım? İşte bunu çok önemsemek gerekiyor, mesele hep bu. Sakın “nasıl?” demeyin, hep onu konuşuyoruz. Aksi halde bu iş şuna benzer: On dakikadır konuştuğunuz birisine on defa “adınız neydi?” diye sorup duruyorsunuz. Biz hep “adım şu, adım şu” deyip duruyoruz, buna rağmen siz  “adın neydi?” diye sorarsanız olmaz. Zaten hep “nasıl Muhammedî olunur?” onu paylaşıyoruz. Bu yazıları okuyanlar olarak siz, artık onu başkalarına anlatabilecek hale gelmiş olmalısınız.
“AYIP OLUR” DİKKATİ Mİ,
“GÜNAH OLUR” TİTİZLİĞİ Mİ?
İslâm iyi insan olmak diye anlatılırsa bakın ne olur? Mü’min buna inanırsa ondaki “ayıp olur” dikkati ve korkusu “günah olur” titizliğini örter, geçer. İyi insan olmaya çalıştığı için onun ölçüsü “ayıp olur” şeklindedir. Bir yere gidilecektir, gitmese ayıp olur, gidilmeyecektir gitse ayıp olur. Konu neyse hep mesele budur; ayıp olur! “Ayıp olur” yaklaşımı İslamî değildir, buna çok dikkat edelim. O insanî bir davranış değerlendirmedir. Hiç değilse şimdilik “ayıp olur” yerine “günah olur” diyelim. Daha doğrusu ise, “öyle olursa Allah razı olur inşâAllah” demektir, bu düşünceyle yaşamaktır. Her şeyi Allah’a bağlayan hâl önemlidir. İşi Allah’a bağlayan, duâ gibi cümlelerle hareket etmeliyiz ki bu iyi kulla ilgili bir haldir. Allah’a iyi kul olmaya çalışanın düşüncesi, korkusu günahla ilgilidir. İyi insan günahla değil ayıpla meşguldür, “ayıp olur” diye yaşar. “Ayıp olur”la yaşayan müslüman Allah’tan ittika etmez. Onda insanlardan çekinme ve sakınma ön plana geçer. Oysa biz ittikayı öğrenmeliyiz, ittikayı yaşamalıyız. Bu yüzden, paylaşımlarımızda hep onu anlatıyoruz. “Sonra bana ne derler” düşüncesiyle yaşamak neticede duygu, düşünce, arzu, istek ve fiillerimizden “Allah ne der?” telaşının kaybolmasına yol açar, “İnsanlar ne der?” özenine gireriz. Efendimiz (SAV) zamanında müşrikler “insanlar ne der” kaygısını umursadıkları için gelip tabi olmadılar. “Geleneğimiz şöyle, âdetimiz bu, aşiretimiz böyle” ile bu iş olmaz. İslam terk ettirendir. Amentü Billahi diyenin ikinci işi “işittik ve itaat ettik; semi’na ve eta’na” demektir. İşittik ve itaat ettik, kabul buyur Allahım.
MUTLAKA HEMEN “İŞİTTİK VE
 İTAAT ETTİK” DİYECEĞİZ
İslam’ı iyi insan olmak gibi anlatmanın yanlışlığını şu soruyla da anlayabiliriz: İyi insan cennete gider mi? Hayır. Cennet iyi insanlar için değil, Allah’a kulluk görevini yerine getirmeye çalışan iyi kullar içindir. Aslolan iyi kul olabilmek, Allah’a kulluk yapabilmek. Allah’a kulluk yapabilmek için olmazsa olmaz ilk şart, hakkıyla ama hakkıyla Âmentü Billâhi ve Rasûlihi demektir. Bu yüzden hep gündemimiz Âmentü Billâhi ve Rasûlihi. Hakkıyla söylemek elbette önemli ama sözde değil, böyle deniyormuş diye değil. Elbette onu söylemek bile çok önemli bir başlangıçtır ama yeterli değildir. Hakkıyla Âmentü Billâhi ve Rasûlihi ilk şart olduğu için “daha ne yaparsam hakkıyla olur, bunu daha hakkıyla nasıl yaparım?” diye sorup arayarak, öğrenerek Âmentü Billâhi ve Rasûlihi demek gerekiyor. Âmentü Billâhi ve Rasûlihi deklarasyonunun hemen peşine ikinci kural gelir: Semi’na ve Eta’na. Mutlaka hemen “İşittik ve itaat ettik” diyeceğiz. Allah’a kulluk yapmanın, kulluk yaparken Allah’ı tercih etmenin ikinci şartı budur.
GÜNÜMÜZDE DE ALLAH VE
 RASULÜ’NE BAŞVURABİLİRİZ
Kulluk hayat tarzıdır! Bunu lütfen özenle ve önemle fark edin! Bir kişi Allah’ın razı olduğu hayat tarzını seçerse, bunu başlangıcı hakkıyla Âmentü Billâhi ve Rasûlihi demesidir. Hemen peşine de “semi’na ve eta’na; Allah ve Rasûlü’nü işittik, itaat ettik” diyecektir. Olmazsa olmaz şart bu ikisidir, bu ikisi tartışılmaz kuraldır. Böyle olduğunu bize âyetler anlatıyor. Kur’ân’dan bakalım:
 “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne davet edildiklerinde mü’minlerin sözü ancak “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Nûr-51)
Ayeti iki manada görmelisiniz: Ayetin inzal olduğu zamanki hal ve âyetin bana söylediği mana. Ötelememek gerektiğini öğrendik, “O zaman öyleymiş” deyip âyeti bir kenara koymayın. Ayet bana ne diyor, ayeti nasıl ötelemem diyerek mutlaka telaşlanmalıyız.
“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlü’ne davet edildiklerinde” kısmı, Efendimiz (SAV) zamanında sahabenin bir konusu, bir sorusu olduğunda seçtikleri yolu anlatıyor. Hatta Hz. Ömer radıyallahu anh’ın bir kıssasından öğreniyoruz ki, bu yalnızca müslümanların değil yahudilerin de seçtikleri bir yol, “ne yapalım?” diye onlar da Rasûlullah Efendimize (SAV) gelip danışıyorlar. Bize öğretilen budur: Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne davet edildiklerinde mü’minlerin sözü ancak ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. Eğer böyle yaparsanız, yani konunuz neyse Allah’a ve Rasûlü’ne danışırsanız yapacağınız tek şey, o konu hakkındaki kararı duyup öğrenince “işittik ve itaat ettik” demektir, sakın dışına çıkmayın, yorum yapmayın. Çünkü siz bilemezsiniz. Bu size yapılan bir baskı değil, öyle olmadığını çok geniş gördük. Bu bir uyarı, sizi koruyan, kurtaran bir uyarı!  Çünkü siz bilemezsiniz ve kesinlikle yanlış yaparsınız. Bu iş dünya tecrübesiyle bileceğimiz bir şey değil, “işittik ve itaat ettik” deyip hükme uymalıyız. Kendimize, günümüze gelelim. Günümüzde biz bir konuda hükmedilmesi için Allah ve Rasûlü’ne gidiyor muyuz? Gidiyoruz. Bir âyet okumak, şu konuda Efendimiz (SAV) ne demiş diye hadislere bakmak, hep Allah ve Rasûlü’ne başvurmaktır. Aynı şeydir, fark etmez. Kur’ân’ın indiği zamanda, Kur’ân’la ilgili hayat rolünü oynayanların yaşantıları elbette ayrıdır. Ama o günkü o oyundan, o hayattan çıkan sonuçların günümüzde uygulanması da Allah’a ve Rasûlü’ne gitmektir. Günümüzde de oraya uygun bir davranışı hemen bulmalıyız. Demek ki biz de Allah ve Rasûlü’ne gidiyoruz. Öyleyse ne diyeceğiz? Semi’na ve Eta’na; işittik ve itaat ettik.
GÜCÜNÜZ YETTİĞİNCE ALLAH’TAN İTTİKA EDİN
“Gücünüz yettiğince Allah’tan ittika edin (Allah’a isyandan kaçının), işitin (dinleyin anlayın), itaat edin ve kendiniz için bir hayr infak edin. Kim nefsinin cimriliğinden (ihtirasından) korunursa, işte onlar kurtulanların ta kendileridir.” (Teğabun-16)
Rabbimiz buyuruyor: Gücünüz yettiğince Allah’tan ittika edin. Gücünüz yettiğince dûniHİ algı ve zannlarından kendinizi kurtarın. Dikkat edin, “kurtulun” demiyor; “kurtulmaya gayret edin, ittika edin” diyor. İttika edin; eğer dûniHİ algı ve zanlarından kurtulmazsanız başınıza gelecekler yüzünden Allah’tan korkun. “İttika etmek” yeri gelir Allah’tan korkmak olur, yeri gelir utanmak olur. Ama ittika etmenin ilk adımı, dûniHİ algı ve zannlarından gücümüz yettiğince kurtulmaya çalışmaktır. Bunu dünya tecrübesiyle yapamayız, dünyada dûniHİ algı ve zanları üzerine oluşmuş bir hayat tarzı var. O algı ve zanlardan tecrübeyle kurtulamayacağınız için, bunu Bilen (SAV)’i işitin, dinleyin, anlayın, O’na itaat edin, Semi’na ve Eta’na deyin de kendiniz için bir hayr infak edin… İşte bu idrakla bir hac ve kurban hepimize lutfedilir inşaAllah. Hayrlı bayramlar…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi