Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Elif Çaylıoğlu

İnsanın İdrak Yolculuğunda Hac

İnsan, Efendimiz (SAV)’in “La ilahe İllallah” tebliğiyle birlikte ilk kez bir manayı fark etti. Rasulullah (SAV)’e o günlerde gerçek manada iman edenlerin hayallerinde bu mana hemen açılıyor ve oluşuyordu. Kelime-i Tevhide ait bu mana daha önceki ümmetler (rasuller ve nebiler dışındaki insanlar) için bu kadar anlaşılabilir ve yaşanabilir olmamıştı. Kelime-i Tevhid’in bu çok net, çok somut, çok anlaşılır manası ilk kez İhlas Suresiyle insanlara öğretildi: Allah Ehad’dir; yani Allah şekli, sureti olan bir hakikat değildir, hakikat suretsizdir; çünkü dışı ve sınırı, öncesi ve sonrası yoktur. Eskiler bunu “Allah zamandan ve mekândan münezzehtir” diye anlatırlar.
Efendimiz (SAV) ile insanlar için dunihi algıdan (yani Allah’ın dışı varmış algısından) kurtulma kapısı ve Billahi manada iman ve bu idrakla yaşama açıldı. Böylece insan, Efendimiz (SAV)’in tebliğine uyduğunda, dünyaya gelmekle kendisini içinde bulduğu dunihi algısından kurtulma yolu, Billahi imanı kabul ve onu ikan haline getirme süreci başlar.
Salat (namaz) ile başlayan İslam’ın beş şartı olarak bilinen rükünler (salat, oruç, zekat, hac, kelime-i şehadet) kulun Allah’a tanıma yolculuğundaki idrak seyahatinde fiilen uygulanan idrak değiştiricilerdir. Bunlar arasında hac, salat ikam eden, orucu yaşayan, zekatını veren (bütün bunları Billahi manada yapmaya çalışan) kullar için idrak seyahatinde çok önemli bir yakin fırsatıdır. Hac ile yakin elde etmemiz istenir; yani Allah’ta, Allah’la, Allah’tan olduğumuz idrakıyla, Allah’ı görüyorcasına bir idrak ve yaşantı için Hac yapmamız istenir. Aslında bu yakini elde etme basamakları içerisinde şöyle bir sıralama vardır:
1) Kelime-i Şehadet’le “ilmel yakin” hal yaşanır
2) Salât ikame etmekle “aynel yakin” yaşanır
3) Oruç’la “hakkal yakin” elde edilir ve yaşanır
4) Hac’la çok önemli bir hal olan “Bekabillah” mertebesi yaşanır
5) Bu çalışmalarla elde ettiklerimizi de Zekât ile Allah adına, Allah razılığı için paylaşırız.
İslam’ın Beş Şartı’nın nasıl bir şifa, nasıl bir ilaç, nasıl bir olmazsa olmaz ihtiyaç, nasıl bir merhamet olduğu ne kadar bariz değil mi? Elhamdülillah… Öyle şükrederiz ki Allahım, ilmin ve yarattıkların adedince şükrederiz; Sen razı oluncaya kadar şükrederiz Ya Rabbi; Arşının ağırlığınca şükrederiz Allahım; kelimelerini yazacak mürekkep miktarınca şükrederiz, lütfen kabul buyur Allahım.
Bakara 196, hac ve umreyi Allah için yapmamızı/yaşamamız ister. Yine Hac hakkında Rabbimiz Allah, Al’u İmran (97)’de şöyle buyurur: “İnsanlar üzerinde Allah’ın hakkı, yoluna gücü yetene Beytullah’ı haccetmektir.”
Demek ki Hac Allah’ın kulu üzerindeki hakkı! Bu ne demek ve nasıl anlamak gerekir, önemi ve manası bize kavratılır inşaAllah. Kim üzerinde Allahın hakkı? Yoluna gücü yeten üzerine! Yoluna gücü yeten Beytullah’a Hac için davet edilen ve bu davete bir yol bulandır. Davet Allah’tan ise… Bu yüzden, Arafat vakfesi tamamlayıncaya kadar bu davete koşup geliş coşkuyla seslendirilir; öyle ki her yer bu sesle inler. “Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Lebbeyke la şerike leke lebbeyk. İnnel hamde ve ni’mete leke vel mülk. La şerike lek: Buyur Allah’ım buyur (gel dedin koşup geldim, buyur). Senin ortağın yok. Kesinlikle Hamd ve nimet sana aittir, mülk de.”
Bu zikirdeki “mülk” için ilk aklımıza gelmesi ve Allah’a teslim edilmesi gereken şey bedenimizdir. Mülkü (yönetim ve tasarruf alanımızı) önce bedenimiz olarak görmeliyiz. Yani demeliyiz ki: “Var görünen bu bedenimin yönetimi de sana aittir Allahım. Onu nasıl giydirip, yedirip, uyutup uyandıracağımı, nereye nasıl gitmesi gelmesi gerektiğini, nasıl konuşması, düşünmesi, oturması kalkması gerektiğini Senin bana öğrettiğin şekilde Senin adına yaşatacağım Allah’ım.” İnşaAllah hacı adayı kardeşlerimiz de biz de bu teslimiyetle yaşar, böyle bir zikirle Arafat’a ulaşır ve döneriz (âmin).
Hac Suresi (25-37) ayetleri bize öğretiyor ki; Hazreti İbrahim (as) Rabbimizin emriyle Beyt’i inşa ettikten sonra Rabbimiz ona “Ey İbrahim, şimdi inananları buraya çağır” diyor. Hazreti İbrahim de çağırıyor. Kimi? Billahi manada imanlıları! Aslında onlara “Gelin, Rabbimiz çağırıyor” diyor. Bu öyle cezbeli bir davet ki bu yüzden inananlar “Rabbimiz bizi çağırıyor” diye koşuyorlar. Koşarken de “Lebbeyk Allahümme lebbeyk: Buyur Allah’ım buyur, geldik buyur. Gel dedin geldik, buyur…” diyorlar. Ancak şu hep çok önemlidir ki davet edenin davetine onun razı olduğu idrakla, onun razı olduğu imanla gidilir, öyle gidilmelidir… İnsanlar bu dünyadaki davetlere davet edenin davetine uygun tarzda, uygun biçimde ve uygun zamanda gitmiyor mu? İşte bu sebeple “Lebbeyk” zikrullahı idrakımızı, imanımızı şirksiz hale getirmeye talip olduğumuzu ilan ettiğimiz bir deklarasyondur da aynı zamanda! Buyur Allah’ım buyur, Senin ortağın (dışın ve dışında yaratılanlar) yok, Hamd (yaratma, kader, hüküm ve tüm manalarıyla emir) sana aittir, nimet de, mülk de… Böyle diyerek, inananlar şirkten temizlenmiş bir iman ve idrakla Allah’a yönelir ve mebrur bir Hac yaşamak için Allah’a sığınırlar. “Lebbeyk” zikrinin bizde açması gereken mana budur: Allahım müstakilen VAR ve Muhtar olan ancak SEN! Başka müstakilen var ve muhtar YOK! Bunun idrakindeyim. Var Görünen şu halimi sana eş koşmadan geldim, kabul buyur Allahım. “Lebbeyk” zikrullahı bu idraktır ve Hac birincil şirki en azından reddetmiş olmayı gerektirir.
Maide (27) ayeti bize bir gerçeği öğretir: Kurban ve diğer tüm ibadetlerin, kulluk gayretlerinin kabulü için müttaki olmak şarttır, çünkü Allah müttakilerden kabul eder! Peki, insan nasıl olursa müttaki olur? Müttakiliğin birçok aşaması olsa da müttaki kapsamına girmek çok kolaydır. Müttaki olmak, “Allah Ehad’dır, O’nun dışı ve sınırı yoktur. Müstakilen VAR ve Muhtar olan, gerçek VAR olan Allah’tır” deklarasyonuyla başlar. Bu beyan ile müttakilik kapsamına giren kişide bu önce bilinç haline gelir sonra hayat tarzı haline dönüşür. Bu aslında bir ret ve terk sürecidir ki daimî bir gayreti ve hicreti gerektirir. Biz inananların dünya hayatı gereği kendimizi içinde bulduğumuz esfele safilin idrakı önce reddedip sonra da terk ederek ahseni takvime (fabrika ayarımız olan ilk saflığımıza) hicret etmemiz gerekiyor. Bu çok önemlidir. Çünkü ancak esfele safilin halden kurtulmuş veya kurtulma gayreti içerisinde olursak birincil şirkten korunmuş (müttaki sınıfına girmiş) oluyoruz. Aksi takdirde yapılan ibadet Allah’a eş koşularak yapılıyor olabilir, muhafaza buyur Allah’ım.
Necid Halkından birkaç kişi Efendimiz (sav)’in yanına gelerek: “Yâ Rasûlullah, hac nasıldır?” diye sordular. Rasûlullah (SAV) “HAC ARAFATTIR. Kim cem gecesi sabah salâtından önce gelirse Hac’cı tamamlar. Minâ günleri üçtür. Artık kim iki günde acele ederse onun üzerinde bir günâh yoktur. Kim gecikir ise ona da günâh yoktur” buyurdu ve sonra görevlendirdiği bir sahabe bu hükümleri yüksek sesle halka duyurdu. Efendimiz (SAV) yine buyurdular ki “Arafat’tan dönüp de acaba günahlarım affedilmiş midir diyen kişi en büyük günahkârdır.” Çünkü Arafat günah kayıtlarını tümüyle siler. Tüm günahları siler. Ancak Arafat sonrası için yine bizim idrakımız önemlidir. Eğer hala duniHİ algıdaysak yani Arafat’tan sonra esfele safilin idrak halini yaşamaya devam edersek, o ana kadar ki günahlarımız af olmuştur ama bu idrakla cehennemden kurtulmak mümkün olmaz. Esfele safiliyn zaten cehennemin adıdır! Evet, Arafat’ta anamızdan yeni doğmuş gibi oluruz (tüm günahlarımız silinir), ancak esfele safiliynden yani Allah’a eş koşar halden kurtulmamışsak biz hala şirk (asıl şirk, gizli şirk) günahı ile duruyoruz demektir. Demek ki tek önceliğimiz ve telaşımız bu olmalı: Esfele safilinden kurtulmak! Onun ürünü olan dunihi algı ve zanları sonucu ortaya çıkan müstakilen varım ve muhtarım zannından ve ilahlık hissiyatından (Allah’a eş koşan durumdan) kurtulma çabasında olmak! Bu talip için tek stratejik gayrettir!
Hac aynı zamanda Kurban’ı da içermektedir. Hz. İbrahim (as)’ın ibretlik bir dersiyle bize öğretilen, Efendimiz (sav)’in çok sıkı, çok kuvvetli sarıldığı bir sünneti olan Kurban’ın aslı kesmek, kan akıtmaktır. Kurban, Allah’ın razı olduğu hal için (izin verilen) hayvanlardan Allah adına kesmektir. Biz kurbanla Hz. İbrahim (as) gibi vazgeçmeyi öğreniriz ama imtihan edilmeden, onun gibi çok zor bir tercih durumuna düşmeden! Böylece inananlar olarak Allah için dünyalık nefsin (nefsin şerrinin) isteklerini kesmeyi Biiznillah öğrenir, yaşarız. Rabbimize teslimiyetimizle kestiğimiz kurbanla birlikte kendimizdeki hayvani yapıyı, nefsimizin şerrini, vehmin zulmetiyle yaşayan yanımızı keser, yok ederiz. Zahiren bir hayvan kurban ederken batınen kendimizdeki nefsin şerrini etkisiz hale getirmeliyiz, biiznillah.
Maide (27) ayeti bize, Allah’a kestiklerimizin eti ve kanının değil takvamızın (yani billahi idrakımızın) ulaşacağını söylüyor. Zahiren yapılan Kurban işinin kanı Allah’a ulaşmıyor. Ancak billahi imanı kabul edip takva ehli bir müttaki olmaya talip olmuşsak işte o halimiz ulaşıyor; çünkü o halimiz makbuldür.
Ey Allahım, haccımızı ve kurbanlarımızı makbul ve mebrur eyle. Merhametinle bizi muttakilerin önde olanlarından eyle. Bu hayat tarzını bize kolaylıkla ikram ediver, bizi böyle vefat ettirip böyle de yeniden diriltiver Allahım (âmin).

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER