KIZILELMA BİZİM  MİLLİ OLDUĞU KADAR  AYNI ZAMANDA DÎNİ BİR ÜLKÜMÜZDÜR (1)

KIZILELMA BİZİM MİLLİ OLDUĞU KADAR AYNI ZAMANDA DÎNİ BİR ÜLKÜMÜZDÜR (1)

Kızılelma bizim milli olduğu kadar aynı zamanda dîni bir ülkümüzdür. İslam öncesi devirlerde Türk töresi ile dünyaya düzen verme, dünya barışını tesis etme ve Türk Cihan Hâkimiyeti mefkûresi olarak ortaya çıkan bu düşünce İslâmi devirlerle birlikte Allah’ın silm ve barış dini olan İslamla dünya barışını tesis etmek ve dünyayı “Dârüsselam” barış ve esenlik yurdu haline dönüştürmek ve Allah’ın adını i’lâ etmek yüceltmek “İ’lâyı Kelimetullah ülküsü” haline dönüşmüştür.
Sevgili Peygamberimiz Medine’yi farklı din ve ırkların barış içerisinde yaşadığı bir barış yurdu “Dâru’s-selâm haline getirmiş, Yesrib’i Medine-i Münevvere’ye medeniler, aydınlar, münevverler şehrine dönüştürmüştü. Hz. Süleyman da bu hedefin peşinden gitmiş ve kurduğu ülkenin başkentine Dâru’s-Selâm (Yeruşalim) yani barış yurdu adını vermişti. Bu şehir Hz. İbrahim zamanında da huzur yurdu olarak biliniyordu.
Abbasilerin başkenti (Bağdat) bu hayal ile kurulmuş, Selahaddin Eyyubi, Hz. Süleyman’ın mirasını kurtarmak için Dâru’s-Selâm’a (Yeruşalim/Kudüs’e) sahip çıkmıştır. Selçuklu Türkiyesi’ne “Şefkat Diyârı” adı verilmiş; Osmanlı’ların başkentine mutluluk, barış, esenlik yurdu manasına gelen Dâru’s Saadet/Dersaadet denmiştir. Bütün bunlar Dâru’s-selâm’ın/Barış Yurdu’nun binlerce yıldır bu coğrafyanın ‘büyük ülküsü’ ve ‘Kızıl Elması’ olduğunu göstermektedir. Çünkü cennet yani selâm yurdu bu dünyada kazanılır. Peygamber Efendimizin ifadesiyle Bu dünya ahiretin tarlasıdır. Oranın malzemeleri, inşaat malzemeleri buradan satın alınır. Nefisler ve mallar mukabili selâm alış verişi yapılır. Karşılığında da cennet vardır, Allah’ın rızası vardır.
Bütün bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, Dünya ve Kâinat Devleti olma ülküsü peşinde olan Türk devletlerinin ve Türk hakanlarının asıl amacı yeryüzünde barışı, adaleti tesis etmek ve bütün insanlığı rahat ve huzur içerisinde yaşatmaktı. Bu düşünce ve idealler o zamanki devirler bir yana içinde yaşadığımız 21. yüz yıl açısından dahi ulaşılması güç bir anlayıştır. Güçlünün haklı olduğu, zayıfı ezdiği ve zulüm düzeninin hâkim olduğu bir dünyada Türk milletinin sahibi olduğu bu yüce düşünceler insanlığın kurtuluşu için bir ışık ve yol olabilir ve olmalıdır; Yüce Allah tarafından, en güzel şekilde ve kıvamda yaratılan ve yaratılmışların en şereflisi “Eşref-i mahlûkat” olarak yaratılan insanoğlu, yaşamış olduğu dünyayı kan ve gözyaşına boğması, doğanın dengesini kendi eliyle bozması, kendisini savaşlarla ve çeşitli yollarla öldürmesi ve savaş teknolojisi için çok büyük yatırımlar yapan görüntüsüyle dışarıdan bakılınca ilkel bir tür görüntüsü vermektedir. Hiç şüphesiz insanın bu tutum ve davranışı yaratılış gayesine ters düşmektedir.
Tarih sahnesine çıktığı andan itibaren milletimizin sinesinde saklı bulunan, yeryüzünde barışı, adaleti tesis etmek gibi yüce idealler, 20. Yüzyılda Cumhuriyetimizin kurucusu M. Kemal”de “Yurtta Sulh- Dünyada Sulh” şeklinde tecelli etmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de en temel ilkelerinden birisi olmuştur.
Hunlarda Dünya Devleti olma düşüncesini hükümdarların Çin imparatorlarına yazdığı mektuplarda görmekteyiz. Mektuplar “Gökle yerin doğurduğu, güneşle ayın tahta çıkardığı Büyük Türk Tanhusu Çin imparatoruna rica ederki..” cümlesiyle başlardı. (M.Niyazi:178) İ. Kafesoğlu’nun bildirdiğine göre Hun hükümdarı Mo-tun’un 176 tarihli mektubunda “Tanrı’nın tahta çıkardığı Mo-tun” ibaresi yer almaktadır.(TMK:237) Zeki Velidi Togan’a göre Hun hakanlarının taşıdığı unvanlardan birisi olan “Şenyu” unvanı : “Sonsuzluk ve bütün cihanı içine alan” (ZVT 2: 35) gibi bir anlam ifade ediyordu ki Türk devletinin Cihan-Dünya devleti, Kâinat Devleti olmasıyla yakın bir ilgisi vardır. Avrupa Hunları’na da aynı düşünce hâkimdi. Attila cihanı hükümranlığı altına alacağına inanıyordu. Çünkü elinde, “Savaş Tanrısı’nın kılıcı” bulunuyordu. Hun devletinin başkentine giden tarihçi Piriskos bu konuda oldukça ayrıntılı bilgi vermektedir. Onun naklettiğine göre, uzun zamandan beri kayıp bulunan Harp ilahı Ares’e ait kılıç bir Hun çoban tarafından bulunup Attila’ya getirilmişti. Attila da hâkimiyet sembolü olan kılıcı tanımış ve kendisinin cihanı idareye davet edildiğini anlamıştı. Kılıcın Attila’nın eline geçmesi Avrupa milletlerinin arasında paniğe sebep oldu; çünkü Batı Hunlarının dünyayı zapt edeceği genelleşti (M.Niyazi: 178).
Tuna Bulgarları da hakanlarına hâkimiyetin Tanrı tarafından verildiğine inanırlardı. Kurum Kitabesinde Tervel Han’ın hakanlık makamına Tanrı tarafından getirildiği, Melemir Kitabesinde, “Tanrı tarafından tahta çıkarılmış Melemir”, Omurtaş Han’a ait Çatalar Kitabesinde ise “Yeryüzünde, Tanrı tarafından tahta çıkarılmış Omurtaş Han” ibareleri yazılıdır.
Kudretli Hun hükümdarı Attila’nın ilahi bir menşeyden geldiği kabul edilirdi. Avrupalılar, Allah’ın kendilerini cezalandırmak için Türkleri gönderdiğine inanır ve Attila’ya “Tanrı’nın Kırbacı” derlerdi.
Bizans elçisi Priskos, Hunların Attila’nın ilahi bir menşeyden (Allah katından) geldiğine inandıklarını, buna itiraz edenlere çok hiddetlendiklerini, dünyanın kendilerine ait olduğu akidesi (inancı) ile fetih ve savaşlar yaptıklarını ve sarayda bu inancın hüküm sürdüğünü söyler. Daha sonra giden diğer Bizans Elçisi Jordenes de Attila’nın İlahi kudret tarafından dünyanın hükümdarı tayin edildiğine, kılıcını da bu kudretin idare ettiğine inandığını belirtir (O. Turan TCHM 1: 84).
Avrupa Hun imparatorluğunun “Batı Kanadı” hükümdarı olduğu sanılan Uldız (YILDIZ), 404- 405 ve bilhassa 409 yılında Tuna’yı geçerek Bizans’a Hun tehdidinin eksilmediğini göstermiş ve Grek kaynaklarına göre (Sozomenus, Codex Thecdosianos vb), kendisi ile barış müzakereleri için gönderilen Trakya umumi valisi (Magister Milutum) ne “Güneşin battığı yere kadar her yeri zapt edebilirim” (İ.Kafesoğlu, TDEK:118) dediği bilinmektedir.

Sosyal Medyada Paylaşın:
Önceki Yazı
Sonraki Yazı

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi