DOLAR 18,5574 0.26%
EURO 18,2095 0.34%
ALTIN 1.005,290,41
BITCOIN 3567030,58%
Afyonkarahisar
20°

AÇIK

18:55

AKŞAM'A KALAN SÜRE

“FATİHA İLE FETİH” YAZILARI – 34

ABONE OL
26 Temmuz 2018 13:51
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Yılmaz DÜNDAR 26 Temmuz 2018 Perşembe 13:51:12
 

GÖZLER HUŞÛ’DA! KIYAMETTE DE, DÜNYADA DA
“Gözler huşûda (dehşetten önlerine eğik), kendilerini bir zillet kaplamış olduğu halde. İşte bu vaad olundukları o gündür.” (Mearic-44)
“O halde onlardan yüz çevir. Çağıranın, görülmemiş derece korkunç bir şeye çağırdığı gün, gözleri huşu’da (dehşetten önlerine eğik) oldukları halde, sanki yayılan çekirge sürüsü gibi kabirlerinden çıkıyorlar. Zillet içerisinde bakarak o çağırıcıya süratle koşuyorlar. Kâfirler; ‘Bu şiddetli ve zor bir gündür’ derler.” (Kamer; 6-8)
Gözler huşû’da! Bu kavram, bu hal bize hiç yabancı değil, bizim dünyada yapmaya çalıştığımız şey bu; gözler huşû’da; zaten sürekli gözlerimizi, bedenimizi, zihnimizi huşûda tutmaya çalışıyoruz, hatta “huşû nedir?” diye inceliyor, araştırıyor, öğrenmeye çalışıyoruz. Huşû’nun ne olduğunu anlamaya çalışmanın bile ne kadar değerli bir iş olduğunu kişi o gün öğrenir, o zaman anlar. “Huşû nedir, ben Rabbime nasıl huşûda olurum?” diye araştırmak, merak etmek çok önemlidir, göreceğiz. Rabbimiz o an’ı, o şiddetli ve zor günü bize Mearic-44’de böyle tanımlıyor: Gözler huşûda, dehşetten önlerine eğik, kendilerini bir zillet kaplamış oldukları halde!
İNSAN MUTLAKA HUŞÛYU YAŞAYACAK.
ORADA YA DA BURADA
“O gün yalanlayanların, vay haline!” (Mürselat-28)
“Onların gözleri huşû’ eder.” (Nâziât-9)
“Onları zilletten huşû’ etmişler, gizlice bakışıyor oldukları halde (ateşe) arz olunurken görürsün.” (Şura-45)
“Vechler, Hayy ve Kayyum’a zillet ile boyun eğmiştir. Bir zulüm yüklenen kimse hakikaten kaybetmiştir. Kim (de) mü’min olarak sâlih amel yaparsa; o ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.” (TaHa; 111,112)
“Kıyamet günü için kıst terazileri koyarız. Hiç bir nefs en küçük bir zulme uğramaz. Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa dahi onu da getiririz. Hesap görücü olarak biz kâfiyiz.” (Enbiya-47)
“Kim hasene ile gelirse, ona getirdiğinin on misli vardır. Kim de seyyie ile gelirse, ancak onun misli ile cezalandırılır. Onlar zulme uğratılmazlar.” (En’am-160)
“Gözler huşû’da, kendilerini de bir zillet kaplanmış olduğu halde. Halbuki onlar vefatlarından önce de secdeye davet olunuyorlardı. Hakikatin açığa çıkışında Secde’ye davet olunacakları gün, muktedir olamayacaklardır.” (Kalem-43 ve 42)
“Hayır! Muhakkak ki; onlar, o gün elbette Rablerinden mahcupturlar (perdelidirler).” (Mutaffifîn-15)
“Hakikaten şu mü’minler kurtulmuştur; onlar ki salâtlarında huşûdadırlar.” (Mü’minun 1, 2)
Karşımıza iki huşû çıktı; dünyada ve hesap günü. İnsan mutlaka huşûyu yaşayacak, Rabbi’ne korkuyla, titreyerek O’nun huzurunda duracak. Ya bu dünyada Rabbi’nden korkacak, huzurunda öyle duracaksınız ya da bunu Allah’ın kudretinden korkarak kıyamette yapacaksınız. Mutlaka bu huşû yapılacak!
HER TÜR SECDENİN BÜTÜN MÂNÂLARINI
İÇEREN, ŞEKLEN O MÂNÂLARI TEMSİL
EDEN SECDE SALÂTTAKİ SECDEDİR
Mü’minun Sûresi’nin ilk beş ayetinde önemli bir bilgi var. İlk ayet “şu mü’minler kurtulmuştur” der, sonra dört özellik sayılır. Konumuzla ilgili olan ikinci ayetteki haldir: Salâtlarında huşûda olanlar kurtulmuştur. Salâtta huşûda olanlara o gün korku ve mahzunluk yok. Eğer öyleyseniz ayet sizi de müjdeliyor:
“Ayetlerimize yalnız şu kimseler iman ederler ki; o ayetlerle kendilerine hatırlatma yapıldığında secde ederek düştüler ve hiç (sözde tanrılık iddialı) bir kibir göstermeyerek Rablerini hamdi ile tesbih ettiler.” (Secde-15)Secde ayetidir, lütfen secdemizi yapalım.
Yeri gelmişken salâtın secdesinin şu özelliğini dile getirelim: Her tür secdenin bütün mânâlarını içeren, şeklen o mânâları temsil eden secde salâttaki secdedir; o secde bildiğiniz bilmediğiniz bütün mânâları içerir. Rabbimiz diyor ki: O secde öyle haşmetli ki ama farkında değilsiniz. Evet, salâttaki o secde öyle haşmetli bir iştir. Bu yüzden, oradan kalkınca da secdede olmalıyız, çünkü hayat da bir secdedir. Nasıl? Allah’a karşı Varlık ve Muhtariyet İddiası’nın yanlış olduğunu, boş bir zann olduğunu kabul, itiraf ve tasdik halini beyin ve beden dili olarak sunuş da secdedir. Eğer kişi Billahi manasında iman etmişse ve bedeninin dilinden (kendisinden) çıkan fiiller, sözler bu imana uygunsa yani öyle yaşıyorsa o kişi daimi secde halinde yaşıyordur. Daimi secde hali budur ve o hali yaşayanlar yalnızca seccadeye gidince değil, her daim salâttadırlar, onlar daimi salâtta, daimi secdededirler. İnşaAllah daimi secdede olanlardan oluruz ve inşaAllah daimi secdede olanlar olarak ölürüz. “Nasıl ölürseniz öyle ba’s olur, huzura öyle gelirsiniz” hadisi gereği, inşaAllah huzura da daimi secdede gideriz.
İNANMAYAN O GÜN ÇOK
KORKACAK, O KORKUYLA EĞİLMEK
İSTEYECEK AMA SECDE EDEMEYECEK
Secde korkulan bir varlığın önünde onun zulmünden çekinerek boyun bükmek değildir. Böyle bir secdeyi kıyamet günü inanmayanlar yapmaya çalışacak ama başaramayacaklar. İnanmayan o gün çok korkacak, o korkuyla eğilmek isteyecek ama secde edemeyecek, yani secdenin mânâsını hâlâ bilemeyecek. Kalem Suresi 42. ayetin “onlar secdeye muktedir olamaz” demesi, onların secdeyi kavrayamayacaklarını gösterir, onlar secdenin ne olduğunu bilemeyecekler! Korkudan secde etmek, secde pozisyonuna gelmek isteyecekler ama muktedir olamayacaklar. Muktedir olamayacakları şey aslında secdenin mânâsıdır; gerçek secde mânâsını yaşayamayacaklar, ona muktedir olamayacaklar, onu bilemeyecekler. Çünkü ayetler uyarıyor: Onlar dünyada da kâfirdi, ahirette de kâfir olacaklar. Ahirette Hakikati fark edecekler ama yaşayamayacak, ne olduğunu anlayamayacaklardır. Kişi o gün “eyvah, böyle birşey varmış!” diyecek ama onun ne olduğunu bilemeyecek. Dolayısıyla, secdeye de secdenin mânâsına da muktedir olamayacak. Çünkü o secdede onlar hâlâ “VAR” olanın önünde “var” olarak eğilmeye çalışacaklar. Çünkü hâlâ bir kendileri, bir de korktukları var! Bir var, diğer bir var’ın önünde eğilmeye çalışacak, eğilerek o korkudan, o dehşetten kurtulmaya çalışacak! Secde “VAR” olanın önünde “var” olarak eğilmek değildir! Gerçek secdede kişi “VARda var”dır, Allah’ta vardır. “VAR ile var” olan kişi Allah ile vardır, Allah için vardır. Müstakil olarak bir kendisi bir de Allah var değildir. Böylece gerçek secdeyi tarif etmiş olduk. Gerçek secdede bir “var” diğer “var”a eğilmez. O eğilişte, o secdede yalnızca “VAR’da var” olan, “VAR ile var” olan vardır. Yanlış korku ile yapılan secdede (inanmayanların yapmaya çalıştığı secdede) “VAR ve var” idrakı vardır. “VAR ve var” idrakında bir “var” başka bir “var”dan korkar. Gücü yetse secde yapmaz, gücünün olmadığını fark ettiği için korkuyor. Neden böyle? “Ve la havle ve la kuvvete illa Billâh”ın mânâsını bilmediği için! İnkârcılar o mânâyı ahirette de kavramayacaklar, bu nedenle orada da secde yapamayacaklar. Bulundukları ortam gereği huşû gösterecekler, ama bu yanlış bir korkudan kaynaklandığı için secde yapamayacaklar; secdenin mânâsına muktedir olamayacaklar. Anlamamız gereken budur. Değilse, fiziksel olarak o gün zaten her ümmet dizüstü çökmüştür…
KIYAMETTE İKİ FARKLI YÜZ VAR
“(O gün) her ümmeti, dizüstü çökmüş (oldukları) halde görürsün.” (Casiye-28) O gün tüm ümmetlerin hali bu: Dizüstü çökmüş oldukları halde… O gün bedenler, duruşlar öyle! Bir de yüzlerin şekli var, o gün yüzlerin şekilleri çok farklıdır. Razı olmadığın hallerden muhafaza buyur Rabbim… “Mücrimler (suçlular, müşrikler) simalarından tanınırlar da alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar.” (Rahman-41)
“O gün (bazı) yüzler (vardır) ışıl ışıl parlar, Rablerine nazırdırlar. Ve o gün nice yüzler de (var ki) asıktır. (O asık yüzler) kendilerine fâkırah (bel kemiklerini, omurların ayırırcasına musibet) yapılacağını zannederler (yakinen bilirler, hissederler).” (Kıyamet; 22-25)
İki farklı “yüz” tarif edildi. Birisi gördüğü şiddet ve dehşetten korkmuş yüz! Gözlerdeki zillet ve huşû daha önce tarif edilmişti, şimdi yüzleri tarif ediliyor: Yüzler korkudan asık! Kişi bir ızdırap geleceğini hissediyor. Onun yakînen hissettiği bu acı ve ızdırap “fâkırah” diye tarif ediliyor. Öyle bir ızdırap ki bel kemiklerini ayrırcasına! Böyle bir acının yaklaştığını biliyor, yüzüne o biliş yansıyor.
“Kıyamet günü, Allah üzerine yalan söylemişleri, yüzleri (korkudan dehşetten morarmış) simsiyah görürsün.” (Zümer-60)
“O gün yüzler (vardır ki) haşie’dir (zilletten alçalmıştır).” (Ğaşiye-2)
“O gün nice yüzler de (vardır ki) naime’dir (nimetin eseri görülür).” (Ğaşiye-8)
“Yüzlerinde, o nimetlerin güzelliğini/parıltısını tanırsın.” (Mutaffifîn-24)
“O gün yüzler (vardır ki) musfire (nurlu, parlak)tır; gülen, müjdelen şeyi bulup sevinen (yüzler). Ve o gün nice yüzler de (vardır ki) üzerlerini toz kaplamış, onu (o tozu) da karanlık/simsiyahlık bürür. İşte bunlar, facir kâfirlerin ta kendileridir.” (Abese; 38-42)
YÜZDEN TANINMANIN,
YANİ HALİN YÜZE VURUŞUNUN
ASIL ANLAŞILDIĞI YER O GÜNDÜR!
“Yüzden tanıma” bu dünyada da var, kişiler simalarından tanınır. Yüzden tanınmanın, yani halin yüze vuruşunun asıl anlaşıldığı yer o gündür! O gün iş yüzlerdir, herşey yüzden okunur, herşey yüzden belli olur. Bir ayette “ehli kitap” geçiyorsa, o zaman için yahudiler ve hristiyanlar (nasara) kast ediliyordu, Efendimiz (SAV) döneminde “ehli kitap” inananların hepsini kapsamıyordu.
“O gün (bazı) vechler/yüzler (Hakk’ın nuru ile) ağarır, bazı vechler (benlik zulmeti ile) kararır. Vechleri kararanlara (şöyle denir): (Gerçeğe) imanınızdan sonra küfrettiniz (reddettiniz) ha! Kâfirlik yapmanız yüzünden tadın azabı.” (Al-u İmran; 106)
Efendimiz dönemindeki kitap ehli, Efendimiz (SAV)’i oğullarını tanıdıkları gibi bildikleri halde hakkı gizleyip inkâr ettiler, onu tasdik etmediler. İnkâr ederek gerçeği saklamalarının karşılığını hesap günü alacaklar.
“Arz, Rabbinin nuru ile işrak etmiş (parıldamış), (amellerin kayıtlı olduğu) kitab konulmuş, nebiler ve şüheda (şahitler) getirilmiş ve onlar zulme uğratılmaksızın aralarında Bil-Hakk hükmedilmiştir. Ve her nefse yaptığının karşılığı tam verilir. O, onların yapıp işlediklerini daha iyi bilir.” (Zümer; 69, 70)
“Her şeyi bir kitap olarak ihsa etmiştik (tek tek sayıp kitaplaştırmıştık).” (Nebe-29)
“(O gün) her ümmeti dizüstü çökmüş (oldukları) halde görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağırılır. ‘Bugün, yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız’ denir. İşte kitabınız, size Hakk olarak dilleniyor. Muhakkak ki; biz, yaptıklarınızı yazıyorduk.” (Casiye; 28-29)
“O gün insanlar gruplar halinde (kabirlerinden) sudur eder (çıkar) ki amelleri kendilerine gösterilsin. Kim zerre ağırlığınca bir hayr yaparsa, onu görür. Ve kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa, onu görür.” (Zilzal; 6-8)
“Her insanın tâir’ini (amelini, kaderini) ayrılmaz şekilde kendi boynuna doladık. Kıyamet günü kendisine, neşrolmuş olarak kavuşacağı bir kitap çıkarırız. ‘Oku, Kitabını! Bugün sana Hasib (hesap görücü) olarak nefsin yeter.” (İsra; 13-14)
“(O gün, amellerinin suretlerinin kayıtlı olduğu) kitab ortaya konulmuştur. Mücrimlerin, onun içinde olanlardan korkup ürkerek “Eyvah, bize! Bu nasıl kitapmış ki küçük büyük bırakmadan hepsini ihsa etmiş” dediklerini görürsün. Ne yapmışlarsa onu hazır bulmuşlardır. Rabbin kimseye zulmetmez.” (Kehf-49)
“Hayır (asla)! Muhakkak ki füccar’ın kitabı elbette sicciyn’dedir. Sicciyn nedir bilir misin? (O) merkûm (silinmesi söz konusu olmayan) bir kitaptır.” (Mutaffifîn; 7-9)
“Hayır (iş sandıkları gibi değil)! Muhakkak ki ebrar’ın kitabı elbetteki ılliyyîn’dedir. Illiyyîn nedir bilir misin? O merkum (silinmesi söz konusu olmayan) bir kitaptır. Mukarrebun onları görür.” (Mutaffifîn; 18-21)
“Sicciyn” ve “Illiyyîn” tabirleri âlimler tarafından, yorumlanmıştır. Yorumlara çok girmeden yalnızca ayetler ve hadislerle ilerlediğimiz için onlara çok yer veremedik, siz o açıklamalara bakabilirsiniz.
“Kimin kitabı sağ taraftan verilirse, (o) kolay bir hesap ile hesaba çekilecek; Ve mesrur olarak kendi ehline dönecektir.” (İnşikak; 7-9)
Hâkka 19-21: “Kitabı sağdan verilmiş olanlara gelince; o şöyle der: ‘Alın okuyun kitabımı! Doğrusu ben, hesabıma kavuşacağımı bilerek (ona göre yaşadım).’ Artık, o hoşnutluk veren bir hayat içindedir.” “Kitabı soldan verilmiş olanlara gelince; o da şöyle der: Keşke bana kitabım verilmeseydi; Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke (ölümle) iş bitmiş olsaydı.” (Hâkka 25-27)
“Kitabı arkalarından verilenlere gelince; ‘sübüra (yetiş ey ölüm)!’ diye çağıracak ve saıyr’e (alevli ateşe) maruz kalacaktır. Muhakkak ki o, kendi ehli içinde mesrur idi. Muhakkak ki o, asla (Rabbine) dönmeyeceğini zannetti (buna göre yaşadı).” (İnşikak; 10-14)

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.