NEFS TERBİYESİ (Billahi Anlamda Hürriyet- DuniHi Anlamda Hürriyet)-5

NEFS TERBİYESİ (Billahi Anlamda Hürriyet- DuniHi Anlamda Hürriyet)-5

İnsanların büyük çoğunluğu ilahlık hissiyatı içerisinde, ilahlık hissiyatıyla yaşar. Çoğunluk ilahlık hissiyatıyla yaşadığına göre; bu hissiyatla “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla yaşayan bir insanı düşünelim. Bu kişi ilahlık hissiyatıyla yaşayan diğer insanlar arasında kendi ilahlık hissiyatıyla yaşarken aslında der ki: “La ilahe illa BEN.” Tâ-Hâ Sûresi 14. ayette gördük, bu söz Rabbimize aittir. Ama ilahlık hissiyatıyla yaşayan kişi de farkında olsun olmasın böyle demektedir. Farkında olmaması suçu ortadan kaldırmaz. Davranışlarıyla, halleriyle insanların içerisinde bir ilahlık hissiyatı sahibi olarak yaşarken, ilahlık hissiyatındaki diğer kişilere diyor ki “La ilahe! İlla BEN.” Yani: “Gözüm sizi görmez, benim için yok hükmündesiniz; ancak BEN. Beni umursayın, beni dinleyin, bana saygı duyun” diyor. Hatta içinden kuvvetle “bensiz yaşayamaz olun” der, bunu ister. Bu kul böyle şuursuz yaşarken farkında olmadan Tâ-Hâ 14. ayeti bir ilahlık hissiyatıyla taklid etmektedir. Bu ayet ne diyordu: “İnnenî enellâhu lâ ilâhe illâ ENE: Muhakkak ki BEN, BEN Allahım; la ilahe illa BEN.”
Bu takliden yaşantı ilahlık hissiyatı taşıyanlar için normaldir, ilahlık hissiyatının doğası gereğidir. Bu taklidi bir örnekle açıklamak istiyorum. Kur’an-ı Kerim mütekebbir davrananların cehenneme gideceğini söyler. Cehenneme gitmenin aslında tek bir sebebi vardır: Mütekebbir olmak! Kur’an’a göre mütekebbir olan cehenneme gider. Peki, mütekebbir olmak nedir? Meallerde onu “kibirli insan” olarak yazmış görürsünüz, kibirli olmak kınanır. Oysa kibirli olmak suç değildir, kibir kötü bir şey değildir! Sabah ve akşam salâtlarından sonra Haşr Sûresi son ayetlerinde birçok esma okuruz ki birisi Mütekebbir’dir; Allah için “O Mütekebbir’dir” deriz. Mütekebbirliğe kızar, kibirli olmayı kınarsak olmaz! Allah Mütekkebir’dir. Kibriya Sahibi ancak Allah’tır. Peki, insan için bu neden suçtur? Kibirli olmaya, Kibriya sahibi olmaya, Allah’ın Mütekebbir vasfını taklit etmeye çalıştığı için suçtur! İnsanda mütekebbirlik yok, mütekebbir davranış var, yani zann var; kendisini mütekebbir zannediyor; suç budur! İlahlık hissiyatı ile Allah’ın ilahlık vasıflarını taklit ediyor! “La ilahe illa BEN” diyor, bunu ilahlık hissiyatı taşıyan bir kişi olarak söylüyor; diğer ilahlara karşı Allah’ın ilahlık vasfını takliden ortaya koyuyor. Allah’ın ilahlık vasıflarını taklit ettiği için onun mütekebbirliği suçtur.
İlahlık hissiyatı sebebiyle Allah’ın ilahlık vasıf ve sözlerini kendine mal ederek taklit eden kul;
Allah’a iftira etmiş olur, Allah’a yalan söylemiş olur; Yunus-66 ve Saffat-86’ya göre.
Onun bu taklidi, bu davranışı batıldır; Lukman-30, Hac-62’ye göre.
Onun bu hissiyatı YOK hükmündedir; Kehf-27, Cin-22’ye göre.
Onun bu ilahlık hissiyatı ancak zanndır; Sebe-22, Fatır-13’e göre.
İlahlık hissiyatını takdim ederken söylediği ancak bir isimden ibarettir; Yusuf-40, Necm-23. ayetlere göre.
Şimdi bir alt başlık açıp: Billahi anlamda hürriyet sahibi ve DuniHi anlamda hürriyet sahibi olanların akledişlerini görelim. Billahi anlamda hürriyet sahibi kalbi ile akleder. Hac Sûresi 46: “Sana karşı çıkanlar hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı akledecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olurdu. Ancak gerçek şu ki, gözler kör olmaz fakat göğüsler içindeki kalpler kör olur.”
Anlıyoruz ki aklın kozmik odası kalptir. Hakikati görebilecek, Hakk’ı tanıyabilecek yer kalptir. Kalbin aklettiğini fiillere dönüştüren ise beyindir. Ayet “hiç dolaşmadılar mı, dolaşsalardı akledeceklerdi” derken aslında inanan için Mülk Sûresi 23. ayeti hatırlatmaktadır: “Onlara işitme, görme ve fuad sistemi verdik. Eğer incelerlerse, hakikate ulaştıracak nimetleri onlara verdik.” Bu konularla ilgili detaylı bilgi için, “İNŞİRAH” ve “Velinin İlmi Fıtrat Üzere Manalardır” kitapçıklarına bakabilirsiniz.
Hürriyetini Billahi anlamda kullanmayı tercih etmiş olan kul duniHi algı ve zannlarıyla mücadele ettiği için “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasını elinden, dilinden, belinden temizlemeye ve silmeye çalışır. O iddiayı böyle bir gayretle temizlemeye çalıştığı için o kulda sadr ve kalb temizleme mekanizması devreye girer. Yani, İslam Nuru, İman Nuru, Marifet Nuru, Lüb Nuru dediğimiz nurların oluşturduğu bir sistem devreye girer. Bu sistem o kulun sadr ve kalbini temizler. Nelerden temizler? DuniHi algı ve zannlarından ve onun oluşturduğu heva ve heveslerden temizler. Bu mekanizma, kişi Billahi anlamda hürriyetini kullanarak Hakk yolu tercih edince ve bunda arzulu, istekli, ısrarlı olunca, sadr ve kalb temizleme mekanizması çalışmaya başladı. Temizleme basamaklarına göre mekanizmaya İslam Nuru, İman Nuru, Marifet Nuru, Lüb Nuru diye isimler verilir. Bu mekanizma kulun sadrındaki zann havuzunu ve orada hayat bulmak, dışarı çıkıp fiile dönüşmek için çırpınan heva ve hevesleri silmeye başlar, temizler ve kalp de bu temizlikten nasibini alır. Nihayet kalp özgür faaliyet gösterme fırsatı bulur. Bu temizlik Lüb Nuru kalbi sonra da sadrı kaplayıncaya kadar sürer. Böylece kul, gittikçe daha çok olarak kalbiyle akletmeye başlar. Kur’an’ın verdiği aklı akleder, değerlendirir, sonuçta da Rabbine “semi’na ve eta’na; işittik ve itaat ettik.” Çünkü kalbi özgürleşmeye başladı. Bu aklediş başlangıçta az olabilir ama zamanla kalbleriyle akletmeleri sistem gereği tüm hayatı kaplar.
Geldik duniHi anlamda hürriyet kullananlara. Dedik ki Billahi anlamda hürriyet kullanarak hayatını dizayn edenler kalbleriyle aklederler. Buna mukabil, duniHi anlamda hürriyet sahipleri zann’larıyla aklederler. Hayatlarını duniHi anlamda hürriyetle dizayn edenler için Yunus-36, Kasas-50, Necm-28. ayetler şöyle bir tespit yapar: “Onlar ancak zann’larıyla aklederler, heva ve heveslerine uyarlar.” Böyle yaşayanlar, duniHi algı ve zannlarının esiri oldukları ve “müstakilen varım ve muhtarım” iddialarını esas kabul ettikleri için sadırlarındaki zann havuzları yayılıcıdır. Zann havuzunun işgal etme özelliği kuvvetlidir ve uygulamada da baskındır. Bu halleriyle onlar sürekli heva ve heves üretirler. Bu kullarda duniHi algı ve zannları sadırdaki zann havuzunu öyle kuvvetli işgal eder ki, kul sadrındaki zannlara sahip çıktıkça bu işgal artar, bu sahiplikle kulun sadrındaki zann havuzu kuvvetlenir. İşgalin, kuvvetin ve yayılmanın artmasıyla heva ve heveslerin çoğalması sonucu öyle bir hal olur ki zann havuzu kalbin üstünü kaplar ve formatlar. Mutaffifin-14, Nur-50, En’am-25, İsra-46 ve Kehf-57 bu kalbin formatlandığını bize bildiren ayetlerdir. Kalbin bilgi platformu formatlanınca Sahte Kalp Bilgi Platformu oluşur. Bu platform kalbe ait olmayıp duniHi algı ve zannlarının hâkimiyeti altındadır. Ama beyin bu durumu bilmez, sahte kalp platformundan gelen bilgileri kalpten zannederek fiile dönüştürür. Kalpteki fuad mekanizması Hakk ve batıl ayırmaksızın kendisine gelen veriler ışığında analiz yapıp bir sonuca ulaşır, fiile dönüşmesi gerekiyorsa sonucu beyne bildirir. Kalbin üzerini formatlayarak sahte bir kalp bilgi platformu oluşturan duniHi algı ve zannları fuada bu zannları bilgi olarak gönderince Fuad bu bilgilerle sonuca varır ve onları beyne bildirir. Böylece, duniHi algı ve zannlarıyla hareket eden, duniHi anlamda hürriyet kullanan kişi zannlarıyla akletmiş olur.
Böyle kulların zannlarıyla aklediyor olmalarının onlara kolay ve güzel gelmesini sağlama görevi şeytana aittir. En’am-43 ve Nahl-63. ayetlerden öğreniyoruz ki şeytan, zannlarıyla akledenlere heva ve heveslerini süsler ve onlara bu olayı cazip gösterir. Bu kullar yaptıkları hareketlerin doğruluğundan o kadar eminlerdir ki… DuniHi algı ve zannlarına sarılmış, hürriyeti duniHi algı ile tercih etmiş, duniHi algı ile hayatını dizayn etmiş bu kişiler hallerinden o kadar eminlerdir ki. Bu eminliklerini terazinin bir kefesine koysak, bizim imanımızdan ağır gelir. Yaptıklarının doğruluğuna bu kadar kuvvetli inanırlar! Bunu bize A’raf-30, Zuhruf-37, Fatır-8, Kehf- 103 ve 104. ayetler öğretmektedir. Şeytanın kulda tesir ve etki alanı sadırdaki zann havuzudur. Şeytan, kulun sadrındaki zann havuzuna vesvese bombardımanı yapar (Nas-5).
Şeytan insanı iki sebepten dolayı terk eder, ondan kaçar. Birisi Sad Sûresi 74-85. ayetlerde belirtilir. Kul eğer “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasından temizlenir ve ihlâslı kul sınıfına girerse şeytan o kuldan kaçar, çünkü artık ona tesir etme imkânı yoktur. İkincisi ise Haşr Sûresi 16. ayette öğretilir: Eğer bir kul şeytanlık marifetleri ve yöntemleri açısından şeytanın görev sınırları içindeki yetkilerinden daha yetenekli olur da şeytanı geçerse şeytan o kuldan korkar ve “doğrusu ben Rabbül Alemiyn olan Allah’tan korkarım” der, o kuldan kaçar ve uzaklaşır.

Sosyal Medyada Paylaşın:
İlginizi Çekebilir

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi