“NEME LAZIM?”

“NEME LAZIM?”

AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili, Çevre ve Orman eski Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu aynı zamanda “tarihçi” kimliği de taşıyan bir isim. Zaman zaman tarihten verdiği örneklerle toplumsal duyarlılığa hizmet etmeye çalışıyor Sayın Bakan.
Geçtiğimiz günlerde köşemizde alıntı yapmamız için gönderdiği bir yazıyı yayınlamak bugüne nasipmiş. Şöyle anlatıyor Sayın Bakan Veysel Eroğlu, Kanuni Sultan Süleyman’ın ibretlik kıssasını:
Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mı diye derin derin düşünmeye başlar.
Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi ‘ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendiye gönderir.
“Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olurda izmihlale uğrar mı?” şeklinde mektubunu gönderir.
Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendinin cevabı bir bakıma çok kısa bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal alır:
“Neme lazım be Sultanım!”
Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez.. Yahya efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar:
“Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?” Nihayet kalkar, Yahya Efendinin Beşiktaş’taki dergahına gelir, sitem dolu sorusunu tekrar sorar:
“Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al !”
Yahya efendi duraklar:
“Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.”
“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece neme lazım be sultanım demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.”
“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de neme lazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir….”
Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir alime memleketinin sahip olduğu için Allah’a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır…
NOT: Bu mektup, 500 sene önce yazılmış ve Topkapı Sarayı’nda sergilenmektedir.

 

AFYONLU BİR ALİM’DEN

 

Türkiye Gazetesi’nde Vehbi Tülek Bey 27 Mart tarihinde Afyonkarahisarlı büyük alimlerden Hasan Hamdi Bey’in bir soruya verdiği cevabı yayınlamıştı. O zaman Sandıklılı bu büyük alimin sözlerini aktarmayı niyete almıştık ama yayınlamak bugüne nasipmiş. Şöyle yazmış Vehbi Tülek:
Hasan Hamdi Efendi, Nakşibendî yolunun ileri gelenlerindendir. Aslen Afyon-Sandıklı’dandır. 1904’te İstanbul’da vefât etti. Fâtih Câmii haziresinde medfûndur. Vefatından kısa bir zaman önce, kendisine sorulan bir suale cevap olarak buyurdu ki: “Ezelde herkesin said veya şakî olacağı takdir edilmiş ise, Cennetlik olanın da, Cehennemlik olanın da, çalışması ne fâide verir, suâline gelince: Bu söz, bir bakımdan doğru, bir bakımdan yanlıştır. Doğru olması şöyledir ki, bu söz, söyleyen kimsenin felâketine sebeb olur. Çünkü, ezelde Cehennemlik yazılmış olmanın alâmeti, bu suâlin hâtıra gelmesi, bundan dolayı çalışmayıp, tohum ekmemesidir. Dünyâda tohum ekmeyen, âhırette biçemez. Bir kimsenin açlıktan ölmesi, ezelde takdîr edilmiş olmasına alâmet, (Ezelde açlıktan ölmek alnıma yazılmış ise, yiyip içmek fâide vermez) düşüncesinin kalbine gelmesidir. Böyle düşündüğü için, yiyip içmez ve açlıktan ölür. Bunun gibi, fakîrlik kaderim ise, çalışmanın ne fâidesi olur diyen biri de, çalışmaz, elbette fakîr kalır. Saâdet, zenginlik kaderi olan kimseye de, şöyle düşünce verir ve der ki, (Zengin olması takdîr edilenler, çalışır, kazanır). Bu düşüncesi, onu çalışmaya sürükler. Demek ki, bu düşünceler boş değildir. Ezeldeki yazı sebebi ile, kalbe gelir. O yazının meydâna çıkmasına sebeb olur. Bir insan ne iş için yaratıldı ise, o işin sebeblerini onun önüne getirirler. Yoksa onu, sebebsiz olarak, o işbaşına geçirmezler. Bunun içindir ki, (Çalışınız, herkes, ne iş için yaratılmış ise, o iş, ona kolaylaştırılır!) buyuruldu…
KAZA VE KADER
O hâlde, herkes, sürüklenmiş olduğu hâllerden ve işlerden, alnının yazısını ve âhırette başına gelecekleri anlayabilir. Derslerine çalışan, vazîfelerini yapan bir talebe, bu hâlini, sınıf geçeceği, ileride mevki sâhibi olacağı takdîr edilmiş olduğuna müjde ve alâmet bilmelidir. Yoksa eğer, kalbine (Câhil kalacağım alnıma yazılmış ise, ne kadar çalışsam fâidesi olmaz) düşüncesini getirirler, o da çalışmaz boş vakit geçirirse, alın yazısının câhil kalmaklığı olduğunu anlamalıdır. İşte âhıretdeki hâl için, kazâ ve kaderi de böyle bilmelidir. Nitekim sûre-i Lokmandaki âyet-i kerîmede meâlen, (Hepinizin dünyâya getirilmesi ve âhırette tekrâr diriltilmesi, bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir) buyurulmuştur.”

Sosyal Medyada Paylaşın:
Önceki Yazı
Sonraki Yazı

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi