RASULULLAH (SAV)’İN EĞİTİM METOTLARI 5

RASULULLAH (SAV)’İN EĞİTİM METOTLARI 5

Mȗte’nin fethi için bir ordu toplanıyor ve Efendimiz orduya komuta etmesi için üç kumandan belirliyor. Kumandanlardan birinin çocuğu olan ve o günlerde 8 yaşında Abdullah b. Zübeyr (ra) Efendimiz (sav)’in yanına geliyor ve arkadaşlarıyla Mȗte seferine katılmak istediğini söylüyor. Efendimiz (sav) tebessüm ediyor ve “Ya Zübeyr, ben sizin için farklı bir görev düşünmüştüm. Babalarınız Mȗte’ye gidince Medine boş kalacak ve ben de Medine’deyim. Siz Medine’yi koruyun olmaz mı?” diyor. Bunun üzerine Abdullah b. Zübeyr ve arkadaşları (ra), Mȗte ordusu seferden dönene kadar Medine girişine bir güvenlik kalkanı kuruyorlar.
Efendimiz (sav)’in 8 yaşındaki Abdullah b. Zübeyr (ra)’e davranışı dikkatinizi elbette çekmiştir. Peki, Efendimiz (sav) ona gösterdiği bu davranışıyla bize neyi anlatıyor acaba?
Bu gazve ve fetih için yapılan hazırlıklar sırasında 8 yaşındaki Abdullah b. Zübeyr (ra)’den gelen teklif karşısında Efendimiz (sav) onu kırmadan, teklifini önemsediğini belirterek ona yapabileceği bir alan açıyor ve ona yetkilendirme yapıyor. Henüz 8 yaşında olan ve bu yetkiyi alan Abdullah b. Zübeyr (ra)’in fıtratındaki yiğitlik tohumları da böylece sulanmış oluyor. Abdullah b. Zübeyr (ra)’den gelen teklifi önemsemeyip “siz daha çocuksunuz, gidin oyun oynayın” gibi bir tavır takınmayan Efendimiz (sav)’den çocukla doğru iletişim kurmanın yeni yollarını öğreniyoruz.
Bizler çocuklarla, çocuklarımızla olan ilişkilerimizi doğru yönetebilmek için neler yapmalıyız? Onlara sorumluluk mu vermeli, yoksa yetkilendirme mi yapmalıyız? Şimdi bu iki kavramı hatırlayalım; sorumluluk ve yetkilendirme nedir, ne anlama gelir anlamaya çalışalım.
Sorumluluk kelime olarak kişinin üstlendiği, yükümlü olduğu, yapmak zorunda bulunduğu bir iş için gerektiğinde hesap verme durumu olarak bilinir. Uyulması gereken kural veya kurallara aykırı davranılması durumunda hesabını vermek, tazminatla yükümlü tutulmak, işlenmiş bir suçun gerektirdiği cezayı çekmek gibi anlamlarla öne çıkar ve genellikle bir başkasına hesap verilmesi hali olarak algılanır.
Yetkilendirme ise; bir işi veya görevi yapabilme hakkı elde etmek olup bir hak, bir salahiyet elde etmektir. Ancak temelinde işi sevmek, işe istekli olarak yönelmek, o iş yoluyla yardım etmek ve o işin sorumluluğunu “kendi üstünde” görmek gibi anlamlar taşır. Yani yetkilendirilmiş kişi öncelikle kendine karşı sorumluluk hisseder, böyle bir mana yaşar.
Çocuklarımızla yaşanan iletişim sıkıntıların çoğu bu iki kavramı ebeveyn olarak ayırt edemeyişimizden kaynaklanıyor olabilir. Örnekler üzerinden gidelim, mesela: “Bütün imkânlarımı zorlayarak seni özel okula gönderiyorum, sana özel ders aldırıyorum ama bak yine başarısız oldun” demek çocuğumuza sorumluluk bilinci kazandırmadığı gibi onu kendine karşı sorumlu olmaktan, yani yetkilendirilmişlik hissinden daha da uzaklaştırır. Kendisinin bu konuda suçlandığını hisseden çocuk, karşısındakine hesap verebilme adına bir şeyi veya birisini suçlamaya çalışır. Bu öğretmeni, arkadaşları hatta ebeveyni bile olabilir. Eğer biz çocuğumuzla onu suçlayarak iletişim kurmaya çalışırsak, bir süre sonra yaptığı hiçbir davranışın sorumluluğunu üzerine almayan ve bu duygu ile yüzleşmemek için sürekli çevresini suçlayan çocuklar yetiştiririz. Bu durumda çocuğumuzu doğru şekilde nasıl yetkilendirebiliriz veya nasıl yetkilendirmeliyiz?
Mesela, kötü not almış çocuğumuza “Derslerin için gayretini görüyorum; Notun iyi olduğu zaman çok sevinmem, kötü olduğu zaman da çok üzülmem yavrucuğum; ama bu notlarla sen eğitim hayatını şekillendiriyorsun” diyen ve bunu bağırıp çağırmadan, öfkelenmeden söyleyen bir ebeveyn, çocuğunun öncelikle kendine karşı bir sorumluluğu olduğunu hatırlatarak onu yetkilendirir. Bu şekilde kendisi ile yüzleşen çocuk suçlanmadan yetkilendirildiği için yaptığı ve yapacağı her hareketin sonucunu kabul etmeyi öğrenir.
Yetkilendirme ile oluşan bilinç Allah’ımıza karşı olan kulluk görevimizde de çok önemlidir. Müstakilen VAR ve Muhtar olanın ancak Allah olduğunu bilen inanan, Rabbine kulluk görevinde olduğunu ve Rabbine hesap vereceğini bilir; “iyyake na’budu ve iyyake nestaiyn” ayeti ışığında Rabbine kulluk eder ve Rabbinden yardım diler… Billahi manadaki iman ve idrakiyle Rabbine yönelen inananın kulluk bilinciyle yaptıkları kendini bir başkasına ispatlamak ya da bir başkasından onay almak için değildir; tamamen Allah’ın razılığını kazanmak içindir. Billahi imanlı bir inanan için böyledir ama dunihi algıda olan bir inanan için öyle değil. O, kötü not aldığı için suçlanan çocuk gibidir, kendine çıkış kapıları arar, doğru zemin üzerine oturtamadığı kulluk bilinciyle kendisini temize çıkartacağını zannettiği ilahlar edinir. Mesela, Rabbimizin kesin olarak yasakladığı faizi (riba’yı) çıkarlarına göre masum bir hale getirdiği düşüncesiyle “bu zamanda da faizsiz iş yapılmaz” der ve Allah’ımızın bu konudaki ayetine karşı bir duruş sergilediğinin farkında bile olmadan, “müstakilen var ve güç sahibi” olma hissiyatıyla kendi ilahlığına hizmet eder. Sonuç olarak o inanan dunihi algısına, bir zann olan ilahlık hissiyatına karşı sorumluluk duyar; gerçek ve tek VAR olan Rabbine (nefsine, kendine) karşı sorumlu olduğunun bilincine ise hiçbir zaman varamaz. Bundan dolayı da Rabbine kulluk etmek yerine ilahlık hissiyatına kul olduğu bir hayat tarzı yaşar. Bir inanan olarak bu gibi hallerden tümüyle ve daim Rabbimize sığınıyoruz:
“Allah’ım, Şâfî ismin hürmetine, Şefî Habibin (sav) şerefine bizleri ara yerde bırakma, âyâna ve öze yükseltiver. Allah’ım ehlimizi ve neslimizi şakiy (dunihi algıyla, ilahlık hissiyatıyla yaşayan ve ölen bir kulun) olmaktan muhafaza buyuruver. Bizleri said kullarından eyleyiver Ya Rabbi (âmin).”

Sosyal Medyada Paylaşın:
İlginizi Çekebilir

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi