Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
İrfan Ünver NASRATTINOĞLU

Türk Mü Arap Mı Olmalıyız?… (Gerçek Bir Türk’ün Duyguları)

İnternette gezinirken, Üniversite mezunu, Arap Dili ve Edebiyatı tahsili yapan bir Türkoğlu Türk’ün, gerçekçi bir itirafına rastladım; iki kere okuduktan sonra da, kendisinden izin dahi almadan, yazısını alıp yayımlamak istedim. Zira ben de aynı kanaatteyim ve bu yazıyı okuyan bir Türk’ün, Arap’a ve Arapça’ya iltifat etmeyeceğini biliyorum.
Ama öncelikle şunu belirtmek isterim. Kendimi bildiğim bir yaşta iken, Merhum babam beni Merhum Hüseyin Hocamın, Ulu Cami karşısındaki evine götürüp, Arap dilini, kültürünü ve İslâm Dinini öğrenmem için bana ilk adımı attırmıştı. Yani yürekten inanıp, iman ettiğim, İslâm Dinine âşığım; besmelesiz adım atmam, Yüce Yaradan’la yaşar, onunla yatar, onunla kalkarım.
Ama ben Türk’üm. Merhum Babamın Nasrattınoğlu Sülalesi de, Merhum Anamın Kundakçıoğlu Sülalesi de…Eşimin baba tarafı olan Telekoğulları da, ana tarafı Kasnakoğulları da kâmilen Müslüman olup, aralarında Hacalar da vardır.
Ama yukarıda da değindiğim gibi ben Türk oğlu Türk’üm ve Türklüğümle hem onur, hem de gurur duyarım. Bu yüzden de Arap’laşmaya da, Yüce Dinimizi Arap’a bırakmaya da karşıyım. Ve inanırım ki, Yüce Türkiye Cumhuriyetini kuran Büyük Atatürk ve onun ilmi bilgilerle mücehhez kadrosundaki Din bilginleri, Türk Dilinin, İslâmi eğitime ters düşeceğine inansalar idi, dinde reform sözünü ağızlarına dahi almazlardı…
Sözün burasında, internette rastlayıp buraya aldığım makaleyi sunuyorum:
“Ben Gazi Eğitim Fakültesi Arap dili mezunuyum. Dolayısıyla Arapça tabelaları; arkalarındaki görünmeyen anlam, meram ve izlenimleriyle beraber okumaya çalışan biriyim. Bundan böyle bazı vatandaşlarımızın Arapça levha tedirginliği yaşamalarını çok iyi anlıyorum. Hatta ben de zaman zaman aynı tedirginliği yaşıyorum. Aşağılık kompleksine girdiğim dahi oluyor. Keşke üniversite sınavlarında şu üçüncüyü değil de birinci ve ikinci tercihlerim olan İngilizceyi veya İspanyolcayı yazıp bu iki bölümden birini okusaymışım diye hayıflandığım oluyor. Aynı kompleksi Arapların kendileri de hissediyorlar aslında. Hacda kendilerine Arapça konuşuyorum bana İngilizce cevap veriyorlar.
Bu, neden mi böyle oluyor? Bu Arapça hem Müslümanlara hem Araplara niçin ağır, rijit ve ürkütücü geliyor? Veya niçin böylesi bir ezikliğe veya iticiliğe sebep oluyor? Şundan: Zaman çok derin bir tüzel kişiliğe ve hafızaya sahiptir. Diğer bir deyişle zamanın kendine özgü bir ruhu vardır. Öte yandan üzerinde vuku bulan tüm canlı veya cansız oluşumlar fizik kanunları çerçevesinde meydana gelir. Bu cüreti, Einstein’in zamanı varlığın dört boyutundan biri saymasından alıyorum. Dolayısıyla nefes alan veya almayan her oluşum veya olgu, gücü kadar dayanır, yorulduğu kadar dinlenir, donduğu kadar çözülür, karanlığı kadar aydınlatır, ileriye götürdüğü kadar geriletir, faydalı olduğu kadar rağbet görür, negatifliği nispetinde reddedilir veya sevimsizleşir.
Arapça da miladi 7’inci ve 11’inci yüzyıllar arasında İslâm mesajının ileti aracı olmasının yanında, aklı engellemenin aleti olarak kullanılmakla birlikte ilerlemenin, terakkinin, kalkınmanın; dahası yeryüzündeki bilimsel düşüncenin önde gelen taşıyıcısı oldu. Dahası bilimsel düşünce Arapça aracılığı ile Sicilya ve İspanya (Endülüs) üzerinden Batı ve Orta Avrupa’ya taşındı ve Rönesans’ın zeminini hazırladı. Dolayısıyla Batılı entelektüeller, doğulu bilginler hemen herkes aynen günümüzün İngilizcesi gibi Arapçayı o dönemde saydı sevdi ve bu dile büyük bir rağbet gösterdi. Hatta bu dile duyulan özenti sebebiyle Arapça bir kimya terimi olan “kuhul” Batı dillerine Alkol, bir coğrafya terimi olan “Yerküre/Ard veya Arz” Earth veya Erde; bir ölçüt ifadesi olan “hâil” kelimesi; İngilizce büyük, korkunç, yüksek kelimelerinin karşılığı olarak “heighl” şeklinde İngilizceye geçti.
Her şey bundan ibaret değildi tabii. Günümüzün mezuniyet balolarında yukarıya fırlatılan kepler, rengârenk giyilen cübbeler Arapça ile bilime büyük katkılar yapan Bîrûnilerin, İbni Sinaların, Farabilerin, İbni Rüştlerin, Cabirlerin ve İbni Heysemlerin giysilerine duyulan hayranlık veya öykünmenin birer sembolü veya göstergesi olarak Avrupa’ya geçmişti. Ancak miladi 11’inci yüzyıldan sonra o bilim dili olan güzelim Arapça, yavaş yavaş aydınlattığı kadar karartmanın, ilerlettiği kadar geriletmenin, yükselttiği kadar çökertmenin dili hâline dönüşmeye başladı.
Molla Lütfi gibi büyük bir matematikçi bu dille taşınan saçma sapan kavramlar veya fetvalarla Atmeydanı’nda boynu vurularak katledildi. Logaritmayı ilk Osmanlı’ya kazandıran İsmail Gelenbevi gibi bir bilim insanının kariyeri ve memuriyet sicili; Arapçadan başka lisan, Kur’an ve hadislerden başka ilim olduğuna inanmayan kara cahil şeyhülislamların ceza ve tecziyeleriyle karartıldı ve bozuldu. On asır boyunca gün yüzü gösterilmeyen ve okutulmayan kadınların ahının ve inlemelerinin altında; hep o zihinleri Arapçayla beslenen; taassubu, tutuculuğu ve gericiliği dindarlık zanneden cahil ve madrabaz ulemanın vebali vardı. Hepsi mi öyleydi. Hayır. Ancak madrabaz ulema, asırlar boyunca iktidar gücünü de yanına alarak hakiki ulemayı ve bilim insanlarını baskı altında tuttu. Dahası bu madrabaz zihniyet özellikle son bin yılda etkili oldu ve Doğu toplumlarını geriletti. Astı, kesti, yaktı, yıktı. Dolayısıyla insanlar ve Müslüman kitleler, bunlarla birlikte zihniyetlerinin aleti olan Arapçadan da yavaş yavaş soğudular ve nefret etmeye başladır.
Her şey yalnız bundan ibaret değildi. Bu durum bir hükmi şahsiyet olan zamanın da hafızasına kazındı. Hem Müslümanlarda, hem Araplarda, hem bu memleketin çocuklarında bu dile karşı yavaş yavaş bir soğukluk ve ürküntü oluştu. Bunda, Osmanlı devletinin çoğunlukla bilime soğuk durması, Türkçeyi bilim dili hâline getirmemesi, sadece resmî yazışma dili olarak görmesinin; Arapçayı din dili olarak gereğinden fazla abartmasının, Farsçayı da edebiyat ve kültür dili olarak özendirmesinin de sorumluluğu vardı. Dolayısıyla her şey yarım yamalak kaldı, arabeskleşti ve altı asır boyunca Fatih, Mimar Sinan, Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi gibi birkaç göz dolduran şahsiyetin dışında, dünya ölçeğinde ses getiren bir bilim öncümüz, düşünür ve filozofumuz çıkmadı bizim.
Bir de bunun üzerine son kırk elli yılda Amerika’nın yeşil kuşak projesiyle palazlandırılan cemaatçi zihniyetlerle tamamen oportünist, cahil, sığ, ideolojik, kinci, selefici ve tepkiselci bir anlayış peydahlandı. Bu anlayışın içerisinde “Bizim dilimiz esas cennet dili olan Arapçadır” diyecek kadar reellikten, kültürden, akıldan, tarihten, etnolojiden ve millîlikten uzak, dahası İslam’dan daha İslamcı, Arap’tan daha Arapçı kimseler vardı. Bir de buna, Arap ülkelerinin birçoğu ile sınır komşusu olmamızın çekinceleri de eklenince, aklı başında olan bir kısım insanımız kendilerini ister istemez korumaya alma ihtiyacı hissetmeye başladı. Yani bu Arapça ürpertisinin altında “din düşmanlığı” falan yok aslında, onu demek istiyorum.
Sonuç itibariyle Arapça ile ilgili bu ürkütücü durum, bu dili konuşanlar kafalarını değiştirmeden, bilime ve aydınlanmaya bu dille dünya ölçeğinde katkılar yapmadan kolay kolay eski günlerine kavuşamayacaktır. Tabii bizim, Arapçanın bilim dili hâline gelmesini beklememize gerek yok. Bir an önce Cumhuriyet ve Maverâunnehir ekolüyle yolumuza devam edip bilimle, akılla, üretimle, felsefeyle, aydınlanmayla, netlikle, dürüstlükle, saydamlıkla, tefekkürle, bilgiyle, irfanla Türkçeyi bilim dili hâline getirmemiz, yeryüzünün en güçlü yıldız ülkesi olmamız lazım.”
Ben bu makaleyi yazmış olan genç kardeşimin görüş ve düşüncelerine inanıyorum. Benim değerli okuyucum da, elbette inanıp, inanmamakta özgürdür ve ben verecekleri her kararı saygı ile karşılıyorum.

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER