TÜRKLERDE MİLLETLEŞME SÜRECİ-OSMANLILIK  VE OSMANLI BARIŞI -1

TÜRKLERDE MİLLETLEŞME SÜRECİ-OSMANLILIK VE OSMANLI BARIŞI -1

Osmanlı devleti, hiç şüphesiz Türk devletiydi. Devletin asıl kurucu unsuru ve hâkim millet de Türklerdi, Osmanlı padişahları, her zaman Türk olmakla ve Oğuzhan soyundan gelmekle övünürlerdi. Hunlar zamanından başlayarak kurulan Türk devletinin asıl ve temel unsuru Türkler olmasına rağmen, devleti oluşturan halklar arasında Türk olmayanlar da vardı. Türkler bu günkü anlamda millet olma bilincine ve farklı ırkları bir devlet çatısı altında birleştirerek barış içerisinde yaşama ve dünya devleti olma anlayışına Hunlar zamanında ulaşmışlardı.
Türk halklarının tarihinde, sosyal organizasyonun en geniş halkası olan millet gerçeğinin kurucusu olarak (şimdilik kaydıyla) Mete Han bilinmektedir. Zira Mete Han, devlet adamı olmanın yanında Türk halklarının milletleştirme sürecinin de bilinen ilk temsilcisidir. Daha başka bir ifadeyle; Türk kavimlerine ilk defa milli kimliklerini sezdiren ve onlara büyük bir milletin mensubu olduklarını öğreten lider büyük Hun Hükümdarı Mete Han olmuştur. Mete Han, (M.Ö. 209–174) bir yandan Merkezi Asya’daki büyüklü-küçüklü boy, budun ve halklar ile diğer siyasi kuruluşların büyük bir bölümünü Ötügen merkezli olarak bir birlik, siyasi oluşum olarak bir araya getirmiştir. Böylece Türk hakanı, Türk halklarının ortak düşmanı konumundaki Çin karşısında bir araya getirmiş ve ilk iş olarak da, Çin savaşını başlatmıştır. Bu savaş sonunda, Çin’den doyumluklar ve siyasi tavizler elde etmenin ötesinde, birliğe dâhil olan, boy budun beyleri savaş yapmadan Mete’nin yüksek hâkimiyetini kabullenmiş oldular. Bu uygulama, Hunlar sonrasında Ötügen merkezli kurulmuş olan Türk devletleri için bir devlet geleneği olarak devam etmiştir. Mete’nin liderliğinde kurulmuş olan, Ötügen merkezli Hun konfederasyonuna dâhil olmayanlara karşı Mete, daha sonra bizzat seferler düzenlemek suretiyle 25 yıl içinde büyüklü-küçüklü 26 siyasi teşekkülün intikali sonunda Hun siyasi birliğini kurmuştur. Mete Han, M.Ö. 176 yılında başarısını zirveye taşımış, bu durumu”, Ok ve yay gerebilen kavimleri bir aile gibi birleştirdim; şimdi onlar Hun oldular” sözleri ifade etmiştir. Mete Han’ın sadece siyasi birlik kurmakla kalmamış, Kuzey’in yay çekebilen halklarının”, Hun olmalarını yani millet haline gelmiş olduklarını ifade etmiştir (Kafesoğlu, 1988: 218). Bu büyük değişim, Türk tarihinin kaydetmiş olduğu en büyük “milletleşme” hadisesi olarak bilinmektedir (Yuvalı, A. 2016, s.48).
Yuvalı, Türklerin bu günkü anlamda millet olma bilincine Milattan önceki çağlarda Mete Han (M.Ö. 209–174) zamanında ulaştığını belirtmektedir. Avrupalılar bu sürece ancak 19. Asırda ulaşabilmişleridir. Bu günkü anlamda Millet olma düşüncesi Gök-Türk yazıtlarında da bütün açıklığı ile görülmektedir. Kitabelerde, Türgiş, Kırgız ve Oğuz gibi boylar hakkında “Kendi budunumdan idi..” (Bakınız, Köl Tigin Yazıtı, Doğu tarafı, 18-21. satır; Bilge Kagan Yazıtı, Doğu tarafı, 16-17. Satır) denmesi çok ileri derecede bir millet anlayışıdır.
İ. H. Danişmend’in verdiği bilgilere göre: Avrupa’da devlet kavramı, millet kavramından öncedir. Hatta “milliyet” kelimesinin çeşitli Avrupa dillerinde bugünkü manasını alabilmesi on dokuzuncu asırdan sonradır. Fransızca’daki “Nationalitat ” kelimesinin Akademi lügatine ilk defa girmesi de 1835 tarihindedir. Bu kelime daha sonraları biraz değişerek Almanca’ya da geçmiştir (Danişmend, İ.H.1966, 13).
Tarihçi Naîmâ’nın anlayışına göre Osmanlı Devleti ümmet birliği şuuruna sahiptir. Bu devlette Türk, Arap, Çerkes, Laz, Arnavut, Boşnak vs. milletler yok, Osmanlı vardır. Hâkim millet Türkler olmasına rağmen akla ilk gelen şey İslâm ümmeti ve Osmanlı Devleti’dir (Coşkun, 2004, s. 60). Her ne kadar Nâima böyle demiş olsa da, Osmanlı devleti, sadece ümmet birliği şuuruna sahip bir millet değildi. Devletin bünyesinde Müslüman olmayan Rumlar, Ermeniler, Sırplar, Macarlar gibi çok sayıda ulus vardı. Osmanlı devleti bütün bunları bir araya getirerek bir millet anlayışı oluşturmuştu. Devletin tebaası olan herkes Osmanlı idi. Tıpkı Hun devletini oluşturan halkların Hun olması gibi. Aslında Osmanlı bir millet adı değildi, devlet adıydı. Çünkü Osmanlı Devleti’ni kuranlar Türk’tü ve Osmanlı devleti de Türk devletiydi. Avrupalılar, kendi içlerinden Müslüman olanlara Müslüman oldu, Osmanlı oldu demeyip Türk oldu derlerdi.
Osmanlı Ortadoğusu’nun İdarî Yapısı: Ortadoğu’nun Osmanlılaşması
Osmanlı Devleti Ortadoğu’da hâkimiyetini tesis ettikten sonra, “modern dönem öncesi” üç farklı idarî sistem uygulamıştır. Bunlar; Timar (mîrî) sisteminin uygulandığı bölgelerin (sâlyânesiz eyaletler) idaresi, vergisi yıllık olarak alınan bölgelerin (sâlyâneli vilayetler) idaresi ve Kutsal yerlerin (Mekke, Medine ve Kudüs) idaresi olarak tasnif edilebilir. Bu idarî yapılanma kısaca şöyle izah edilebilir:
1) Timar Sisteminin Uygulandığı (Salyanesiz) Eyalet İdaresi: Osmanlı Devleti’nde timar sisteminin (Mîrî sistemin) uygulandığı sancakların sınırları, coğrafyanın doğal yapısına göre belirleniyordu. Timar sistemi, Anadolu’nun doğal uzantısı durumunda olan Arap Ortadoğusu’nun bazı bölgelerinde de uygulanmıştır. Ortadoğu’da timar (mirî) sisteminin uygulandığı bölgelerin sınırları Kıbrıs Adasını ve Doğu Akdeniz kıyılarından Şam’ı içine alarak, Suriye Çölünü hariçte bırakıp, Rakka üzerinden güneydoğuya doğru uzanarak Musul, Kerkük ve Süleymaniye sancaklarını içine alarak, buradan kuzeye doğru Tebriz’den Kafkas Dağlarının batısından Revan üzerinden Batum’a ulaşıyordu. Bağdat, bazen mîrî sisteme dâhil edilmiş, bazen de sâlyâneli (yıllıklı) olarak idare edilmiştir. Bu yüzden tam anlamıyla mîrî sisteme dâhil değildir. Bu “coğrafî bütünlüğün bir neticesi olarak tarih boyunca Şam- Bağdat hattının kuzeyinde kalan bölgelerin kaderi daima Anadolu’nun kaderiyle birlikte olmuştur”. Osmanlı Ortadoğu’sunda timar sistemi, Halep, Musul, Rakka, Şam, Şehr-i Zol ve Trablusşam eyaletlerinde uygulanmıştır.
2) Salyaneli (Yıllıklı) Eyaletlerin İdaresi: Sâlyâneli (yıllıklı) eyaletlerin yöneticisi beylerbeyi (vâli) olup payitahttan tayin edilirdi. Beylerbeyi, yönetimi altındaki eyaletin tahrirle belirlenmiş yıllık vergisini merkeze gönderirdi. Bu eyaletlerdeki gelir fazlası, mahallî yönetimin masrafları, askerî giderler ile sair ihtiyaçlara sarf edilirdi. Ortadoğu’daki salyaneli eyaletler; Bağdat, Basra, Cezâyir-i Garb, Habeş, Lahsa (Ahsa), Mısır, Trablusgarp ve Tunus’tan oluşmaktaydı. Bu eyaletlerden Cezâyir-i Garb, Habeş, Lahsa, Trablusgarb ve Tunus merkezî otoritenin denetiminden uzak olduğundan bunların hazineye sağladıkları gelirler sınırlıydı. Sâlyâneli eyaletlerde idarecilere dirlik tahsis edilmez, onlara yönettikleri eyaletin hazinesinden sâlyâne (yıllık maaş) verilirdi. Bu durum eyalet kânunnâmeleri ile belirlenmişti. Ancak uygulamada Mısır istisna diğer eyaletlerin beylerbeylerinin masraflarının zaman zaman merkezi hazineden ödendiği belirtilmelidir.
3) Kutsal Yerlerin İdaresi: Osmanlı devrinde “Kutsal yerlerin idaresi” özerk¬tir. Müslümanlar için kutsal olan “Haremeyn-i Şerifeyn” şehirleri, Mescid-i Harem’in (Kabe-i Muazzama) bulunduğu Mekke ile Hazret-i Peygamber’in Milâdî 622 yılında hicretiyle inşa ettirdiği Mescid-i Nebevî’nin ve vefat edince defnedildiği Ravza-i Mutahhara (mezarı)’nın bulunduğu Medine (Medine-i Münevvere) ve Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen Kudüs (Kuds-i Şerif) ve Halilu’l-Rahman, Yavuz Sultan Selim’in Suriye- Mısır Seferi ile Osmanlı hâkimiyetine geçmiştir. Fâtımîler devrinden itibaren Haremeyn-i Şerifeyn şehirlerini Hazret-i Peygamber’in torunu Hasan’ın soyundan gelen emirler (şerifler) yönetmişti. (Peygamber Efendimizin torunları Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelenlere, Seyid ve Şerif denir. Seyyid ve Şerif unvanlarının Hz. Hasan ile Hüseyin dışında Hz. Ali’nin diğer çocukları (özellikle Halve bint Ca’fer adlı eşinden dünyaya gelen oğlu Muhammed b. Hanefiyye’nin soyundan gelenler) için de Ahmed Yesevi örneğinde olduğu gibi kullanıldığı görülür. Daha sonraları Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere Seyyid, H. Hüseyin’in soyundan gelenlere şerif denmiştir. T.D.V.A. Seyyid maddesi)Osmanlılar da bu teamüle bağlı kalmışlardır. Sultan Selim’in Mısır’ı fethiyle, Memluk nüfuzu altında bulunan Haremeyn-i Şerifeyn yönetimi de Osmanlı hâkimiyetini tanıdı. O sırada Mekke Emîri Şerîf Berekât b. Muhammed el-Hasenî, derhal on iki yaşında bulunan oğlu Şerîf Ebû Nümey’i, kardeşinin oğlu Şerif Arrar’ın riyasetindeki bir elçilik heyeti ile birlikte Mısır’a göndererek Osmanlı Padişahına tazimlerini arz ile Mekke’nin anahtarlarını takdim etmişti. Şerif Ebu Nümey, Mısır’dan pek çok hediyeler ve babası Şerîf Berekât’a verilen Mekke Emirliği menşuru ile Mekke’ye döndü. Sultan Selim ayrıca Mekke emirine Mısır hazinesinden maaş bağlattı. Haremeyn halkına dağıtılmak üzere 200.000 duka altını ile bol miktarda erzak gönderdi. Zaten Osmanlı Sultanları, Yıldırım Bayezid’den itibaren Haremeyn’e sürre göndermeye başlamışlardı. Osmanlı, Haremeyn-i Şerifeyn hizmetlerini vakıflar yoluyla sağlıyordu. Dârü’s-Saâde Ağasının liderliğinde bir Sürre-i Hümâyûn gönderiliyor, hac organizasyonu Haremeyn Vakıflarının gelirleriyle yapılıyordu. Kudüs ve Halilu’l Rahman’ın dâhil olduğu Filistin, Sultan Selim’in Mısır Seferi öncesinde Osmanlı hâkimiyetine girmiş, Memlûk dönemindeki idarî ya-pısını büyük ölçüde korumuştur. Filistin coğrafyasından Kudüs-Gazze, Nablus- Safed, Salt-Aclun sancakları ilk önce Şam Eyâletine bağlanmış, Kanûni devrinde yapılan umumî idari düzenleme ile Kudüs, Gazze ve Safed sancakları Şam Eyaletinden ayırılarak her biri Şam Eyaleti içerisinde müstakil sancaklar hâline getirilmiştir. Kudüs’ün bu müstakil idari yapısı İmparatorluğun sonuna kadar sürmüştür. Kudüs, Yahudi, Hıristiyan ve İslâm dini mensupları tarafından kutsal kabul edilmesi sebebiyle, burası hep çekim merkezi olmuştur. Kutsal mekânlara ziyaret için gelen ziyaretçiler dışında Kudüs’te yaşayan farklı din mensupları için oluşan Osmanlı Barışı (Pax-Ottomana), temelde “Osmanlı Millet Sistemi”nin, genelde ise “Osmanlı Sisteminin” bir sonucudur.
(Devamı Yarın)

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi