DOLAR 18,8089 0%
EURO 20,4536 0.05%
ALTIN 1.168,510,33
BITCOIN 4458831,98%
Afyonkarahisar

PARÇALI BULUTLU

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Elif Demir

Elif Demir

31 Mart 2017 Cuma

KADIN NEYDİ, NE OLDU? – Kocatepe Gazetesi

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Elif Demir 31 Mart 2017 Cuma 12:04:33
 

Engelli oğlunu bırakıp başka biriyle yaşamaya başlayan bir kadından bahsediliyor ekranlarda. Engelli çocuk tamamıyla bakıma muhtaç, konuşamayan, yatağa mahkûm bir çocuk. Ev perişan, çocuk perişan, hayatlar perişan. Anne gayet mağrur ve kendince haklı. Şiddet gördüğünden bahsediyor, o nedenle gittim diye ekliyor. Çocuğunun bakım paralarını alarak gittiğini kabul ediyor üstelik. Kafam karışıktı, yoruldum bıktım diyor. Dedim ya kendince haklı. Parmağındaki tek taş yüzük spikerin dikkatini çekince “Kendim aldım; serada çalıştım aldım” diye cevaplıyor. “Bir insan serada çalıştığı parayı nerede isterse harcar elbette de çocuğu sefalet içindeyken nasıl ve nerede harcadığı da önemlidir. İnsan olmanın değeri, merhametin kalbindeki tezahürü o şekilde gösterir kendisini” diye mırıldanırken ekranda o sözü duyunca elimdeki çay bardağının elimi yaktığını ne zaman sonra fark ediyorum, artık nasıl bir dumura uğradıysam kafamın karışıklığında.
Ekrandaki uzman, yıllar önce anneannemden duyduğum bir sözü, haykırıyor adeta:“Her kadın ana olamaz. Bazı kadınlar kocacı olur, bazı kadınlar çocukçu…”
Yani “Bazı kadınlar koca, zevk, sefa düşkünüdür; bazısının ise gözü çocuğundan başkasını görmez kocasını hatta kendisini bile…”Ürperiyorum.
Bence hafif argoya kaçan bir ifadedir bu, kızanlar olursa af buyursun. Dedim ya sekiz yaşlarında duyduğum bir sözdü bu söz. Üstelik mahalledeki komşu teyzeleri, kendimce etiketleyen bir söz: “Ayşe teyze kocacı, çünkü hep süslü bakımlı ama evi temiz değil, çocukları da…”, “Fatma teyze çocukçu, çünkü kendisini hiç düşünmeden koşturup duruyor bütün gün; çocuklarına yavrum kuzum diyor üstelik”.
Sonra bu oyun daha da ilerledi. Evimizin bahçesini sokaktan ayıran bir taş duvar vardı. Üzerineoturur, sokaktan geçen teyzeleri bir bir ayırırdım, bu öyle şu şöyle… Akrabalar, teyzeler, halalar derken sürdü gitti bu. Çünkü davranışlar, eğer doğru tespit edilirse düşüncelerin, karakterlerin yalın bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Sonuçta niyet, akıbeti getiriyor beraberinde.  
Ekranda bir uzmandan yıllar sonra aynı sözü duymak ise bu oyunun aslında doğru bir analiz, gözlem olduğunu da ispatladı.
Peki, kadını bu şekilde sınıflandıran asıl sebep ne idi? Bu değişim neden bu kadar hızlı ve zarar verici? Bir kadını, engelli evladını gözünün görmeyeceği bir noktaya getiren asıl neden ne idi?
Bir türlü mutlu olamayan Dallas’ın bahtsız gelini Sue Ellen (Suelın)’ının mıydı suç; yoksa “Zenginler de Ağlar”la ciğerleri delen aşk acılarının mı? Belki de “Yalan Rüzgârı”yla başladı her şey. Bir şarkıda nasıl da haykırdılar geçenlerde “Ah o Türkan” diye… Yoksa bütün suç bizimkilerde miydi? Kezban köyden Paris’e gider mi gider, “O zaman herkes de gidebilir”liği miydi bizi kabımızdan taşıran?
Bir gerçek var ki her şey değişmekte… Kimine göre modernizm, kimine göre feminizm. Tek taş olmalı, kendi haklarını korumalı, söke söke almalı bir kadın. Üstelik çalışmalı, evde öyle boş boş oturmamalı, üretmeli. Bunlarla mı başladı her şey? Veyahut kadına bu sınırları, mecburiyetleri koyan kim? Böyle olursan mutlu olacaksın diyen veyahut hem öyle hem böyle olabilirsin diye duygularını asıl vazifesi olan anneliği şekillendiren kim kadını? Eş olarak kuralları koyan kim? Yani “bu dünyada böyle benim istediğim gibi yaşarsan adam yerine koyarım seni” diyen kim?
Bugün bir iş adamı kadına “mallarım” diyebilme noktasına kadar geldiyse ve kimsenin gıkı çıkmıyorsa dönüp de düşünün anaları bu hale kim getirdi diye. Nesillerin sağlıkla gelişmesi ve devamı kadının emeği ile mümkündür sonuçta.
Nerede kaybettik, kayıplarımız neden can yakıcı bu kadar? Kadını çalışan-çalışmayan, modern-geri, bakımlı-bakımsız kategorilerine sokanlar aslında hangi masumiyete kara çaldılar? Kadının elinden neleri söke söke aldılar da elimizde neler kaldı? Belki de kalan sadece kocaman bir “kim bilir?”.

Devamını Oku

ANCAK BİR HAYALİN VARSA FARKLISIN

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Elif Demir 22 Mart 2017 Çarşamba 12:34:49
 

“Yunuslar denizin dibinde yavrularını nasıl emzirsinler” diye yorum yapabilen bir gençlik geliyor maalesef; gümbür gümbür hem de… Geçen hafta yapılan YGS sınavı sorularından biri: “Aşağıdaki hayvanlardan hangisi doğuran ve emzirendir” sorusuydu. Cevaplar arasında yunus var, çünkü doğru cevap o. Amma lakin sosyal medyadaki hayal kurmayı, hayal gücünü kısıtlayan bu yorum beni hem güldürdü hem düşündürdü.
Lise çağlarıma gittim. 13 yaşında başlamıştım liseye. Bir gün biyoloji dersindeyiz. Hocamız “Uzay sonsuzdur” dedi. Bir an düşününce, şahane bir şey. Başınızı kaldırıp baktığınız sonsuz bir güzellik. Yıldızlar gökyüzü ay güneş ve sınırsızlık. Hoca devamla önce “İnsanoğlu, sınırlarını belirleyememiş henüz”, sonrasında “Uzayda hayat yoktur”dedi. “Nasıl yani” dedim; “Sonsuz sınırlarını bilmediğimiz bir gerçeklik ama hayat yok diyebiliyoruz. Diyemeyiz hocam”  derken sesli söylemişim. Israrla ben “Hayat olabilir” derken o aynı ısrarla “Yok”dedi. Sonuç mu?Bu konuşmadan otuz yıl sonrasında NASA uzayda “hayat var”diyor. Yani…
Mesele aslında şudur: Hayalgücü… Yani hayal kurmazsanız düşüncelerinizi sınırlarsınız, insanlarda sizi sınırlar. Farklı tezler, fikirler üretemezseniz hayatınızı tek düze yaşarsınız. Hatta sizin ve kendi hayatınız için belki de çok önem arz eden, üretilememiş düşüncelere, fikirlere ulaşamazsınız. Ve belki de daha mutlu olabileceğiniz çözümler bulamazsınız. Ama hayallerinizde her yere ulaşabilir, her şeyi yapabilirsiniz. Mesela, yıldızlarda yürürken yeryüzüne eğilip çiçek toplayabilirsiniz.
En şahane buluşları gerçekleştirenlerin muazzam bir hayal dünyalarının var olduğu sözlerinden anlaşılmıyor mu sizce? Mesela Albert Einstein: “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Çünkü bilgi sınırlıyken, hayal gücü tüm dünyayı kapsar… Hayal gücü güç verir: Hayal gücü her şeydir. Sizi bekleyen güzelliklerin ön izlemesi gibidir. Hayal gücü bilgiden daha önemlidir” diyor. Çünkü o hayallerini yaşayan ve gerçekleştiren biri ve bunun ne demek olduğunu en iyi yaşayanlardan biri.
Kendi gerçeğini hayallerinde tasarlayıp sonrada dış dünyaya haykırmak, hayal gücünün şahaneliğindendir. Düşünsenize bir: zamanda yolculuk, uzayda yolculuk, mekânda yolculuk her şekilde mümkün değil mi?
Oxford İngilizce Sözlükte ise hayal gücü şöyle tanımlanmış: “Fikirler ve zihinsel görüntüler oluşturma eylemi veya yeteneği. Zihnin yaratıcı veya zengin kaynaklı olma yeteneği…”
Yani bu bir yetenek, insanoğluna bahşedilen. Ve bizler bu yeteneği çocuklarımızın elinden -her şeye çektiğimiz şu mantıksız sınırlarımızla- alıyoruz. Önlerine koyduğumuz başarı standartları ve mutluluk çerçeveleriyle düz ve basit düşünen insanlar haline getiriyoruz. Hayallerini geliştiremeyen insanlar nasıl da mutsuz ve nasılda dar koridorlarda yaşıyorlar!
Suçlu mu?Elbetteki bir sonraki neslin bu hale gelmesi bir önceki neslin suçudur.
Eserleriniz sizindir. Algıları kapalı bir nesil geliyor. Köleleştirilmeye ise gayet uygun bir nesil. Çünkü onların hayallerini kurabilme yeteneklerini bizler körelttik, hem de seve seve…

Devamını Oku

ADAMLIĞA ÇEYREK KALA… – Kocatepe Gazetesi

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Elif Demir 10 Şubat 2017 Cuma 12:16:29
 

Ne umduk ne bulduk şu hayatta. Kimisi altın kaşıkla doğmuş şüphesiz. Kiminin sırtına doğarken vurulmuş sanki semeri. Taşı taşıyabilirsen hadi, der gibi. Üzerine, sınırsız ihtiyaçlar da cabası.
Maslow’un meşhur hiyerarşisinden bahsetmek yerinde olur aslında. Diyor ki zatı şahaneleri, “İnsan önce açlığını; doyunca susuzluğunu; sonra keyfini, halvetini; sonra da güvende olmayı; en sonunda da çevresindekiler kendisine saygı duysunlar, kabul etsinler ister.” Bunlardan biri eksikse insanın dengesi şaşar; yolunu, fikrini, ruhunu bir daha da hizaya sokamaz. Maslow’a göre bu böyleymiş ve bu, dünyada kabul edilmiş bir düşüncedir de ayrıca.
Tolstoy “İnsan ne ile yaşar” diye sormuş, “İnsan ne ister” sorusunun cevabını aramış. Sonra da cevabı yapıştırmış “Midesi boşken yemek, çıplakken de elbise ister”.  
Tasavvufta ise “İnsan cenneti âlâ’da yaşarken dünyaya gönderildi, kendini anlasın, tanısın diye” görüşü hâkimdir. Varlığın verdiği, var edilmenin, cennetin doyumsuz zevkini yaşamışlığın verdiği aşırı şımarıklık hâlâ üzerimizde. Artık nasıl var edilirken şımartıldık, nazlandık ise…
Yaradanımızla olan muhataplığımızı düşününce, şımarıklık belki de özlemdir; kim bilir? Lakin bu dünyada aynı iltifatlarla nazlanarak yaşamak istiyoruz etrafımızdakilere. Olmayınca da sonu hüsran…
Bu dünya,  yalan dünya; burada herkesin derdi ayrı, kendine; bunca isteğin arzunun üzerine… Yapabileceksen kendini yontacaksın önce, bir güzel; hem de tek başına. Kimse, “yoruldun arkadaş ver biraz da ben yontayım seni” demez. Sırtında kamburunu kendin taşıyacaksın. Fıtratı, mizacı, algısı anlaması herkesin başka… Herkesin de kaderi bu nedenle bambaşka. Yani herkes kendi başına…
Ama yaşarken böylesine zor bir dünyada bir kıyak geçeceksen kardeşlerine, gölgeni çekeceksin üzerlerinden; bir de sen dert yük olmayacaksın. Ha, bak başarabiliyorsan, yolundaki taşları eğilip alacaksın. İşte o zaman en kral adam sen olursun. Hem de nasıl güzel olursun bir bilsen!
Saygıyı ve de illâ ki sevgiyi hak ediyoruz arkadaş! Baksana, hepimiz farklı hikâyeleri yaşasak da aynı tornadan nasıl da geçiyoruz. Sadece insan gibi yaşamak istiyoruz. Amma lâkin insan gibi yaşasın herkes diyebiliyorsak ayrı bir güzel oluyoruz.
Bir video izledim geçenlerde, hepsi 45 saniye. Bir arkadaş -alkolün de etkisiyle- mahallenin köpeklerinin barındığı kulübenin önünde durmuş, onlarla konuşuyor. Sözleri aynen şöyle:
“Benim bir köpekten beklentim “hav”, kediden “miyav”, kuştan “cik cik”… Yani senden beklentimiz bu! Yapabileceğin kadar, kendini ortaya koyabileceğin kadar. Anlatabildim mi? Bu şekilde(havlamayarak) direniyorsan bu bir direniş değil! Yani bu şekilde olmaz.”
Ne bileyim, belki selam verdi köpeklere, selamı alınmayınca sitem etti, kim bilir. Derdine rağmen kendisini ifade etmeye çalışması, uzlaşmak için çaba sarf etmesi güzel olandı. Güzel olan, kulübenin önünde ceketinin düğmelerini ilikleme çabasıydı. Güzel olan, isteklerini, duygularını ifade ederken “Ben insanım; insana yakışanı yaparım, hayatım çok çok zor olsa da… İsteklerim yakamı bırakmıyor olsa da. Ben sevmeyi saygı duymayı bilirim; sevgiye saygıya da karnım acıktığında ekmeğe suya duyduğum kadar ihtiyaç duyarım. En çok da benim gibi insan olanlara ihtiyaç duyarım. O nedenle ben köpeklere, kuşlara, kedilere bile insana yakışır muamele ederim” demesiydi lisanı hâl ile…
Ne demiş Sadri alışık “Sokak köpeklerine selam vermek, adam olmaya çeyrek var demektir”.
Sözün fazlasına gerek yok elbette…

Devamını Oku

EBRAR’IN MODASI – Kocatepe Gazetesi

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Elif Demir 1 Şubat 2017 Çarşamba 12:28:28
 

Nasrettin Hoca’nın meşhur fıkrası vardır ya; Hoca bir zenginin düğününe davetlidir. Gider, itibar görmez. Ne yüzüne bakan çıkar ne halini soran… O kızgınlıkla basar gider evine, sandığındaki kırk bohçaya sarılı kürkünü giyer ve gelir tekrar düğüne. Sonrasında Hoca’ya iltifat iltifat üstüne… Başköşeye oturtulur; hali hatırı soruldukça sorulur; hocamızın keyfi yerine geldikçe gelir. Sonra tutar kürkün bir ucundan buyur “Ye, afiyet bal şeker olsun bu ikram sanadır” der. Ve yüzyıllardır söylenen şu meşhur sözü söyler: “Ye kürküm ye!”
Yüzyıllar sonra bugün, etrafımızda ne çok kürküyle ekmek yiyen, iltifat duyanlar… Ve çoğaldıkça çoğalıyor kürk giyenler. Sosyal yaşantı denilen bir dayatmanın kurallarını art arda ezberledik. Ellerimizi ayaklarımızı koyacak yerleri bulamaz olduk dost meclislerinde bile. İlk aklımıza gelen -düğünü bırakın- cenazelerde bile ne yenileceği ne giyileceği oluyor artık. Moda kavramı ise birilerinin kontrolünde tırmandıkça şahlandı en basit kıyafetlerimizde bile. Ne kendimiz olmadan başkalaşarak yaşamamızın temellerini sebeplerini göremez olduk.
Moda denilen sistemin Fransız sarayındaki aristokratlar tarafından ortaya atıldığı ve zaman içinde tüm dünyaya yayılan bir kültür aktarımı olduğu söylenir. Artık her halimize, her tavrımıza yayılan ve nereden geldiği, nasıl şekillendiği sorgulanmayan bir kültür aktarımı. Tehlikeli kısmı ise artık yenilen içilen oturuşlarımız evimizi şekillendirdiğimiz, ihtiyaç mı değil mi diye sorgulamayarak sadece alınması gerekliliği empoze edildi diye aldığımız eşyalarımıza kadar yayılan bir kültür aktaranı moda! Konuşmalar, duruşlar hatta yüz mimiklerimiz bile bu moda kavramından nasibini almış durumda. Farkında değiliz ama hepimiz aynı olduk moda adına. Tek tip… “Mutlu olacaksın bu şekilde yaşarsan” denildiği için mutlu olmayı bekleyen zavallılara dönüştük moda kavramının peşinde.
Ebrar’ı tanıdım geçenlerde bir alışveriş merkezinde dolaşırken. 3 yaşlarında bir kız çocuğu. Umurunda olmadan koşuşturuyordu etrafta. Yüzünde binlerce çiçek açtıran şahane gülüşü… Ebrar’ın peşinde annesi; ayağında şalvarı, lastik pabuçları köyünün çamuruna sıvanmış… Koskoca lüks AVM’de, kimsenin ne diyeceğini umursamadan dolaşıyor anne kız. Yürüyüşleri bile kendinden başkalaşmış, kendine yabancı, bakışları ruhunu kaybetmeye yüz tutmuş insanların arasında. O devasa mağazaların arasında kendi kendilerine yüzlerinde gülücük dolaşıyor anne kız.
Asıl mesele şuydu ki Ebrar’ın ayakkabıları şahane ötesiydi: Bu kız çocuğunun bir ayakkabısı erkek spor ayakkabısı iken diğeri pembe kız pabucuydu. Ve hâlâ mutluydu Ebrar annesi ile kuyumcuların önünden geçerken. Ve de onun yanından geçenlerin kendisine bakıp gülmesine aldırmadan.
Hangimiz bu kız çocuğu kadar rahat yaşayabiliyoruz hayatı. Kuralları kim koydu, böylesine yabancılaştıran birbirimize bizleri. Ve kendimizi böylesine mutsuz hissetmemize sebep… Hayat tarzlarımızı kimler belirledi ki böylesine korkarak yaşıyoruz birbirimizden.
Saygı ve sevginin olduğu her yerde ne giydiğimiz veyahut ne yediğimizin önemi ne ki?
Ebrar, başkalarının şekillendirdiği hayatları yaşarken yorulan bunca insanın arasında iyi ki gördüm seni.
Mutlu olmak için neye ihtiyacı olur ki insanların?
Ya da itibar kürkle mi gönülle mi?
Belki anlarız bir gün yorgunluğumuzu dindirince…

Devamını Oku

SAHTE – Kocatepe Gazetesi

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Elif Demir 8 Aralık 2016 Perşembe 13:47:23
 

Sevgili tanrı
Şu plastik çiçeklere kafan bozulmuyor mu?
Eğer gerçeklerini yapan ben olsaydım
Çıldırırdım…
– Lucy
Lucy’nin sitemi, içten samimi… Hangimiz etrafımızdaki yapmacık yalan dolu dünyanın yalanlarından bıkmıyoruz, ilişkilerin elinden yıpranmıyoruz ki? Haykırmak isterken, kaçımız suskunluğumuza mahkûm kalıyoruz. Dostluk adı verilen sahte ilişkiler, yalan sevdalar, yalan mutluluklar, samimiyetsiz sırıtışlarla muhatap olup içimizdeki karmaşayı yaşarken “yeter” demiyoruz, diyemiyoruz. Bazen öylesine kaptırıp koyveriyoruz da sonrasında içimizin buz kestiğini hissetmek acı veriyor.
Yalandan dünyaya, yalandan surlar kaleler yaptık; içinde dolaşırken mutlu olduğumuzu sandığımız. Hazları, doyumsuz bir açlıkla tekrar tekrar yaşarken ve her defasında bir adım ilerideki basamağa atlarken “iyiyiz” şarkıları mırıldandık. Kalelerimizi süsledik, fabrikadan el değmeden üretilen yapmacık süslerle. Sentetik adını verdikleri yapay maddelerle doldurduk her yeri. Evimizin duvarları annelerimizin bir bakraç içerisinde erittiği, adına türküler yakılan kireçle kokmuyor artık. Yerlerde halılarımızın bin bir çeşit desenlerine inat, bin bir çeşit isimleri var. Bin bir çeşit, çünkü hepsi seri üretildi bizler için el değmeden. Kaldırdık el dokuması tezgâhlarda, sevdalısına mâniler sıralarken ilmek ilmek dokunan kilimleri. Ve unuttuk
“Sevdiğine sözü olan bir kilim dokur;
Kilimin dilinden ancak anlayan okur” türküsünü.
Ve de unuttuk kilimlerin, nakış nakış kelimelerini…
Sokaklarda oynarken elde salçalı ekmekler vardı. Annelerimizin elleriyle yaptığı salçalar demeyeceğim, annelerin elleriyle yaptığı ekmeklerin olmayışı canımı acıtan. Bereket ekmek, şifa ekmek, paylaşılan ekmek… Ne tadı kaldı ne tuzu. O da bezgin ve yorgun her şey gibi.
Dostluklar, arkadaşlıklar samimiyetsiz sırıtışlarda boğuldu. Adını, “idare edilen” çıkarlara sebep mecburiyetlere bıraktı. Hatta artık yarenlik yerine “manipülasyon” dediğimiz süslü yalanlarla devam ettirilen ilişkiler “dostluk” zannedilir oldu. Yalan dünya intikamını alıyor yavaş yavaş. Her fırsatta yüzüne yüzüne vurduğumuz yalan oluşunu bizleri de değiştirerek alıyor intikamını tek yalan dönen ben değilim der gibi.
Yaratılan her şeyin içinde bir enerji var, denir. Yaratılan her şeyin kalbi –neresindeyse- bir pozitif, iyi enerji saklar içinde. O enerji etrafa yayıldıkça güzellik, nur, iyilik artık adına ne dersen de. Etraftaki iyiliği, güzeli hissedebilmek için kendi kalbindekini önce hissetmen gerekli. Hissetmen için ise yapay olan her şeyden koruman gerekli kendini: yalan dolan, sahte, samimiyetsiz her şeyden; çıkarına da olsa, rahatın için de olsa… Duvarlar ördükçe, gerilettikçe kendini hissedebilecek kalbin üzerine yığıldıkça taşlar. Anlamak, algılayabilmek ne mümkün hayatı yaşamayı yaratılan bir dünyanın etrafındaki güzelliği anlayabilmek kendinle yüzleşmek demek aslında. Duvarları yık ve hisset senin gibi yaratılmışların kalbindeki nuru. Bir kedinin gözlerinde, bir çiçeğin yaprağında, bir kuşun cıvıltısında gizli hayatı, belki de aradığın kalbinin tüm sorularının cevaplarını. Öyle gerçek, öyle yalın ve sade samimi… Arzuladığın gibi!
Kilim kokusuna sinmiş sevgi, ekmeğe saklanan bereket, evlerimizde bir köşede saklanmış huzurun önündeki engeller, yapay ve yapma olan her şeyle perdeli. Ve bu perdeyi aralayacak olan tek şey ise yaratılmışların birbirlerine verdikleri, adına sevgi denilen enerji! Kalplerde saklı olan iyilik, güzellik sırrı…
Belki samimi bir gülüş diğerinin kalbinde olan solan solmaya yüz tutmuş, bitip tükenmişliğin ilacı. Dünya daha güzel dönecek ve güneş daha güzel doğacak üzerimize. Sevgi sardıkça her yeri, çiçekler eskisi gibi açılacak, kokacak belki hasret kaldığımız gibi.
Çocuk annesinin kalbinde merhamet olacak, doğacak yeniden çocuk gibi…
Ve bu kez anneler çocukları değil çocuklar anneleri, doğuracak belki.
Belki özlediğimiz her şey eskisinden de güzel konacak kalplerimize.
Sevgi değiştirecek dünyayı her zamanki gibi.
Kim bilir; istersek olur sanki…

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.