DOLAR 18,6452 0.01%
EURO 19,6449 0.07%
ALTIN 1.076,83-0,31
BITCOIN 316893-0,14%
Afyonkarahisar

AZ BULUTLU

06:31

İMSAK'A KALAN SÜRE

Faruk Bangir

Faruk Bangir

03 Mart 2020 Salı

HİÇ UNUTMADIK SENİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Kimseye benzemeyen sesi ve fiziğiyle çok sevdiğim Esmeray’ı anlatmak istiyorum bugün sizlere.
Gel Teskere, Unutama Beni, Yaz Romancı, Büyümsün, Gurbet Yolu gibi şarkılarıyla gönül telimizi titreten Esmeray 25 Şubat 1949 yılında İstanbul’da doğdu. Emirgan Ortaokulu son sınıfından ayrılarak İstanbul Şehir Tiyatrosuna girdi ve Çocuk Bölümünde ilk defa sahneye çıktı. 1960 yılından itibaren beş yıl Şehir Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra özel tiyatrolara geçti. İlk olarak Dormen Tiyatrosu’nda “Dün Gece Yolda Giderken Çok Komik Bir Şey Oldu” oyununda oynadı. Daha sonra Avni Dilligil, Özlem, Özlem Taşdelenler, Sezer Sezin tiyatrolarında oyunculuk yaptı. 1974 yılında Muammer Karaca ile oynadıkları “Mart Bakanı” adlı oyunla tiyatrolara veda etti. Bu arada sinemada “Sev Kardeşim” ve “Zilli Nazife” adlı filmlerde rol aldı. Ayrıca “Unutama Beni” filminde de misafir oyuncu olarak yer aldı.
Sanatçı, müziğe Neriman Altındağ Tüfekçi yönetimindeki koroda amatör olarak başladı. 1974 yılında, “Kim Bunlar Topluluğu”nun solistliğini yaptığı sırada toplulukla birlikte grupla aynı adı taşıyan plağın A yüzünde “100 Kerre 1000 Kerre” adlı şarkısıyla müzik dünyasına adımını attı. Ancak plağın üstünde Esmeray’ın ismi yer almıyordu.
Esmeray, müzik alanında ilk önemli çıkışını 1974’te TRT tarafından ilk ve tek olarak düzenlenen “1. Toplu İğne Beste Yarışması”nda “Unutama Beni” adlı şarkı ile aldığı birincilik sonrasında yaptı. Bir anda dillere pelesenk olan şarkı uzun yıllar Türk müzikseverlerinin kulaklarından gitmeyecekti. Şarkının bestesi çalışmalarında Erol Tanır adını kullanan eşi Şemi Diriker’e aitti. Bu hızlı çıkışıyla birlikte aynı yıl ilk defa profesyonel olarak Küçük Bebek Belediye Gazinosu’nda sahneye çıktı. Şarkısı dillerden düşmemesine ve TRT’nin düzenlediği yarışmada birinci olmasına rağmen “Unutama Beni” denetime takıldı, televizyon ekranlarından izleyicilerine ulaşamadı. Sanatçı, daha sonra yaptığı 45’liklerle de TRT Denetimine takıldı.
Sanatçı, ikinci büyük çıkısını 1977 yılında yaptığı “Gel Teskere” adlı plağıyla yaparak sonraki yıllarda da asker şarkıları söylemeye devam etti ve halkın gönlünde taht kurdu. 1978’de Eurovision için bir grup olarak bir araya gelen tanınmış isimler Esmeray, Ertan Anapa, Funda Anapa, Melike Demirağ, Kerem Yılmazer ve İskender Doğan, yarışmanın Türkiye finalinde Atilla Özdemiroğlu’nun bestesini yaptığı, Şanar Yurdatapan’ın sözlerini yazdığı “İnsanız Biz”i seslendirdiler. O günün tanınmış isimlerinin yer aldığı bu grup şarkıyla milyonlarca insanın beğenisini kazandı.
Ölümüne kadar 9 adet 45’lik, 4 adet LP ve 1 adet kaset çalışması yapan Esmeray, 1981 yılında çıkardığı “Sürpriz 81” adlı albümünde Türk Sanat Müziği eserlerini seslendirdi. 1986 yılında profesyonel sahne çalışmalarına son veren sanatçı, bu tarihten sonra “Alıştık Artık” adlı TV programında uzun bir süre Ayşegül ve Ali Atik’le birlikte rol aldı.
“Küçük Besleme”, “Reyting Hamdi” gibi bazı TV dizilerinde de rol alan Esmeray, son olarak 1995 yılında Nedim Sabah Tiyatrosunda “Oscar” adlı oyunla tiyatrodan kopmadığını gösterdi. 2000 yılında “Hep Aynı Yaygara” ve Dilekçe oyunlarında rol aldı. 2000 yılında yayınlanan “Eski Dostlar” albümüyle yeniden müzik çalışmalarına başlayan Esmeray, ayrıca TV dizilerinde oyunculuk yapmaya devam etti.
Esmeray, yakalandığı kanser nedeniyle üç ay İstanbul Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesinde tedavi gördü. Ciğerleri ve beynindeki tümörden kurtulamayan sanatçı sonra 25 Mart 2002’de erken yaşlarda hayata gözlerini yumdu.
Esmeray devrini itibarlı yaşadı, çok onurluydu. Para kazanmak için önemsiz şarkılar söylemedi. Medyatik olmaya çalışmadı. Eşyanın tabiatına uygun davrandı. Müthiş bir sesi vardı. Bana göre Türk halkı ondan yeterince yararlanamadı.
Daima özel kaldı. Bilinen tek Türk “çikolata renkli” sanatçımızdı.
Bana göre sanatçıyı anlatan en dokunaklı şarkısı 13,5’dur. Hep tekerleme sandığımız yağmur yağıyor melodisi onun çocukluğunu anlatıyor sanki.

yağmur yağıyor seller akıyor
arap kızı camdan bakıyor

işte benim arap bacı
saçlar kıvır kıvır,dudaklar kırmızı
gözler boncuk boncuk,dişler inci dizi
alnıma yazılmış bir kara yazı

korkar kaçar çoluk çocuk
bir çimdik 13,5
rengim kara olsun varsın
yeter ki kalbim kara olmasın

annecim aman geliyor öcü
öcü değilse arap bacı
bacının hakkı yok rahat yaşamaya
bacının hakkı yok kalp taşımaya

yağmur yağıyor seller akıyor
arap kızı camdan bakıyor

korkar kaçar çoluk çocuk
bir çimdik 13,5
rengim kara olsun varsın
yeter ki bahtım kara olmasın

Esmeray’ı şarkısında söylediği gibi hiçbir zaman unutmayacağız. Mekanı cennet olsun.

Devamını Oku

İLGİNÇ BİLGİLER

İLGİNÇ BİLGİLER
0

BEĞENDİM

ABONE OL

BAYAN SUS
Çocukluk dönemimizin akıllara kazınan, duvarlardan eksik olmayan fotoğrafıdır “Sus Hemşire” veya “Bayan Sus.” Peki ya hikayesi.
Hastane, sağlık ocağı, dispanserlerde karşımıza çıkardı “Sus” işareti yapan hemşire.
Başında kepiyle gördüğümüz ve hemşire olarak düşündüğümüz kişi gerçekten hemşire mi? Hayır değil. Fotoğraftaki o kadın dönemin mankeni Dilek Tunca’dır. Ot dergisinde kendisiyle yapılan bir röportaj vesilesiyle ekranlara çıkan Tunca olayı anlatır.
Bir ilaç firması 1976 yılının yazında hastanelere bir “sus pankartı” yaptırmak ister.
“Bir tek hastanelere koyacağız, sus işareti yapın” denir ve “bayan sus” için ajansta bir sürü poz çekilir. Hemşire kıyafeti ise Haseki Hastanesi’nin başhemşiresinden ödünç alınır.
Ve sonrasında o fotoğraf birçok yerde karşımıza çıktı, kalıcı hale geldi.
EVEREST DAĞI’NA İLK ÇIKANLAR KİMLERDİR?
Dünyanın en yüksek dağı olan ve 8848 metre yüksekliğe sahip Everest Dağı, dağcılar için cazibe merkezidir.
Everest’in zirvesine çıkıldığında yıl 1953’ü gösterir.
Everest Dağı’na çıkış ise öyle bir denemede ve bir yılda olan bir süreç değildir. Zirveye sekiz denemeden sonra çıkılabilmiştir. İlk defa 1921’de bu hayal için tırmanılır… Yolda kayıplar verilir ve amaca ulaşılamaz ama keşif özelliği taşır. İkinci deneme 1922’de yapılır. İklim şartları çok ağırdır. 7 üye kaybedilir ve geri dönülür. 1924, 1933, 1935, 1936 ve 1938’de yine denemeler olur ama sonuç yine başarısızdır.
1951 ve 1952’de de denemeler olur ancak 2.500 metresine kadar çıkılabilir. 1953’te Albay John Hunt’ın başkanlığındaki bir heyet yerlilerden Tenzing Norgay’ın kılavuzluğu altında yola koyulur ve 28 Mayıs 1953’te Edmund Hillary ile Tenzing Norgay dağın güneydeki zirvesine erişir. Ve saat sabah 09.00’dur. İngiliz hükümeti Edmund Hillary’e bu başarısından ötürü ‘Sir’ unvanını verir.
FLORENCE NİGHTİNGALE KİMDİR?
Ezberleri bozan bir hayat hikayesi… Zengin bir ailede doğup büyüyen bir kız ve ailesinin fakirlere mal ettiği işi seçen “Lambalı Kadın”ın hikayesi…
Ülkemizde ve günümüzde “Florence Nightingale” hastane isimleriyle bilinir. Hastanelere adını veren üniversitesi de bulunan bu güzel değeri ve insanı yakından tanıyalım…
1820 yılında İngiltere’de dünyaya geldiğinde kim bilebilirdi ki o zaman modern hemşireliğin kurucusunun da doğduğunu…
Babası zengin ve İngiltere’de büyük arazilere sahipti.
Ancak Florence Nightingale, gördüğü acı tabloları silmek adına ailesinin fakir mesleği olarak gördüğü hasta bakıcılığı tercih etti. Her ne kadar ailesi karşı çıksa da onu bu konuda kararlı kılan hastalara yapılan kötü muamelelerdi.
Ailesine göre hasta bakıcılığı pis ve aşağı bir meslekti. Fakir kızların işiydi.
Ama o ideallerinin peşinden koştu ve hemşire oldu. Almanya’da hasta bakıcılığı üzerine incelemeler yaptı eğitimler aldı.
1853’te Londra’daki hasta kadınların bakımı kurumuna yönetici olarak getirildi.
1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı’nda İngiliz ordusundaki yaralı askerlere bakmak üzere gönüllü hemşire olarak İstanbul’a geldi…
Selimiye Kışlası, sürekli elinde lamba ile gördüğü için hastaların “Lambalı Kadın” yakıştırmasını yaptığı yer oldu.
Florence Nightingale hastaların sadece yaralarını değil ruhlarını da iyileştirdi, pozitif enerji verdi. Sabrı, sevgisi ve hastalara sıcak davranması onun farkıydı. Ki yaptığı başarılı çalışmalar sonrası yaralı askerlerin ölüm oranında azalma görüldüğü ortaya çıktı.
Savaştan sonra kendini hemşireliğe adayan ve hemşirelik mesleğinin kurucusu sayılan Florence Nightingale, 1860’ta Londra’da bir hemşirelik okulu açtı (Halkın verdiği bağışlar ile Nightingale Fonunu kurarak).
1907 yılında da İngiltere Liyakat Nişanı alan ilk kadın oldu.
13 Ağustos 1910’da hayatını kaybetti.
NOT: Selimiye Kışlası’nın kulelerinden biri, Florence Nightingale ve diğer hemşirelerin kaldığı oda günümüzde müzedir ve ziyarete açıktır. İzinle girilebilmektedir.

Devamını Oku

GEÇİP GİDEN ZAMANLARI BİR YERLERDE BULSAM…

GEÇİP GİDEN ZAMANLARI BİR YERLERDE BULSAM…
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Faruk Bangir 4 Ekim 2018 Perşembe 13:14:02
 

Çocukluğu hangi yıllarda geçmişse en çok o dönemi özler insan.
Ben sıcak insan ilişkilerinin yoğun yaşandığı seksenli yıllarda çocukluğumu yaşadığım için seksenli yılları çok özlüyorum.
Seksenli yıllar bir karnaval esintisiyle geçip gitti. Giyim kuşamda, saç şekillerinde ve müzikte oldukça renklilik hâkimdi. Abartılı vatkalı ceketler, aslan baş saçlar, arabesk ve taverna müzik söyleyen şarkıcıların ilginç şarkıları seksenlerin renkli ve unutulmayan yanlarıydı.
Seksenlerde teknoloji televizyon, basit düzenekli atari ve yıllarca abonelik için bekledikten sonra zorla sıra gelen ev telefonundan ibaretti.
Televizyon demek TRT demekti. Bugün binlerce kanal varken izleyecek doğru dürüst bir program bulamazken seksenli yıllarda herkes oturur TRT’nin tek kanalından yayınlanan eğitici, öğretici programları izler ve mutlu olurdu. Gece 12’de yayın İstiklal Marşı ile kapanır ve çoğunluğu kapağında manzarası olan özel televizyon dolapları kapatılarak televizyonla vedalaşılırdı.
Atari her çocuğa alınmaz, çocuklar arasında atarisi olanlar daima bununla övünürdü.
Ev telefonu bulunan evler için bu da bir övünme vesilesiydi. Her mahallede bir-iki kişide ev telefonu bulunur, bugün olduğu gibi lüzumsuz yere saatlerce konuşulmazdı. Lüzumlu olan konular görüşür ve telefon özel örtüsüyle örtülerek titizlikle korunurdu.
Seksenlerde gündelik hayat son derece sıcaktı.  Akraba ve komşulara sürekli ev oturmalarına gidilir, gece yarılarına kadar konuşulacak konular hiç bitmezdi. Bugün olduğu gibi cep telefonunu eline alan kendi dünyasına dalıp gitmezdi. Babaanne, anneanne ve dedeler uzun kış gecelerinde çocuklara masallar anlatır, babaların askerlik, annelerin evlilik hikâyeleri hiç bitmezdi. Ev oturmalarına giderken önce çocuk gönderilir, ‘Bir maniniz yoksa annemler size gelecek’ diye sorar, ev sahibesi, ‘Uygunuz, buyurun’ demişse ailece ev oturmasına gidilirdi.
Seksenlerde hayat sahiden organikti. Bugün olduğu gibi tüm yiyecekler katkılı değildi. Kışlık yiyecekler anneler tarafından özenle hazırlanır, çocuklara eğlencelik olarak katkılı cipsler değil kuzinede patates pişirilip verilirdi.
Seksenlerin çocukları belki de sokakta sahiden oyun oynayabilen son kuşak oldular. Gece yarılarına kadar sokaktan eve girilmezdi. Körebe, saklambaç, sobe, yakan top gibi birçok oyun oynanırdı. Sokaklar sahiden güvenliydi. Çocuklar, bugün olduğu gibi okula anne-babalar tarafından götürülüp getirilmezdi. Her çocuk kendisi gider gelirdi. Hele servis hiç bilinmez, yakındaki mahalle okullarına gidilirdi. Bugün maalesef birbirimize olan güvenimizi yitirdik.
Seksenli yıllar Türkçe Sözlü Hafif Müziğin yerini arabesk ve tavernaya bıraktığı yıllardı. Ümit Besen, Nejat Alp, Arif Susam, İbrahim Tatlıses, Cengiz Kurtoğlu gibi taverna ve arabesk şarkıcılar çok ilgi görür, kasetleri milyonlar satardı. Karışık kaset doldurtmak için listeler hazırlanır ve kasetçilerin yolu tutulurdu. Herkes dinlediği müzik tarzına göre bir liste hazırlardı. Bugün ne yazık ki bu kasetlerde unutuldu, gitti.
Tek kanallı ekranda her filmi izleme olanağı olmadığı için seksenlerde video kaseti kiralanır ve evlerde televizyona bağlanan videolardan izlenirdi. Seksenli yıllarda her şehirde birden türeyen video kaset satıcıları gelişen teknolojiye yenik düşerek ne yazık ki yok oldular. Videolar ise tavan arasına kaldırılarak tatlı bir nostaljik gereç oldu.
Seksenlerde futbol fanatikleri maçı çoğunlukla radyodan takip ederlerdi. Televizyon tek kanallı olduğu için her maçı naklen vermez, futbol takipçileri radyonun başında hop oturur, hop kalkarlardı. Ayrıca radyoda arkası yarın kuşağı da ilgi görürdü. Birçok edebiyat klasiği tiyatro sanatçılarınca özenle seslendirilir ve radyodan dinleyicilerine sunulurdu.
Seksenli yıllarla ilgili daha birçok ayrıntı sıralanabilir. İlk etapta benim aklıma gelenler bunlar…
Her devir gibi seksenli yıllar da acısıyla tatlısıyla geçip gitti.
Şöyle geçmişe uzanıp bir düşünün. Seksenler sizler için neler çağrıştırıyor?

Devamını Oku

ATASÖZLERİ

ATASÖZLERİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Genelde atasözlerinden örnekler vererek konuşmayı severim. Hayatın hemen tüm anlarına uygun bir atasözü mutlaka vardır. Konuşmalarında sık atasözü kullanan kişiler bence etrafını iyi dinlemesini bilen kişilerdir. Çünkü özellikle büyüklerimiz anlattıkları konuları atasözleri ile süslemeyi çok severler. Ben de çocukluk yıllarımı yoğun olarak dedem ve babaannemle geçirdiğim için onlardan duyduğum atasözlerini konuşmalarımda kullanmayı alışkanlık haline getirdim.
Atasözleri anlatılan konuyu zenginleştirir ve dinleyen kişinin zihninde konunun pekişmesini sağlar.
Basit bir ihtiyaç malzemesinin değerini yanımızdayken pek anlamayız. Onun değerini anlamak için gereksinim duymamız gerekir. Atalarımız bu durumu, ‘Abanın kadri yağmurda bilinir’ diyerek bir çırpıda özetleyivermiş.
Hayatın yoğunluğu içinde bazen davetli olduğumuz yerlere bile ne yazık ki yetişemiyoruz. Aslında bu zaman yönetimini bilmememizden kaynaklanıyor. Eskiler davete icabetin esas olduğunu vurgulamak için, ‘Çağrılan yere erinme, çağrılmayan yere görünme’ demişler. Ne kadar da güzel söylemişler.
İçindekilere hiç tat vermeyen, onları rahatsız eden kimi işler vardır ki uzakta olanlara kolay, hoş ve sevimli gelir. Ne zaman ki işin içine girerler, işte o zaman gerçeği görüp yanıldıklarını anlarlar. Atalarımız böyle bir durumu anlatmak için, ‘Davulun sesi uzaktan hoş gelir’ demişlerdir.
İnsanın kusuru ve ahlâkî yönü varlıkla belirlenemez. Bu bakımdan yoksul olması, geçimini sağlamakta güçlük çekmesi utanılacak bir durum değildir. Asıl utanılacak durum ve davranış, gücü varken tembellik edip çalışmamak ve yoksul düşmektir. Bu durum atasözümüzde, ‘Fakirlik ayıp değil, tembellik ayıp’ şeklinde ne de güzel ifade edilmiş.
Kimsesiz, zavallı, yoksul ve güçsüz kişiye Allah yardım eder. Hiç ummadıkları bir yerden kendilerine yardım eli uzanır ve darda kalmazlar. Yüce Allah onları korur, gözetir ve mal sahibi yapar. Atalarımız bu durum için, ‘Garip kuşun yuvasını Allah yapar’ demiş ve son noktayı koymuşlardır.
Aynı amaç için çabalayanlar birbirleriyle buluşabilirler. Bu durum güzel atasözümüzde, ‘Hacı hacıyı Mekke’de bulur’ şeklinde ifade edilmiştir.
Hiçbir insan hatasız değildir. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır. Dolayısıyla şaşırıp yanlışlık yapması da kaçınılmazdır. Bu bakımdan dalgınlıkla, şaşkınlıkla yapılan hatalara hoşgörüyle bakılmalıdır. Atalarımız, ‘İnsan beşer, kuldur şaşar’ diyerek durumu özetlemişlerdir.
Herkesin gözü önünde duran, apaçık bilinen gerçeklerin gizli tutulması, örtbas edilerek yokmuş gibi gösterilmesi imkânsızdır. Bu durum atasözümüzde, ‘Mızrak çuvala sığmaz’ şeklinde dillendirilmiştir.
İnsanın önüne her zaman aynı nitelikte elverişli bir imkân çıkmaz. Çünkü şart, zaman ve imkânlar sürekli değil, değişkendirler. Atalarımız bu durumu, ‘Papaz her gün pilav yemez’ sözüyle ifade etmişlerdir.
Bir işin yapılmasında geç kalan, zamanını kullanamayan kimse istediği şeyi elde edemez. Güzel atasözümüzde bu konu, ‘Sona kalan dona kalır’ diye yer bulmuştur.
Bir işin başarılmasında türlü sıkıntılara katlanıp sabretme, azim ve gayret gösterme, uzun süre çalışıp emek verme son derece önemlidir. Bütün bunları yerine getiren kişi, eninde sonunda bu davranışının yararını görür; bir mükâfata mutlaka kavuşur. Atalarımız bunu, ‘Tekkeyi bekleyen çorbayı içer’ sözüyle anlatmışlardır.
Zarar, bir şeyin ya da bir olayın yol açtığı çıkar kaybı veya kötü sonuçtur. Eğer zarar-ziyan devam ediyor ve önü alınamıyorsa, yapılan işi hemen kesmekle daha fazla zarardan kurtulmuş, zarardan kurtulmakla da kâr etmiş olursunuz. Bu durum, ‘Zararın neresinden dönülürse kardır’ sözüyle özetlenmiştir.
Her atasözü, bir genel kural niteliğindedir. Sosyal olaylarla, doğa olaylarının nasıl olageldiklerini, inanışları, töre ve gelenekleri, uzun gözlem ve denemelere dayanarak belirten özlü sözlerdir. Bu nedenle atasözünün yol gösterici özelliği vardır.
Konuşmalarımızda bolca atasözü kullanalım ki bu güzel kültür gelecek kuşaklara da taşınsın.

Devamını Oku

EYLÜL’E DAİR DÜŞÜNCELER

EYLÜL’E DAİR DÜŞÜNCELER
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Eylül ayı genelde hüzün ayıdır. Yaz bitmek üzeredir. Doğa yeşilden kahverengiye dönerken birçoğumuz garip bir hüzün hissederiz.
Duygusal şarkılar Eylül ayında daha bir dokunur.
Edebiyatımızda da birçok şiir bu konuyu işlemiştir.
Günlerin kısalması kışı haber verir. Sonbahar kapıdadır.
Yaz mevsiminin bir çırpıda geçip gitmesine hep şaşırır insan.
Öğrenciler okullarına, tatile giden çalışanlar işlerine dönmüştür.
Yaz için yapılan planlar hep eksik kalmıştır. Gönlümüzce geçmeyen yazlara bir yenisi daha eklenmiştir.
Kış bitmek bilmeyecek gibi gelir, ama biter yine de.
Bizlere düşen uğurladığımız her yeni yazın ardından bir sonraki için umutlar biriktirmektir.
Alpay’ın Eylülde Gel isimli şarkısı Eylül ayının o sinsi hüznünü güzel anlatır. Yazın bu şarkıyı dinleseniz belki çok hüzünlü gelmez. Ama Eylül ayında evinizin penceresinden dışarıyı izlerken bu şarkı çalmaya başlarsa size o yarım kalmışlıkları anımsatır ve ruhunuzu kahverengiye boyar. Yapraklarını döken ağaçlar, yavaş yavaş soğumaya başlayan geceler, sokakların tenhalaşması hep hüzün nedenleridir.
Günler kısaldı… Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.
*
Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…
*
İçtik bu nâdir içki’yi yıllarca kanmadık…
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!
*
Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ıstırâbı zor.
*
Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sâhile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.
Yahya Kemal, ‘Eylül Sonu’ isimli şiirinde Eylül hüznünü böyle dile getirmiştir.
Bu sene Eylül ayı sıcaklar sürdüğü için adeta Ağustos edasıyla geldi. Ama yine de garip bir hüzün hissediliyor.
Okula giderken Eylül ayı oyunlara, boş zamanlara veda etmek demek olduğundan hiç gelmesini istemediğim bir aydı. Şimdi de o yerleşmiş hüzün farklı gerekçelerle devam ediyor.
Öğrenciyken Pazar günlerini ve Eylül ayını hiç sevemedim. Ama şimdi o eski Eylülleri özlüyorum. Zaman geçtikçe insan geçmişte mutluymuş gibi hissediyor nedense.
İnsan hafızası oldukça tuhaf.
Eylül mutluluklar ve umut getirsin.
Ataol Behramoğlu’nun dizeleriyle veda edelim.

Eylül sabahının serinliğini
Yaprakların serinliğini
Ciğerlerime dolduruyorum
Sessizlik ve serinlik
Birleşiyor
Yıkanmış güvercinler
Ve çok uzakta bir tren sesi
Her zaman yeniden başlamak duygusu
Doğuyor içimde
Her uyanışımda
Düşmanlarımı bağışlıyorum
Daha çok seviyorum dostlarımı
Her uyanışımda
Eylül sabahının serinliğini
Yaprakların serinliğini
Yüreğime dolduruyorum.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.