DOLAR 18,6452 0.01%
EURO 19,6449 0.07%
ALTIN 1.076,83-0,31
BITCOIN 316893-0,14%
Afyonkarahisar

AZ BULUTLU

06:31

İMSAK'A KALAN SÜRE

Hasan ÖZPINAR

Hasan ÖZPINAR

14 Ekim 2022 Cuma

HALK BANKASI BİNASI YIKILIRKEN

HALK BANKASI  BİNASI YIKILIRKEN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçtiğimiz günlerde gazetelerde,TV’lerde bir haber dikkatimi çekti.’’Pandemi koşullarında bankaların yıllık karı yüzde 500’ü geçmiş’’
Zorlu ekonomik koşullardan geçtiğimiz bugünlerde en çok kâr elde kurumların başında bankalar geliyor. Gerçekleştirdiğimiz hemen her türlü işlemden yüksek ücretler alan bankalar topladıkları mevduatlarında maalesef çok az bir kısmını yüksek faizlerle kredi olarak kullandırıyorlar.
Bu mevzuuya nereden geldik derseniz;geçtiğimiz yıl İş Bankası’nın hizmet binasını tepeden tırnağa yenilediği sıralarda bankaların neden sık sık hizmet binalarını yeniledikleri aklıma takılmıştı ve bu konuda bir yazı yazmak istemiştim,ancak bir türlü fırsat bulamamıştım.Nasip bugüneymiş.
Bugünlerde Ordu Bulvarı’nın yukarı köşesinde Halk Bankası binasının yıkım çalışmaları var.Paravanla çevrilmiş alanda yapılan yıkım çalışmaları neticesinde şehrin neredeyse 60 yılına tanıklık eden bir bina daha ortadan kalkacak.2010 yılında Emek Binalarının yıkımıyla başlayan dönüşüm,2015 yılında Hükümet Konağı ile devam etti.Sonrasında 3.Vakıf işhanı derken sıra Halkbankası binası geldi.Şehrin tarihi semtlerinde eski Yukarıpazar Karakolu ile başlayan yıkım Gıda Kontrol Laboratuarı ve Hacı Paşa Hamamı ile devam etti.Aşağılarda okul binaları da yıkımdan kurtulamadı;Atatürk İlkokulu,Şemseddin Karahisari Ortaokulu,İmam Hatip Lisesi peşpeşe yıkıldı.
Bu saydığımız binaların elbette tarihi bir vasfı yok, hatta tarihi semtlerde ki binalar oradaki tarihi doku ile hiç uyumlu değil, netice de Belediye Çarşılarının da akıbeti er ya da geç böyle olacak diye tahmin ediyorum. Fakat üzerinde düşünülmesi gereken bir hususta neden mimarlarımız geleceğe miras kalacak eserler bırakmıyorlar. Yıkılan binaların neredeyse tamamı son 50-60 yılda inşa edilen yapılar. Halbuki ecdat yadigarı camiler, hanlar, hamamlar, okullar, evler ayakta dururken peşpeşe yıkılan okullarda, kamu binalarında eksik olan ne? Betonun kalitesizliği mi, demirin eksikliği mi, estetikten yoksunluğu mu? Yoksa hepsi mi? Bugün eski Devlet Hastanesi,Gar Binaları,Valilik Binaları ya da Kadınana İlkokulu,PTT binası,Afyon Lisesi,Zafer Müzesi tüm görkemiyle ayakta duruyor.Kimsenin de aklına buralar dayanıksız,yıkalım yeni binalar yapalım demek gelmiyor.Çünkü yapılar sağlam, ayakta duruyor.
Elbette bunlar uzun uzadıya yazılacak konular, zaman zaman değinmekte fayda var. Ancak biz Halk Bankası binası ile ilgili bir şeyler yazacaktık, nereden nereye geldik?
İlimizde Osmanlı döneminde Ziraat Bankası,Osmanlı Bankası ile başlayan bankacılık hareketleri Cumhuriyet döneminde Terakki Servet Bankası,Akşehir Bankası,İş Bankası ile devam etmiştir.
1950’li yıllarda başlayan ekonomik canlanma ile farklı kamu bankaları da ilimizde şube açmaya başlamışlardır.Fakat bir banka şubesi açılabilmesi için öncelikle belli bir mevduat toplanması gerekiyordu.Belediye,Özel İdare,ve halktan önde gelen isimlerin öncülüğüyle o günler için çok yüksek olan 150.000 TL gibi bir mevduat toplanarak ilk olarak 14 Ocak 1955 tarihinde Halkbank açılmıştır. Takip eden günlerde aynı yol izlenerek Emlak Kredi Bankası şubesi açılmıştır. Bankalar 10 yıla yakın bir süre kiralık binalarda hizmet verdikten sonra satın aldıkları arsalara hizmet binalarını yaparak şubelerini buralara taşımışlardır.
Bugün Bankalar Caddesi diye bildiğimiz caddede ilk olarak Ziraat Bankası Belediyeden satın aldığı arsaya 1949 yılında hizmet binasını yapmış onu 1950 yılı başlarında İş Bankası takip etmiştir. Halk Bankası ise uzunca bir süre şimdiki Bankalar Caddesi’nde İş Bankası yanında bugünkü Tuğba Kuruyemiş’in bulunduğu yerde kirada hizmet verdikten sonra 1962 yılında şimdiki Garanti Bankası’nın bulunduğu arsayı satın almış ve 1967 yılında burada kendi binasını yaparak hizmet vermeye başlamıştır.
Diyeceksiniz ki bugünlerde yıkılan yere ne zaman geçti?
Şimdilerde yıkılan Ordu Bulvarı köşesindeki Halk Bankası binası olarak bildiğimiz yer aslında Emlak Kredi Bankası binası olarak yapılmıştır. Afyon’da ilk şubesini 1956 yılında açan Emlak Kredi Bankası kendisine ait bir yer arayışına girmiş ve aynı sene Afyon Belediyesi’nin istimlâk ederek satışa çıkardığı köşe arsayı almıştır. Bankanın arsayı satın alışının üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen hizmet binasını yapmayışı zaman zaman tepkilere konu olmuş, bankanın şehrin en mutena yerindeki arsayı neden atıl beklettiği, ne zaman inşaata başlayacağı sık gündeme getirilmiş, belediye de Banka Genel Müdürlüğü’nü binayı yapmaya davet etmiştir.
Nihayet 1965 yılında başlayan inşaat 1966 yılı sonlarında bitirilmiştir.6 Şubat 1967 tarihinde açılışı yapılan ve zemin +4 kat olarak inşa edilen bina o günkü rayiçle 795.000 TL’na mal olmuştur.
2001 yılına kadar Emlak Kredi Bankası tarafından kullanılan bina bu tarihte yaşanan krizde bankanın kapanmasıyla Türkiye Halk Bankası’na devredilmiştir.
Bankaların kar oranından yola çıktık nerelere geldik?

Devamını Oku

YUNAN BAŞKOMUTANI TRİKOPİS AFYONKARAHİSAR’DA NASIL TAŞLANDI?

YUNAN BAŞKOMUTANI TRİKOPİS  AFYONKARAHİSAR’DA NASIL TAŞLANDI?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Afyonkarahisar’ın Milli Mücadele ve işgal yıllarından çekilen acılara ve sonrasında Taarruz günlerine dair geçtiğimiz yıllarda “Anılar ve Fotoğraflarla İşgal Günlerinde Afyonkarahisar” isimli kitabımızda pek çok fotoğraf ve anıya yer vermiştik. Büyük Zafer’in 100. yıldönümünün yaşandığı bugünlerde esir Yunan Başkomutanı Trikopis’e dair bir yazı yazalım istedik.
2 Eylül 1922 günü Uşak yakınlarında Göğem Köyü civarında Afyonlu Ahmet Çavuş tarafından esir edilen Yunan Başkomutanı General Trikopis’in esir edilmesi önce Uşak’ta Gazi Mustafa Kemal’in huzuruna çıkartılır daha sonra Afyonkarahisar üzerinden Ankara’ya nakledilir ve oradan da 1 yıl boyunca kalacağı Kırşehir esir kampına nakledilir.
Trikopis’in bu aktarmalı yolculuğuna dair birkaç hatıratta aşağıda aktaracağım bilgilere rastladım. Kaynaklar bizzat olayı yaşayan kişiler oldukları için dikkate değer.
Trikopis’in Uşak’ta esir edildikten sonra Afyon’a nakline dair bir başka hatıra da o dönemde ordumuzda sayıca çok az olan kamyonlarda şöförlük yapan bir askerimizin anılarıdır. Akşehirli er Ömer Şarlak Konya’da yayımlanan Yeni Meram Gazetesi’nin 7 Eylül 1955 tarihli sayısında ‘Yunan Kumandanı Trikopis’i Afyon’da Türk Karargâhına Teslim Ettim’ başlığıyla bu konuda hatıralarını aktarmıştır.
1898 doğumlu Ömer Çavuş (Şarlak) 1 Nisan 1987’de vefat etmiştir. Bakalım Ömer Çavuş Büyük Taarruz’da neler yaşamış,Trikopis’i Afyon’a nasıl getirmiş?
Akşehirli Bir Askerin (Ömer Şarlak) Trikopis’le Anıları
Askere Gidiş
Aradan tam otuz beş yıl geçmesine rağmen, daha dün gibi hatırımda. Bir bahar sabahıydı. Askeri törenle ilk defa sılaya çıktım. Tam yüz yirmi arkadaştık. Bıyıkları yeni terleyen bazılarının sakalına ustura bile değmemiş, filinta gibi yüz yirmi delikanlı. Ortalığı çınlatan alkış tufanı arasında, tekbir sesleri içinde trenimiz ağır ağır kalktı. Bu anda bando çalıyor, nişanlım mendil sallıyor, garip anam ağlıyor, babam ise mütevekkil bir çehre ile:
-‘Uğurlu olsun oğlum! İnşallah, sağlıkla gidersin, sağlıkla gelirsin!’ dualarını sıralıyor, yaşlarla dolu gözlerini benden kaçırıyordu. İşte bu şekilde bir şekilde kederli bıraktığımız sevdiklerimizi düşünmeyerek, düşmanla göğüs göğse dövüşmek, öldürmek ve icap ederse kahramanca ölmek üzere ana yurdum Akşehir’den ayrılarak askere gittim.
Aradan daha bir gün geçmemişdi ki, bütün ümitlerim havası kaçan balon gibi pörsüdü, gitti. Evet! Benim okuma- yazma bilişim, düşmanla dövüşmek saadetinden beni mahrum etti. Konya’ da arkadaşlarımdan ayrıldım. Konya’da Askeri Tetkikatı Hesabat Kalemi’ne verildim.
Kederli idim, cepheye gitmediğim için kederli idim. Zaten o günlerde, bütün memleket kederinden ağlıyordu. Yüzlerde neşe görünmüyor, kahkaha sesleri duyulmuyordu. Konya Askeri Tetkikatı Hesabat Kalemi’nde geçirdiğim günler, bana asırlar gibi geliyordu. Çünkü ben kâfirle, düşmanla dövüşmek için gelmiştim, buraya. Her akşam cepheye gidebilmek için Allah’a yalvarıyordum.
Askeri Şoför Mektebi Günleri
Çok geçmeden dualarım kabul oldu, ancak cephe yerine Konya Şoför Mektebi’ne gönderildim. Orada onbaşı oldum. Mektepte arkadaşlarım arasında devamlı ilerliyordum. Herkes beni severdi. Aradan altı ay geçmemişti ki, beni hem çavuş yaptılar, hem de, mektepde kumandan hoca muavini unvanını verdiler. Çavuşluğu bilmem, ama onbaşılık çok hoşuma gitmişti benim. Artık şoförlüğümden, hoca muavini oluşumdan ve arkadaşlar arasında sevilmemden dolayı bütün mektepte sayılıyordum. Haftalar ve aylar bir sinema şeridi gibi geçiyordu.
İlk Ciddi Görevlendirme:
Bir Perşembe günü idi. Talimden dönmüş, tatile girmiştik. Malum o zamanlar Cuma günleri her taraf tatildi. Talim yapılmazdı o gün. Beni kumandanlıktan çağırdılar. O zaman kumandanımız Yarbay Tahsin Bey’di. Fakat kendisi hasta olduğu için yerine Yüzbaşı Recep Bey bakıyordu. Kumandanın odasına gittiğimde üç arkadaşım daha vardı odada. Yüzbaşımız kısa bir mukaddemeden sonra vazifemizi bildirdi. Buna göre üç arkadaşla Mersin’e gidecek, orada bizleri bekleyen dört Berliet marka tenezzüh otomobili Çay Tren İstasyonu’na götüreceğiz. Bu arabalardan biri Mustafa Kemal Paşa, birisi İsmet, biri Kazım Karabekir Paşa’nın. Son araba ise Garp Cephesi Kumandanlığı Erkan-ı Harp Reisi Kaymakam Osman Zati Bey’in emrine verilecek. Bu son arabanın şoförü de ben olacağım. Yanımızda sekiz zabitle memleket türküleri söyleyerek trene bindik. Hatırımda kalmadı, ama iki ya da, üç günde Mersin’e geldik.
On dört yaşındaki bir kız güzelliğindeydi, bu Berliet marka Fransız arabaları. Pırıl pırıl yanıyor, insan bakmaya kıyamıyordu. Bu arabalar o zaman saatte 80 mil süratle giderdi. Arabaları trene yükleyerek tekrar yola düzüldük. Bu yeni arabalar içinde kendimizden o kadar geçiyorduk ki, trenin içinde çıkıp motorlarını çalıştırıp, sesini dinliyorduk.
Akşehir ve Çay’a Dair
Kaç gün geçti aradan, bilmiyorum, tren, Akşehir’e geldi. Akşehir’de birkaç gün kaldık. Ben arabaya bir şey olur diye geceleri istasyonda geçirdim. Nişanlımı, anamı, babamı görmeye gitmedim. Onlar duymuşlar, geldiler, konuştuk. Bana azık getirmişler. Ertesi gün tekrar yola çıktık.
İşte! Şimdi Çay’dayız; millet heyecanlı ve sevinçli. Herkes bayram ediyor. Afyon alınmış ve kahbe Yunan silahlarını atarak kaçıyormuş. Arkadaşlarla buradan ayrılıyoruz. Yusuf ve Ahmet Çavuş’la Memiş onbaşı Çay’da kaldılar.
Afyon’la İlgili İzlenimler:
Ben hareket ettim. Arabamda iki zabit var. Bunlar da, mülazım. Gece çıktık yola, altımdaki araba gelin gibi süzülüyor, kâfirin malı. Afyon’ a yaklaşıyoruz.
Bizi Afyon yangınının alevleri karşılıyor. Ortalık gündüz gibi aydınlık. Kahpe düşman, Afyon’u yakmış da, kaçıyor. İstasyonda sabun yüklü vagonlardan çıkan alevler gökyüzünü sarıyor. Her taraf su içinde. Bir taraftan itfaiye yangını söndürmeye çalışıyor, bir Yunan tayyaresi yanıyor. Düşman götürmeye fırsat bulamadığı tayyaresini bizim elimize geçmesin diye yakıp gitmiş.
Biz kumandanımız Osman Zati Bey’i aradık. Kendisi Dumlupınar’a gitmiş ve arabasını oraya getirilmesini emretmiş.
-‘Başüstüne kumandanım!’ dedik ve Mülazım Celil ve Müslim Efendilerle Kaymakam Osman Zati Bey’in arabası ile yola koyulduk.
Yol iki taraflı olmak üzere sebilhane bardakları gibi birbirinin üzerine sıralanmış olan Yunan askerlerinin taaffün etmiş cesetleri ile kaplı. Tüfek, cephane, ne istersen alabildiğine bol. Fakat kim yüzüne bakar, bunların.
Harp Ortasında Muziplik:
Mülazım Celil Efendi direksiyonu kendisine bırakmamı istiyor. Gerçi onun da, şoförlüğü var, ama araba bana teslim. Versen olmaz, vermesen emre karşı gelirsin. Direksiyonu mecburen verdik. Verdik ama ne oldu bilmem. Bir taş geldi aman zaman demeye vakit kalmadan zınk diye araba durdu. İndik, baktık. Taşa vuruşla yağ devr-i daimi kırılmış. Neyse ki Dumlupınar’a üç kilometre mesafedeyiz. Mülazım Celil Efendi’nin yüzü kül gibi oldu:
-‘Kabahat benim, Ömer!’ dedi.
-‘Sağlık olsun, Kumandanım!’ diye cevap verdim. Mülazımlar Dumlupınar’a gittiler. Derken dört silahlı nefer geldi:
‘Çavuşum, biz arabayı teslim alıp beklemeye geldik. Parçası gelip takılıncaya kadar sizi koruyacağız.
Ve Dumlupınar:
Ben Dumlupınar’a gittim. Orası da aynen Afyon gibi. Bir taraftan insan leşleri, tabii bütün bunlar düşman. Türkler’in kayıpları yok, ortalıkta. Öbür yandan Dumlupınar bir harabe halinde. O kadar içerledim ki, kendi kendime; şu keferelerden birini vurmayı nasip etmedi, Allah. Eğer elimde bir kuvvet olsa, bu kefereleri diriltir, ellerine silahlarını da verir ve sonra alçaklar, işte böyle Dumlupınar işgal edilir diye bir kere daha öldürürdüm, onları. Fakat heyhey! Bunlar, bu alçaklar, öbür dünyada bile dirilmeyeceklerdir. Ölüye de silah atamam ya. Burada da, bayram var. Kederli yüzler gülüyor, artık. Horon tepiyor, zafer şarkıları söylüyor, millet! Asker, milletin gözbebeği. Birçok da yaralı var. Arabalar, hayvanlar, durmadan yaralı taşıyorlar.
Ve Trikopis’le Karşı Karşıya:
Kulaklara fısıldıyorlar, Trikopis esir edilmiş. Dumlupınar’a getirtiliyormuş. Hey Allahım! Ne olursun, şu Trikopis’in bana yüzünü göster, suratına tüküreyim. Dilek kapıları açıkmış galiba. Keşke başka bir şey dilemiş olsaydım. Ya Rabbi! Şu pis düşmanı, palikaryaların şu pis neslini kurut da, bir daha dünyanın huzurunu bozmasınlar deseymişim, herhalde daha isabetli olacakmış. Aradan çok geçmedi, bir kaynaşma oldu. Sekiz neferle birlikte kumandanlığa çağrıldık. Üç tane de zabit vardı. Binbaşı Salahaddin Bey şu emri verdi:
-‘Sekiz tane esir var. Bunları alıp bu mektupla birlikte Afyon Sevk Kumandanlığı’na götüreceksiniz. Sakın kendilerine yolda fena muamele yapmayın. Yolda istirahat etmek isterlerse bırakın dinlensinler. Ekmek, su verin. Haydi çocuklar! Yolunuz açık olsun.’
Esirler sekiz kişi idiler. Hiçbirinin ismini bilmiyorduk. Yola düzüldük. Bu esirlerin önünde biri vardı ki, diğerlerinden farklı idi. Diğerleri bu adama hürmet ediyorlardı. Meğer bu adam Allah’ıma, yüzüne tükürmek için yalvardığım Trikopis’miş.
Şanlı Yunan orduları başkumandanı şanlı General Trikopis. Sevsinler böyle adamı. Bu adamın Trikopis olduğunu öğrendikten sonra irkildim ve bir acıma hissi duydum. Herifin yüzüne tükürmekten vazgeçtim. Çünkü bu adam bir başka devletin ordularının başkumandanından ziyade bir gemi miçosuna daha çok benziyordu. Yüzüne bir türlü tüküremedim. Bu Trikopis kırksekiz- elli yaşlarında, uzun boylu, zayıf vücutlu, çakır gözlü, kesik bıyıklı, uzun yüzlü ve sarışın bir insandı.
Ayaklarında pırıl pırıl yanan bir çizmesi, pelerini sol kolunda, başında şapkası ile bir sirk palyaçosuna benziyordu. Dayanamadım, herife yaklaştım:
-‘Sen Trikopis’misin’ dedim. Herif cevap vermedi. Sanki ağlayacak gibi idi. Zordur, tabii. Bir başkumandanın esir edilerek bir çavuş tarafından istiskal edilmesi tabii zordur. Fakat Trikopis bu hareketi çoktan hak etmişti. Herif hiç konuşmak istemedi. İstirahat etmek de istemedi. Ekmek yemedi. Sonradan öğrendiğime göre, birinci noktadan, ikinci nokta yani Dumlupınar’a getirilirken de, aynı şekilde hiç konuşmamış, yemek yememiş ve su içmemiş. Tabii ki kederinden. Dünyadır bu, etme bulursun dünyası. Onlar muzaffer oldukları zaman da, mağluplar aynı şekilde kederlenmişlerdi. Trikopis, bizimle tam on saat yürüdü. Biz yorulduk, o kâfir, yorulmadı. Belki de yorulduğunu bir başkumandan olduğu için söylemedi. Yolda kendisine ekmek verdik, su verdik, kabul etmedi.
Trikopis’le Yangın Yerine Dönen Afyon Sokaklarında
Bu şekilde Trikopis’i Afyon’a getirdik. Şimdi yangını henüz sönmüş Afyon sokaklarındayız ve Afyon’u yakıp- yıkan bir başkumandanı da beraber getiriyoruz. Millet nereden öğrenmiş, bilmiyorum. Daha henüz Afyon’a girmiştik ki birdenbire elektrikleşti. Bağrışmalar ve taş yağmuru başladı. Afyonlular makineli tüfek gibi bizi taş yağmuruna tuttular. Muhafız zabitlerden üçü de yaralandı. Taş yağmurundan iki nefer de yaralandı. Nerede ise ben de yaralanıyordum. Fakat Allah esirgedi. Kendi adamlarımız nerede ise bizi öldürüyorlardı. Zabitler daha fazla gidemediler. Mektubu ben aldım. Artık kumandan bendim. Tabanca elimde, Trikopis önümde diğer taraftan elleri bağlı yedi tane esir rütbelerini bilmiyorum, ama hepsi de Yunan zabiti idi.
Altı Türk askerinin nezaretinde Afyon sokaklarında adeta koşarak ilerliyorduk. Bu arada Trikopis heyecanlandı, sağımızdan, solumuzdan vızlayarak gelen taşlarla yaralanacağını, kimbilir belki de öleceğini sanıyordu. Afyon’u ateşe veren suçlu kumandan, Afyonluların gazabından, kendisini linç edeceklerinden korkuyordu. Fakat korktuğu başına gelmedi. Sağdan, soldan askeri kuvvetler geldi, halk dağıtıldı ve Trikopis’le arkadaşlarını sağ salim askeri kuvvet sevk kumandanlığına teslim ettim. Mektubu da kumandana verdim. Kumandan:
-‘Aferin, çavuş!’ diye arkamı sıvazladı. Ben ayrıldım. Sonradan öğrendiğime göre, Askeri Sevk Kumandanlığı, Trikopis’i gece törenle Sivas’a göndermiş.
Tekrar Dumlupınar’a Dönüş
Altı nefer arkadaşımla birlikte ertesi günü biz tekrar Dumlupınar’a döndük. Yunanlılar kaçmış, kaçamayanlar ise öldürülmüşlerdi. Bir kısmı çalılıkların arkasına saklanarak pusuya düşürdükleri askerlerimizi öldürüyorlardı. Afyon’dan döndükten sonra bizi bunların tenkiline memur ettiler.
Tenkil Harekâtına Katılış
Çok şükür Allah’a ki, hiç olmazsa bu şekilde muradıma erdim. Çete muharebesi yaptık. Ben iki ay devam eden bu çete harbinde yedi tane Yunan askeri öldürdüm. Bir çatışmada, sol bacağımdan yaralandım. Yaramı bir defa doktor sardı. Ondan sonra ben kendim tedavi ettim. Arabanın yağ devri daimi takıldı. O arabayı alıp Afyon’a kumandanımla beraber geldik.
Derken beni tekrar Konya’ya gönderdiler. Şoför mektebine geldim, şahadetnamemi aldım. Derken harp bitti, terhis oldum. Akşehir’e geldim.
Ve Sonrası…
O zaman İstiklal Madalyası’nı kazanmıştım. Zaten beratım vardı. Şimdiye kadar madalyamı vermediler. İşte bu sene kısmetmiş. İstiklal Harbi’nden otuz üç sene sonra benim İstiklal Madalyam geldi ve 30 Ağustos’ta askeri bir merasimle bu madalyayı bana verdiler.
Şimdi kendi halinde yaşayan mütevazı bir aile babasıyım. Dört çocuğum var. Çocuklarımdan Sami ve Sedat Şarlak, bana yardımcıdırlar. Kızlarım daha küçüktürler. Büyük oğlum Sami evlidir, bir de çocuğu var. Gördüğünüz gibi baba vatanım olan Akşehir’de hububat tüccarlığı yapıyorum. Şimdi elli yedi yaşında dinç bir dedeyim. Şoförlüğü hala bırakmış değilim. Kendi arabamı kullanıyorum. Şoförlüğü oğullarım Sami ve Sedat’a da öğrettim.
Düşmandan dost olur mu, hiç? Afyon’dan Dumlupınar’a kadar olan yollardaki Yunan ölülerinin feci vaziyeti hala gözümün önünden gitmiyor. Onların yaptıklarını da unutamayız. Onların meşhur Trikopisleri de unutamaz. Türk-Yunan dostluğu bir laftan ibarettir. Son zamanlar Kıbrıs’taki Yunan tahriklerini ve Londra Konferansı’ndaki hareketleri benim canım sıktı. Biz daha ölmedik beyim. Sonra, o zaman bir kişi idim. Şimdi evvel Allah üç kişi olduk. Vallahi hiç dinlemez gideriz, beyim. Kıbrıs’a da gideriz, Rodos’a da. Zaten bizi onlar çok iyi bilirler.’’
Trikopis’e dair bir diğer anı 1.Dünya Savaşı ve Milli Mücadele döneminde yedeksubay olarak çeşitli cephelerde orduya hizmet eden Rifat Erdal isminde eski bir askere ait.1960’lı ve 1970’li yıllarda tarih alanında önemli bir yayın olan ‘’Hayat Tarih Mecmuası’’nın 1 Ekim 1971 tarihli 9.sayısında sayfa 75-77’de yayınlanmış.
RiFAT ERDAL-BİR
YEDEKSUBAYIN HATIRALARI
Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde Yunan ordusu tamamen dağılmıştı.Uşak civarında Yunan ordusu Başkomutanı General Trikopis,Kolordu Komutanı General Diyenis,8.Tümen komutanı ve 220 kadar da yarbaydan teğmene varıncaya kadar subay esir edilmişti. Bunların bizim tabura teslim edilerek Ankara’ya götürülmelerine memur edildik. Tren güzergahı haricinde kumanda heyetinden olanların arabalarla,yarbay ve daha aşağı rütbede olanların yaya olarak sevkleri emrediliyordu.
Bolvadin’liler Esir Yunanlı Subayları Taşlıyor
“Uşak’ta hazırlanan bir trenle bunları Afyon’a getirip biraz yiyecek tedarik ettikten sonra,Çay istasyonunda tirenden indirip veya kafileyi bölük kumandanlarının nezareti altında yola çıkardık.Bolvadin Kaymakamlığına bir tel çekerek beş araba istedik.Kumanda heyetini tabur kumandanım ile ben,30 silahlı er muhafazasında götürüyorduk.Gece yarısı arabalar geldi.Kumandanları bindirip sabaha karşı Bolvadin’e girdik.
Sabahleyin yine yaya ,kafileyi yola çıkarıp kumandanları arabalara bindirirken,Bolvadin halkı meydanlıkta toplanmış kumandanları seyrediyorlardı.Bir çocuğun taş atması üzerine bütün halk,esir kumandanları taşlamaya başladı.Bizim muhafız erlerin ve mahalli jandarmanın yardımıyla halkı teskin edip kasabanın haricine çıktığımız zaman Tirikopis, Türkçe bilen yaveri Yunan yüzbaşı vasıtasıyla kafileyi durdurmamızı rica etti ve arabadan inip asabi bir şekilde yaverine bir şeyler söylemeye başladı. Yaver tercüme etti. Kumandan “Zaferi kazanan bir milletin taşkınlık hakkıdır, fakat hakaret hakkı değildir, bize hakaret edilmiştir dedi..” demiş.
Bunun üzerine tabur kumandanım, buna muvafık bir cevap vermemi emretti. Ben de yavere “Papulas’ın ordu kumandanlığı zamanında Afyon’la beraber buraları da işgal etmiştiniz, sonra geri çekilmek zorunda kaldınız. O zaman halka iyi muamele etmiş olsaydınız bu akıbete uğramazdınız” dedim. Bunu Trikopis’e tercüme edince, Yunan başkumandanı hiç bir şey söylemeyerek arabasına bindi, yolumuza devam ettik.
Akşam üzeri Emirdağı’na geldik. Burada Belediye esir komutanlara bir akşam yemeği verdi; yemekte kaza kaymakamı, savcı, askerlik şubesi başkanı ve jandarma komutanı vardı. Yemek esnasında tabur kumandanım Binbaşı Ali Bey, Trikopis’e yaveri aracılığıyla şunu sordu;
Biz Umumi Harp’ten mağlup çıkmış, bütün memleketimiz yer yer işgale uğramış, ordumuz dağılmış, bütün kaynaklarımız tükenmişti. Siz İzmir’e çıktınız, elinizde düzenli bir ordu, arkanızda kuvvetli bir hükümet vardı. Bütün harp malzemenizi bu hükümet veriyordu, hemen hemen bütün Yunanistan kadar bir arazi işgal ettiniz, bütün propaganda ve casusluk sizin hesabınıza işliyordu, bu büyük hezimetin sebebi nedir?
Bu soru Trikopis’e tercüme edilince epeyce düşündü ve şöyle bir cevap verdi;
“Harbin devamı müddetince bizim başkumandan (General Hacı Anesti) İzmir’den bir adım ileri atmadı, orduyu İzmir’den idare etmeye çalıştı. Halbuki ben esir olduktan bir saat sonra kendimi Mustafa Kemal Paşa’nın huzurunda buldum. Büyüklerinin idaresi altında bulunan bir ordu daima muzaffer olur.
Ertesi gün Sivrihisar’a geldik. Dördüncü günde Biçer İstasyonu’ndan kumanda heyetini trenle Ankara’ya götürüp Sarı kışla’ya teslim ettik. Bizden iki gün sonra yaya kafile geldi. Ankara Merkez Kumandanlığı’ndan aldığımız bir miktar asker ve bizim erler arasında yaya kafileyi istasyondan alıp 1. Meclis Binası’nın önünden geçirip binayı selamlattık ve onları da Sarıkışla’ya götürdük.’’

Devamını Oku

DÜŞEN UÇAĞIN HATIRLATTIKLARI AFYONKARAHİSAR’DA DÜŞEN UÇAKLAR

DÜŞEN UÇAĞIN HATIRLATTIKLARI AFYONKARAHİSAR’DA DÜŞEN UÇAKLAR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Önceki gün akşam saatlerinde TV’de alt yazı ile geçen “Afyonkarahisar’da eğitim uçağı düştü’’ haberi bizi epey endişeye sevketti, tabiri caizse içimiz cız etti. Acaba pilotlarımıza bir şey oldu mu? düşüncesi onların sağlık haberlerini alınca yerini ferahlamaya bıraktı.
Birkaç yıl önce sabahları 05.30’da başlayan pervaneli uçak sesi uykumuzu bölüyordu. Evimizin havaalanı yakınlarında uçak kalkış istikametinde olması, uçakların o bölgede gün boyunca sürekli alçak uçuşla turlaması da neydi? Askeri uçakların uçuşuna alışkınız da askeri havaalanından kalkan sürekli havada turlayan sivil küçük uçaklar da neyin nesiydi? Sorduk soruşturduk. Hava Harp Okulu’na mensup pilot adaylarının eğitim uçuşları olduğu söylendi. O gün bugündür eğitimler yılın bu aylarında belli bir süre devam ediyor.
Havacılık tabiri ile bu kaza-kırım bize yıllar önce ilimizde yaşanan başka uçak kazalarını hatırlattı.
1994 yılının 13 Eylül günü öğleden sonra Eşrefpaşa Mahallesi civarında bir arkadaşın evindeyiz. Okulların açılmasına gün sayıyor, sohbet, muhabbet vakit geçiriyoruz. Alçaktan uçan jetlerin gürültüsü kimi zaman bizim sesimizi bastırıyor.
Rutin uçak gürültüleri biraz sonra yerini şiddetli bir patlamaya bıraktı. İlk başta ne olduğunu anlamadık ancak biraz sonra haber yayıldı;
‘Askeri Fabrika bahçesine uçak düşmüş’’
Ne oldu, nasıl oldu? O dönemde şimdiki gibi sosyal medya yok ancak akşam haberlerinde öğreniyoruz ki, 3 şehidimiz varmış.
Ertesi gün yerel basını takip ediyor ve öğreniyoruz, Konya Ana Jet Üs Komutanlığı Hava Meydanı’ndaki tamir bakım çalışmaları sebebiyle Afyon Hava Meydan Komutanlığı’na geçici görevle gönderilen F4 Fantom uçağı eğitim uçuşunu yapmış ve inişe geçtiği sırada havada bilinmeyen bir sebeple alev alarak Askeri Fabrika bahçesine düşmüştü. Kazada Pilot Teğmen Kenan Kiper şehit olmuş, yardımcısı Pilot üsteğmen Cesur Özkaya paraşütüyle atlayarak yaralı kurtulmuştu.. Üstelik şehit olan sadece pilot değildi. Askeri Fabrika’da o sırada vatani görevini yapan Salih Turan ve Zübeyir Oktay isimli iki asker de enkazın altında kalmışlar onlar da şehit olmuşlardı.
Uçağın nisbeten boş fabrika sahası yerine çevredeki yerleşimin, apartmanların üstüne düşmesi halinde yaşanacak felaketin boyutları o gün bugündür aklımdan çıkmaz.
Afyonkarahisar’ın yakın tarihindeki uçak kazaları bununla sınırlı değil elbette. Bu kazanın üzerinden çok fazla bir süre geçmeden 1996 yılında bir uçak daha ilimiz sınırları içinde düştü. Üstelik düşen uçağın modeli bir önceki ile aynı idi F4 Fantom.
25 Mart 1996 günü öğlen saatlerinde Malatya Askeri Havaalanı’ndan havalan F4 Fantom uçağı eğitim uçuşu esnasında ilimiz merkez Kızıldağ Köyü yakınlarında açık araziye düştü. Uçaktaki Pilot Üsteğmen Ercan Evren ve Pilot Teğmen Hikmet Karasu uçağın düşeceğini anladıklarında kendilerini fırlatma koltuğu ile uçaktan atarlar ancak bulunduklarında yaralıdırlar. Helikopterle Ankara’ya gönderilen pilotlardan Teğmen Hikmet Karasu birkaç gün sonra hastanede şehit olur.
İlimizde yaşanan bizim hatırladığımız uçak kazaları bunlar. Bir de çok uzun yıllar önce yaşananlar var.
13 Kasım 1950 günü Kayseri’den havalanan C47 Dakota tipi nakliye uçağı Emirdağları üzerine geldiğinde sisle karşılaşmış ve dağın zirvesine çarparak düşmüştür. Bu kazada Pilot Yzb. Bedri ve 3 astsubayımız şehit olmuş, şehitlerimiz Afyon Hava Şehitliği’ne defnedilmişlerdir.
28 Haziran 1977 tarihinde Eskişehir’den kalkan bir F4 Fantom uçağımız Emirdağ Gömü Kasabası yakınlarında düşmüş Pilot Yüzbaşı İlker Özgüler ile Pilot Üsteğmen Göksel Doğan şehit olmuşlardır.
İlimiz sınırları içerisinde yaşanan kazaların en ilginci, acısı ise 5 Temmuz 1991 günü Dinar Tatarlı Kasabası’nda düşen F16 uçağıdır. Uçağın pilotu Yüzbaşı Muzaffer Garip,Ankara Akıncı Hava Üssü’nden eğitim uçuşu amacıyla havalanır. Doğum yeri olan Tatarlı Kasabası üzerinde uçağının dağa çarpması neticesinde şehit olur.
Önceki gün yaşanan ve çok şükür pilotlarımızın sağ salim kurtulduğu kaza bize Afyonkarahisar’da yaşanan uçak kazalarını hatırlatma imkânı verdi. Bu vesile ile şehitlerimize rahmet dilerken, okurlarımıza da gökte, yerde kazasız, belasız günler dileyelim.

Devamını Oku

100. YILDÖNÜMÜNDE MİLLİ MÜCADELE’DE HAVA ŞEHİTLERİMİZ

100. YILDÖNÜMÜNDE MİLLİ MÜCADELE’DE HAVA ŞEHİTLERİMİZ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Afyonkarahisar Kocatepe Mezarlığı’na ana kapıdan girip yemyeşil ağaçların arasından ilerlediğiniz zaman mütevazi bir anıt ve şehit mezarları sizleri karşılar. Beton bloğun üzerinde kanatları açık olarak duran kartal adeta uzaktan hava şehitlerimizin burada yattığını hatırlatır.
Milli Mücadele düşmanla karada olduğu kadar havada mücadeleyle geçmiştir. Her türlü imkansızlığa rağmen Türk havacıları Milli Mücadele dönemince 15 düşman uçağı düşürmüş veya ele geçirmiş buna karşın 3 uçağımızda düşman tarafından etkisiz hale getirilmiştir. Yine savaş sırasında 23 Yunan pilotu ölmüş veya esir edilmiştir.
Bu üç uçaktan bir tanesi de Büyük Taarruz’un hemen öncesinde 24 Temmuz 1922’de Afyonkarahisar semalarında düşman hatlarını keşfe çıkmış bir tayyaremizdir.
Yunan hatları üzerinde her zamanki gibi keşif uçuşu yapmakta olan bir uçağımız Yunan uçakları ile yaptığı hava mücadelesinde düşer ve 2 havacımız şehit olur.
Şehitlerimizden Yüzbaşı Ahmet Bahaattin Bey, 1309 (1893 ) Girit Yanya doğumludur. İlk ve ortaokul tahsilini Yanya’da yapar daha sonra İstanbul’a gelerek Jandarma Subay okulunu bitirir. Birkaç yıl jandarma subaylığı yaptıktan sonra Hava rasıt (gözetlemecilik) talip olur ve 1333 (1917) yılında İstanbul Yeşilköy Safra Köyü’nde hava okulunda üç aylık bir eğitimden sonra Doğu Cephesi’ne gönderilir.
Mondros Mütarekesi üzerine İstanbul’a gelir ve daha sonra İzmir’e gönderilir. İzmir’in Yunanlılarca işgali üzerine Aydın civarında çetelere katılarak düşmana karşı piyade olarak savaşır.
Milli Mücadele sırasında Konya’da üç uçaktan oluşan hava kuvvetimiz önce Uşak’a gönderilir. 1920 yılı Ağustos aylarında Uşak’ın Yunanlılarca işgali üzerine bu bölük Afyon’a çekilir. Bahattin Bey’de Afyon’a gelerek bu bölüğe katılır.
Afyonkarahisar’ın Temmuz 1921’de işgali üzerine bu hava bölüğü önce Polatlı ve Mallı Köy civarlarına, Sakarya Savaşı sonrasında Akşehir yakınlarında Maruf köyüne nakledilir.
Uçaklarımızın çoğalması üzerine iki uçağımız Akşehir’den ayrılarak 2. Ordu emrinde Emirdağ yakınlarında bulunan Muhacir Akören Köyü’nde görevlendirilirler.
Pilot Cemal Bey’de 1310 (1894) doğumludur. İstanbul’da astsubay okulunu bitirdikten sonra Yeşilköy’de pilot kursuna gitmiş ve bitirdikten sonra Irak Cephesi’nde, Doğu Cephesinde görev yapmıştır. Milli Mücadele’nin başlaması üzerine Akşehir’de bulunan hava bölüğüne katılır. Daha sonra Emirdağ’a nakledilirler.1
Afyonkarahisar’ın Yunan ordusunca işgali süresince, düşman ordusu hem halk üzerinde hem de Milli kuvvetler üzerinde baskı kurmak amacıyla elindeki bütün imkanlardan yararlanıyordu.
Düşman ordusunun elindeki bu imkanlardan birisi de gayet gelişmiş hava gücü idi. Günümüzde Uydukent diye adlandırdığımız semtte Akarçay kenarındaki düzlüklerin uçakların inip kalkması için çok elverişli olması sebebiyle Yunan ordusunun hava gücü ve karargahları buraya kurulmuş bulunuyordu.
O dönemlerde uçakların çok uzak mesafeleri uçması henüz mümkün olmadığı için Yunanistan’dan kanatları ve pervaneleri sökülmüş bir şekilde gemilerle İzmir’e nakledilen uçaklar buradan da trenle Afyonkarahisar, Eskişehir gibi illere naklediliyor ve buralarda monte edilerek uçuşa hazır hale getiriliyordu.
Büyük Taarruz öncesinde Türk ordusunda cephe gücü olarak 7 keşif, 3’te avcı uçağı olmak üzere toplam 10 uçak bulunmaktaydı. Bu uçakların konuşlandığı yer ise önceleri Akşehir iken Büyük Taarruzun hemen öncesinde Çay, Bolvadin yolunun doğusunda Çay’a üç kilometre mesafede Develi köprüsünün yakınındaki düz ve yeşil bir sahada hava meydanı hazırlanmıştı.
Gerek düşman uçakları gerekse Türk ordusunun elindeki uçaklar hem keşif, gözetleme faaliyeti hem de askeri birliklerin üzerlerine saldırı amaçlı kullanılmaktadır. Yunan uçaklarının yerleşim yerlerini de bombaladıkları ve sivil halkın ölümüne de yol açtıkları bilinen bir gerçektir.2
Büyük Taarruzun hemen arifesinde Yüzbaşı Yahya komutasında 2’nci Ordu Komutanlığı emrine Emirdağ yakınlarındaki Muhacir Aköreni Köyüne gönderilen müfrezenin görevi de keşif ve Yunan uçaklarının Türk cephesindeki faaliyetlerin gözetlemesini önlemekti. Sıcak bir yaz günü 24 Temmuz 1922 tarihinde Rasıt Üsteğmen Ahmet Bahattin Bey ve Pilot Gedikli Erbaş (Astsubay) Cemal Bey kendilerine verilen görevi yerine getirmek maksadıyla havalanır ve çok geçmeden Afyonkarahisar semalarında görülürler, uçağımızı gören Yunan ordusu Akarçay kenarındaki düzlükten iki uçak kaldırarak kahramanlarımıza saldırır.
Kahramanlarımız Yunan uçaklarından birisini Sincanlı Ovası üzerinde düşürür diğeri kaçar fakat inişi esnasında uçağı kırar. Türk uçağı Yunan karargâhına havadan bomba attıktan sonra bölgeden ayrılır, ancak Yunan tarafı iki uçak daha kaldırarak mermisi kalmayan Türk uçağını Gazlıgöl civarında düşürür havacılarımız ise şehitlik mertebesine erişirler. Uçağımız düştüğü bölge günümüzde hâlen halk tarafından uçak düştü mevkii olarak bilinmektedir.
Yunan Ordusu Başkomutanı olarak Afyonkarahisar’lı Ahmet Çavuş (Ünlü) tarafından Uşak yakınlarında esir edilen Trikopis yıllar sonra yayınladığı anılarında olayı şöyle aktarmaktadır;
“Bir gün askerler sabah istirahatini yaparken bir Türk uçağı Afyon üzerine gelerek birkaç bomba attı ve bir hayli askerin ölmesine sebep oldu. 12 Temmuz’da (Yunan takvimine göre) şafakla beraber bir Türk uçağı hatlarımızın üstünde uçmaya başladı. Bunun üzerine Başçavuş Cristophoros Stauropulos’un idaresindeki bir uçağımız havalandı ve onlarla havada muharebeye tutuştular. Sonunda içinde biri Binbaşı, diğeri Yüzbaşı olan iki Türk subayının bulunduğu uçak düşürüldü.
Uçak ateşler içinde ve subaylar kömür halinde Afyon yakınındaki hatlarımızın içine düştü. Derhal bunların defnedilmesini ve bir taburumuzun ihtiram görevini yerine getirmesini emrettim.
Bu merasimde ben de hazır bulundum ve bu hareketimiz Afyon’daki Türkler arasında büyük memnuniyet uyandırdı.
Arkadaşlardan bazıları Türklere karşı gösterilen bu saygıya hayret ettiler. Onlara buraya bizim kendimizin geldiğini, ölülerle değil canlı ve silahlı kişilerle savaştığımızı ve ölenlerinde vatanları için çalışıp görevlerini yaptıklarını anlattım.’’ 3
Trikopis’in bu anlattıklarına bakılırsa Yunan ordusunun ne kadar insancıl, cana yakın olduğunu düşünebiliriz ama belgeler, bilgiler bizi böyle düşünmekten alıkoyuyor.
O her ne kadar pilotların yanarak öldüğünü yazsa da düşen uçağın Yunanlılar tarafından çekilen ve bugünlere kadar ulaşan fotoğrafında sedye üstünde iki yaralının olması pilotun ve gözetlemecinin yaralı olduğunu ve sonradan öldüğü-öldürüldüğü tezini akıllara getiriyor.
Yine uçağımızı düşüren pilot Stauropulos’da uçaktan çıkan pilotlarımıza ait kimlik ve şahsi eşyalarını incelediklerini belirtmektedir.
Bu konuda yine o günleri yaşayanlardan eski müze müdürü merhum Süleyman Gönçer de Taşpınar Dergisi’nde anılarını kaleme almıştır.
Anıt ve şehitlik 1982 yılında Afyonkarahisar Belediyesi’nce Hava Meydan Komutanlığı’na devredilir.6
Afyonkarahisar’a özgü andezit taş bloklardan oluşan eski anıt, Kültür Bakanlığı Konya Konya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 4 Kasım 1988 tarih ve 321 sayılı kararı gereğince Korunması Gerekli Kültür Varlığı olarak tescil edilmesine rağmen Afyonkarahisar Valiliği’nin ‘’Abidenin onarım kabul etmeyecek durumda olduğu’’nu belirten raporu doğrultusunda 1993 yılında yıkılarak, betonarme olarak yeniden yapılmıştır. 7
Bu anıt da 2016 yılında Milli Savunma Bakanlığı tarafından yeniden ele alınarak ilk yapılışındaki orijinal haline dönüştürülmüştür.
Şehitliğin yeşil saha kısmı, ihtiyaç üzerine düzenlenmiş, buraya da yeni şehitler gömülmüştür ve zamanla Garnizon şehitliğine dönüştürülmüştür.
Geride kalan 100 yıllık zaman diliminde hava şehitlerimize dair elimizde birkaç fotoğrafın haricinde çokta fazla bir bilgi yok iken yaptığımız araştırmalarda bu olaya dair yeni fotoğraflara ulaştık. Fotoğraflarda uçağın düştüğü anda başında Yunan askerleri dikilirken çekilmiş hali, şehitlerimizin sedye üzerinde yatarken çekilmiş birkaç kare fotoğrafı ve yine şehitlerimizin cenazelerinin Mevlevi Türbe Camii’nde Afyon halkına teslime edilme anı ile Paşa Camii meydanında yapılan cenaze törenine dair fotoğraflar mevcut. Bilhassa Paşa Camii önünde yapılan törene katılan binlerce Afyonlunun şehir Yunan işgalinde olmasına rağmen bu şekilde bir araya gelmesi Büyük Taarruz öncesinde Afyonkarahisar halkının ruh halini göstermesi bakımından takdire şayan.
Bu iki kahraman hava şehidimizin en azından isimlerinin uçaklarının düştüğü yere yakın Gazlıgöl’de bir parkta, okulda yaşatılması kadirşinas bir davranış olacaktır.
100. Ölüm yıldönümlerinde Afyonkarahisar’da ki ilk hava şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz. Ruhları şad olsun.
DİPNOTLAR
1- OKAR Avni ,’’ Afyon’da Yatan Tayyare Şehitlerimiz Hakkında ‘’, Taşpınar Dergisi sayı 136-137,Mayıs-Haziran 1946,s.1-2
2- Teğmen İbrahim Sorguç’un Anıları.İzmir 1995
3- Trikopis’in Anıları ( Çeviren Ahmet ANGIN –Akşam Yayınları 1967 )
4-GÖNÇER Süleyman ,’’ Acı Bir Günün Yıldönümü 22 Temmuz 1922 ‘’ Taşpınar Dergisi sayı 33,19 Temmuz 1935,s.150-152.
Yukardaki yazının başlığı dergide sehven 22 Temmuz yazılmıştır,doğrusu 24 Temmuz olacaktır.
5-Cumhuriyet Gazetesi, 25 Mart 1936, Sayfa 1
6- Afyonkarahisar Belediyesinin 10.09.1982 ve 1876 tarihli “Encümen Kararı
7- YÜKSEL İbrahim,’’ Sessiz Tanıklar’’ , Ankara 2008 s.47

Devamını Oku

BİZE SORARSANIZ DA AFYON SUCUĞU

0

BEĞENDİM

ABONE OL

1 haftadır sucukla yatıp sucukla kalkıyoruz desek yeri var. Afyonkarahisar Tarım Orman İl Müdürü İbrahim Acar’ın resmi veriler üzerinden verdiği beyanat sonrası Kayseri’li yetkililer peşpeşe açıklamalar yapıyorlar. Bizim yetkililer karşı açıklamalar yapıyor derken gazeteci arkadaşlarımızın gözü kulağı Kayseri’den gelecek yeni haberlerde.
Afyonkarahisar tarihi ile ilgilenen bir kişi olarak bu konu ile ilgili yaptığımız geniş bir çalışmadan birkaç satırbaşını yeri gelmişken paylaşalım istedik.
Etin uzun zaman bozulmadan saklanabilmesi arayışlarının bir ürünü olan sucuk ilk olarak ne zaman, nerede ortaya çıktı bu konuda resmi bir bilgi yok.
Geçtiğimiz yüzyıllardan bu yana önemli bir kavşak noktası olan Afyonkarahisar haliyle nüfus sirkülasyonunun da fazla olduğu bir yer. Ve ilimiz Osmanlı’dan bugüne küçükbaş-büyükbaş hayvan yetiştiriciliği anlamında ülke genelinde önemli bir yere sahip. İlimiz bu konuda 1990’lı yıllara kadar ülke genelinde ilk 3 sıra içinde bulunurdu. Günümüzde hayvancılık her ne kadar eskiye nazaran azalsa da yine de önemli bir potansiyeli barındırmaktadır.
İlimiz esnaf gruplarına bakıldığı zaman kasapların sayıca bariz bir üstünlüğü görülür. Bunda elbette ki şehirde işlenecek hayvan varlığının bir payı olmalıdır. Osmanlı döneminden bugüne varlığını sürdüren Kasaplar çarşısı ilimizde bu mesleğe verilen önemin yanı sıra çevre illerde bile bu tür bir çarşının bulunmayışı ile burayı öne çıkarmaktadır.
Eskiden evlerde doldurulan ve çarşıda sadece Afyon halkına satılabilen sucuklar trenin şehrimize ulaşması, hem İstanbul hem de İzmir’le ve çevre illerle bağlantının kolaylaşması ile diğer şehirlere de gönderilmeye başlanmıştır.
1930’lu yıllardan itibaren Afyon sucuklarının lezzeti çevre illerde, İstanbul’da geniş bir yankı uyandırmıştı. Bu yıllarda bir taraftan da Afyon Belediyesi modern bir Hal yaptırıp kasaplara ayrı bir bölüm ayırırken diğer taraftan modern bir mezbaha da kurar. Belediye mezbahanın haricinde ayrı bir sucuk dolum evi yapmak içinde çalışmalara başlar. Araya 2. Dünya Savaşı’nın girmesi, ekonomik sıkıntılarla bu düşünce epey gecikir.
1940 yılı başlarında şehirde elektrikle çalışan 19 adet sucuk dolum yeri bulunmaktadır. Afyonkarahisar gibi küçük bir ilde 19 sucuk dolum yerinin bulunması o yıllarda da üretimin çok olduğuna bir delil olsa gerektir. Yine bu yıllarda şehrimizdeki sucuk üreticileri sıkı bir denetlemeyle üretim sürecine girmişlerdir.
Bu kadar çok sucukçunun olduğu bir yerde dernek de peşi sıra gelir.1955 yılında şehrimiz kasapları bir araya gelerek Sucukçular Derneği’ni kurarlar. Günümüzde bile reklama çok fazla önem vermeyen sucukçularımız aslında bugünlere reklamla gelmişlerdir.1950’li yılların İstanbul gazetelerinde Afyon sucuklarının reklamlarına rastlamak mümkündür.
Söz gazetelerden, resmi rakamlardan açılmışken 1972 yılından bir habere yer verelim,
8 Temmuz 1972 tarihli söz konusu haber Sakarya ilinin yıllık sucuk üretimine dair yapılmış. Buna göre 1972 yılında İstanbul yıllık 1100 ton sucuk üretimiyle 1.sırada, Afyon 550 tonla 2.sırada, Sakarya ise 510 ton üretimle 3.sıradadır. Yani bundan 50 yıl öncede sucuk üretiminde Afyonkarahisar ilk sıralardaydı.(İstanbul’un nüfusu vs. saymazsak) Üstelik o tarihlerde tavuk sucuğu diye bir şeyde bilinmiyordu. O tarihlerde sığır etinin yanı sıra manda ve koyun etlerinden yapılan sucukları da her yerde bulabiliyordunuz.
Yaklaşık 50 yıl sonra 2019’daki Afyon’un sucuk üretimi 15 bin ton iken 2020 yılında bu rakam 20 bin tona yaklaşmış. Birkaç gün önce bir Kayseri gazetesinin yayınladığı iki ilin karşılaştırması tüm gerçeği ortaya koyuyor.
Son yıllarda ilimiz sucuk firmaları geniş bir dağıtım ağı ile tüm Türkiye’ye ürün gönderip pazarlıyorlar, hatta Ortadoğu ülkelerine bile gidiyor. Elbette üretimde de diğer illerin önündeyiz. Fakat reklama da biraz önem versek iyi olacak gibi. Zira nereye baksak Kayseri sucuklarının reklamını görüyoruz. Bu satırları yazarken Afyonkarahisarlı bir sucuk firmasının sitesinde “Sucuğun doğum yeri Kayseri’dir.” yazısı da gözümün önünde duruyor.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.