DOLAR 18,6452 0.01%
EURO 19,6449 0.07%
ALTIN 1.076,83-0,31
BITCOIN 316516-0,10%
Afyonkarahisar

KAPALI

06:31

İMSAK'A KALAN SÜRE

Hasan Tahsin Günek

Hasan Tahsin Günek

15 Ekim 2022 Cumartesi

HAMİDİYE Mİ? MECİDİYE Mİ?

HAMİDİYE Mİ?  MECİDİYE Mİ?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Afyonkarahisarımızın sahip olduğu uzun tarihi geçmişe paralel olarak birçok mahallemizin de bu doğrultuda çok eski birer tarihi geçmişe sahip olduklarını görürüz. Özellikle kale ve civarında kurulan mahallelerimiz 700-800 senelik bir tarihi geçmişe sahiptirler. Bunun yanında sonradan kurulmuş mahallelerimiz de vardır.
Osmanlı Devletinin 19.yüzyılda hızla gerilemesiyle birlikte tersine göçler yaşanmış ve yüzbinlerce insanımız yıllar içerisinde özellikle Balkanlar ve Kafkaslardan Anadolu’ya göç ederek canlarını zor kurtarmışlardır. Bu göçlerden Afyonkarahisar da nasibini almış, gelen muhacirlerden bir kısmı Afyonkarahisar ve çevresine yerleştirilmiştir.
Yerleştirilen muhacirlerin oluşturdukları yeni mahallelere genel olarak padişahların isimlerinin verildiğini görmekteyiz. Örneğin şehrimizde, Ayaktekkesi ile İzmir İstasyonu arasında bulunan araziye Bosna ve Rumeli muhacirleri ile ahaliden altmış dokuz hanenin iskân edilip, cami ve karakol inşaa olunmasıyla teşkil edilen mahalleye Sultan Abdülmecid Han’ın (1823-1861) isminin verilmesinin uygun görülmesi üzerine bu mahalleye 1905 senesinde Mecidiye ismi verilmiştir.1
Aynı şekilde Girit adasında çıkan huzursuzluktan ve Yunan zulmünden kaçarak Anadolu’ya sığınan muhacirlerin bir kısmı da Afyonkarahisar’a yerleştirilmiş ve bunlar için evler inşa edilerek oluşturulan mahalleye önceleri Giritliler daha sonra da padişah II. Abdülhamit ‘e ithafen 1903 senesinde Hamidiye mahallesi ismi verilmiştir.2
Bu iki mahalle Ebniye nizamnamesi ve kanununun uygulanmasıyla Afyonkarahisar’da modern anlamda ilk planlı yerleşimlerin ve yapıların ortaya çıktığı, cadde ve sokakların bir kareli defter misali birbirlerini dik bir şekilde kestikleri düzenli yerleşim alanları olmuştur. Bu durum bugün dahi net olarak görülebilmektedir.
Osmanlı İmparatorluğunda, Mustafa Reşit Paşa (1800-1858) döneminde sadece İstanbul’da yapı düzenine ilişkin olarak 1848’de çıkarılan Ebniye Nizamnamesi daha sonra ülke çapında uygulanarak yaygınlaştırılmıştır. 1882 yılında çıkarılan Ebniye Kanunu ise yapı düzeni yanında su, yol, altyapı tesisleri ile ilgili hükümlerde içererek toplumumuzu planlanmış kent yaklaşımı ile tanıştırmıştır.3
Bu kadar tarihi geçmişine rağmen Sultan II. Abdülhamit’in ismini taşıyan Hamidiye mahallesi sık sık Mecidiye mahallesiyle karıştırılmakta, vatandaşların adres ve yer tariflerinde Mecidiye mahallesinin bir devamı gibi görülmekte, hatta Alaca Hamam’dan itibaren neredeyse asri mezarlığa kadar olan kesim Mecidiye olarak tarif edilebilmektedir. Hamidiye Mahallesinde kurulmakta olan semt pazarı bile Mecidiye semt pazarı olarak zikredilebilmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Belki kolayımıza geliyor. Ama doğrusunu kullanmak veyahut en azından bilmek gerekmez mi?

 

Dip Notlar:
1 Karahisar-ı Sahib kasabasında Ayak Tekkesi namındaki mahal ile tren mevkii arasında bulunan araziye Bosna ve Rumeli muhacirleri ile eski ahaliden altmış dokuz hanenin iskân edilip cami ve karakol inşaa olunmasıyla teşkil edilen mahalleye, Abdülmecid Han’ın isminin verilmesinin uygun görüldüğü. BOA, DH.MKT./ 959-58 Tarih: H-16.03.1323
2 Karahisar Sahib kasabası civarında iskân edilen muhacirin teşkil eyledikleri mahallenin Hamidiye olarak tevsimi. (1320L-12) Yer: BOA, İ.DH., 1405-12 Tarih: H-23.10.1320
3 Feral Eke, “Merkezi Yönetim Seviyesinde Planlamanın Geçmişi Geleceği”, TMMOB Şehir Plancıları Odası, Planlama Dergisi, Temmuz-Aralık 2012/3-4, sayı:53
4Fotoğraf, 31 Ağustos 1899 tarihli Servet-i Funun Gazetesinde yayınlanmıştır.

Devamını Oku

The Lancet Dergisinde Karahisar Madensuyu

The Lancet Dergisinde Karahisar Madensuyu
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Yüzyıllardan beri insan sağlığına olan faydalarıyla bilinen Karahisar madensuyu Allah’ın bu şehre verdiği nimetlerden birisidir. Yüzlerce yıldır gerek sıcak kaplıcalarıyla ve gerekse içilmek suretiyle insanların birçok rahatsızlıklarına iyi geldiği bilinmektedir. Madensuyu olarakta ünü dünyaya yayılmış ve ödüller almıştır. Zaten bölgede Frigya Salutaris yani Şifalı Frigya olarak bilinmektedir.
Karahisar madensuyunun ön plana çıkarak daha bilinir olması 19.yy sonları ve 20. yy başlarına rastlar. Başlarda maarif tarafından işletilen ve gelirleri kullanılan Karahisar madensuyu daha sonraları Sultan Abdülhamit II. tarafından Hamidiye Etfal Hastanesine verilmiştir. 20.yy başlarından itibaren daha iyi şartlarda çıkarılıp dağıtımının yapılması düşünülen Karahisar madensuyunun yurtdışına da satılabilmesi için tanıtımına ağırlık verildiği görülmektedir. Örneğin, Osmanlının 1903-1907 yılları arasında Londra Büyükelçiliği görevinde bulunan Stefanaki Musurus Paşa tarafından Karahisar madensuyunun bir örneğinin 1904 senesinde dünyaca ünlü tıp dergisi The Lancet’e (Neşter) verildiği ve The Lancet’in laboratuvarlarında analizinin yapılarak sonuçlarının ve Karahisar madensuyu hakkındaki görüşlerin bir makale olarak yayınlandığı görülmektedir. The Lancet’te yayınlanan “The Mineral Water of Kara hissar-ı sahib” başlıklı makalede Karahisar madensuyu hakkında şu tespitlerde bulunuluyor:
“Kaynağı Küçük Asya’daki Bursa Vilayetinin Karahisar-ı sahib sancağı olan bu ilginç maden suyunun bir örneği için Türkiye Büyükelçisi Ekselansları tarafından tercih edildik. Suyun İstanbul’daki Hamidiye Kadın ve Çocuk Hastanesi’nde kullanıldığını öğrendik. Kaynağın ilkbaharda sıcaklığı 17 C’dir. Su tamamen berrak ve parlaktır ve hoş bir alkali tada sahiptir. Ağızda temizleyici etkisi vardır ve az miktarda karbonik asit gazı içerir. LANCET laboratuvarındaki analizde litre başına gram olarak verilen aşağıdaki sonuçlar elde edilmiştir:
Sodiumcarbonate………… 2,24
Calciumcarbonate………… 0,20
Sodiumchloride……………. 0,23
Borax…………………………… 0,01
Total ……………………………. 2,68
Toplam tuzlu su bileşenleri böylece litre başına 2,68 gramdır. Karbonik asit gazı fazla olup, buharlaşma ile elde edilen karbonatlar suda bikarbonatlar halinde bulunur. Ayrıca eser miktarda lityum tuzu da mevcuttu, ancak organik kirlilik kanıtı yoktu. Kayda değer bir bileşen borakstır. Genel olarak konuşursak, bu maden suyunun bileşimi, mukoza zarı hastalıklarında faydalı olduğu bilinen St. Galmier, Grieshubler, Fachingen ve Ems sularına benzer. Esas olarak sodyum karbonat ve sodyum klorür içermesi bakımından Karahisar-ı sahib’inkine benzeyen Fachingen’in alkali suları, böbrek ve mesane hastalıklarında kullanılır.
Hamidiye Hastanesi’nden çıkan raporlarda, suyun kronik mide rahatsızlıklarında, bronşiyal nezle ve ayrıca mesane rahatsızlıklarında, örneğin sistit’e iyi sonuçlar verdiği belirtilmektedir.
Suyun bu olumlu etkisi, içerdiği alkali tuzlara ve lityuma atfedilebilirken, boraks şüphesiz önemli bir katkı faktörüdür. Su şişede ihraç edilmektedir, ayrıca kaynağın bir hidroterapik tesisin temelini oluşturmaması için hiçbir neden yoktur.”
The Lancet’te yayınlanan yukarıdaki makaleden de anlaşılacağı üzere Karahisar madensuyunun içiminin gayet güzel olduğu, başta mide rahatsızlıkları, bronşiyal nezle ve mesane rahatsızlıkları olmak üzere birçok rahatsızlıklarda kullanılmakta olduğu ortaya çıkmaktadır.Afyonkarahisar Madensuyu bugün dahi gerekli araştırma ve çalışmalarla hem ekonomik ve hem de sağlık alanlarında ülkemize yurtdışından döviz geliri sağlayacak potansiyele sahip kıymetli bir kaynağımızdır.
Dip Notlar:
1 “The Mineral Water of Kara-Hissar-ı-Sahib”, The Lancet, Volume 163, İssue 4205, 2 April 1904, Pages 953-954
2 Fotoğraflar Hamidiye Etfal Hastahane-i Âlisi’nin İstatistik Risale-i Tıbbiyesi dergisinden alınmıştır.

 

Devamını Oku

Afyonkarahisar Gravürleri

Afyonkarahisar Gravürleri
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Gravür, ağaç, metal ve benzeri bir maddenin yüzeyini değişik renkte boyalarla boyadıktan sonra yer yer kazıyarak, oyarak resim yapma ve bu kalıpla resim basma tekniği, sanatı olarak tarif edilmektedir. Ortaya çıkışı yaklaşık olarak onbeşinci yüzyıla kadar dayanmaktadır.
Batılı seyyahların Osmanlı Devletine seyahatler düzenleyerek gezip, görme ve bilgi toplama heves ve istekleri özellikle 18 yy sonlarında artmaya başlamış ve 19.yy ile birlikte iyice çoğalmıştır. Bunda Osmanlı toprakları hakkında daha çok bilgi sahibi olmak isteyen akademilerinin, batılı devletlerin ve önde gelen aristokrat kesimin etkisi çok olmuştur.
Bu gelen seyyahlar gözlemlerini ve edindikleri bilgi ve belgeleri daha sonra raporlar halinde ülkelerindeki yetkililere sunmuşlar, bazıları da bu seyahatlerini kitap olarak yayınlamışlardır. Bazı seyyahlar kendileri çizim yaparken, Tchihatcheff gibi bazılarıda yanlarında getirdikleri ressamlara gezip gördükleri ilginç yerlerin anıtların, aralarında Afyonkarahisar’ında olduğu şehirlerin ve harabelerin resimlerini çizdirmişlerdir. Şimdilik bilinen en eski Afyonkarahisar gravürü Alman bilim adamı ve gezgin Carsten Niebuhr (1733-1815) tarafından 1766 yılında çizilmiş olan gravürdür.
CarstenNiebuhr Gravürü
Niebuhr tarafından 1766’da çizilen Afyonkarahisar gravürü ve kent planı.
Carsten Niebuhr uzun süren hazırlıkların ardından 7 Ocak 1761’de, Danimarka kralı adına Kopenhag’dan hareket eder. Kafilesinde bir doğa bilimci, bir filolog, bir doktor ve bir bakır oymacısı da vardır.
Yaklaşık olarak yedi yıl sonra, 20 Kasım 1767’de Kopenhag’a geri döner. Seyahati boyunca kaydettiği araştırma sonuçları ve diğer bilgiler “Arabistan’a ve Diğer Çevre Ülkelere Seyahat Açıklaması” adlı eserinin ilk cildinde 1774’te, ardından1778’de ikinci cildinde yayınlanır. Üçüncü cildi ise onun ölümünden sonra ancak yayınlanır.1
Eserinde gittiği ülkeler hakkında verdiği bilgiler yanında, haritalara, şehir planlarına, yerleşim yerlerinin resim ve gravürlerine de yer vermiştir.
Carsten Niebuhr 1766 yılının son günlerinde Afyonkarahisar’a gelir. Afyonkarahisar’ın bilinen ilk gravürünü bu sırada çizer. O sırada tahtta Sultan III. Mustafa (1757 – 1774) vardır. Gravüründe şehrin genel bir görünümünü yansıtan Niebuhr, şehrin kuşbakışı bir yerleşim planını da çizer.
Niebuhr, gravüründe kale ve etrafındaki yerleşimi, şehre gelen yolları gösterir. Evlerin, binaların mimari özelliklerine dair ayrıntılar ise görülmemektedir. Camiler ve kale üzerindeki surlar dikkat çekmektedir. Evlerin tamamına yakını düz ve toprak damlı olarak resmedilmiştir. Niebuhr, Afyonkarahisar gravüründe biraz abartıya kaçmıştır. Çiziminde şehri ve kaleyi olduğu haliyle değilde, hayalindeki bir masal şehrini resmeder şekilde aktarmıştır. Kale olduğundan ince ve uzundur. Kalenin surları ve burçları ise Avrupa kale ve şatolarını andırmaktadır. Evler birbiri üzerine yığılmış gibi görünmektedir.
Niebuhr’un yaptığı gravürü destekleyen kuşbakışı Afyonkarahisar şehir planında ise o dönemki şehir yerleşim alanı ve mahalleler arasındaki ana sokaklar gösterilmiştir. Yine planda numaralandırma yapmak suretiyle:
– Bir numara ile Afyonkarahisar kalesi ve surlarını,
– İki numara da “Paşa Konağı” ifadesiyle Karahisar-ı Sahip valisinin kullandığı binanın yerini,
– Üç numara ile şehrin sırtını yasladığı hıdırlık ve devamındaki tepelik alanlarda üzüm bağlarını işaret etmiştir. Dolayısıyla bundan o tarihlerde şehri çevreleyen hıdırlık sırtlarında bugün artık hiç biri olmayan üzüm bağlarının mevcut olduğu sonucunu çıkarmaktayız.
Niebuhr’un şehir planında, Taşpınar ve Olucak’tan çıkan kaynakların birleşerek ovaya doğru aktıkları görülmektedir. Ayrıca planda şehrin birer doğal işaret taşı diyebileceğimiz Cirit, Sarıkız ve Ilıpınar Kayalıkları da dikkat çekmektedir.
Ali Bey El Abbasi Gravürü
Ali Bey El Abbasi’nin 12 Ekim 1807 tarihli Afyonkarahisar gravürü
Domingo Badia y Leblich, Abbasi Halifelerinin soyundan gelen Ali Bey el Abbasi kimliği altında,19. Yüzyıl başından itibaren Afrika ve Asya’da Fas, Trablus, Kıbrıs, Mısır, Arabistan, Suriye ve Anadolu’da seyahat eder. Seyahatleri sırasında 1807 yılında Afyonkarahisar’a gelir. Seyyahın kimliği tartışmalıdır. Kullandığı Ali Bey adı kendisine büyük kolaylık sağlar ve gittiği yerlerde insanlarla rahatça irtibat kurmasına imkân verir. İspanya Devleti ya da Napolyon Fransa’sı adına bu seyahatlere çıkmış olması muhtemeldir.2
Domingo, 12 Ekim 1807 tarihinde Akşehir üzerinden Afyonkarahisar’a geldiğinde devletin başında Sultan IV. Mustafa (1807 – 1808) vardır. Domingo, Afyonkarahisar’ın içinde çok sayıda camininde bulunduğunu, büyük bir şehir olduğunu, yağışlı zamanlarda şehri çevreleyen dağlardan inen suların Akşehir’deki gibi sokakları birer küçük akarsuya dönüştürdüğünü yazar.
Karahisar Kalesi ile ilgili şu tespitlerde bulunur: Üzerinde eski bir kalenin bulunduğu şehrin güneybatısındaki kayanın, her yönden kesilmiş gibi görünen dikey ve düzensiz prizmaların biraraya gelmesiyle oluşmuş olduğunu, bu haliyle Karahisar kalesinin Cebelitarık kalesine benzediğini aktarır.3
Domingo Karahisar kayalığından ve kalesinden çok etkilenmiş olmalı ki, çizdiği gravürün temeli kale olmuştur. Ancak gravürde kaleyi abartılı bir biçimde resmetmiştir. Kale olduğundan ince ve daha yüksek, zirvesinde yer alan kale surları ise yeni inşa edilmişçesine sağlam ve düzgün görünmektedir. Şehre ve mimari yapılarına yönelik herhangi bir çizim ve ayrıntı yoktur. Sadece gravürün ön planında üç tane yanyana duran düz toprak damlı ve dikdörtgen pencereleri olan evler dikkati çekmektedir. Domingo’nun çizdiği gravür ile okuyucularına biraz gizemli bir hava hissettirmeye çalıştığı düşünülebilir.
Leon De Laborde Gravürleri
Leon De Laborde tarafından Ekim 1826 tarihinde çizilen Afyonkarahisar gravürleri
Fransız arkeolog ve siyaset adamı olan Léon de Laborde (1807-1869), planladığı Doğu seyahatine 1825 yılı sonların da çıkmıştır. Leon De Laborde 6 Ekim 1826 günü Kütahya üzerinden Afyonkarahisar’a gelir. Buradan Afyonkarahisar ve çevresine ayrıca seyahatlere çıkarak araştırmalar yapar. Resim sanatına olan yeteneğini bu seyahati sırasında en iyi şekilde değerlendirerek birçok şehir, anıt ve manzara resimleri çizer.4Anadolu’daki birçok anıt ve şehre ait olan resimleri o dönemlere ışık tutmakta ve ilgi uyandırmaktadır. Afyonkarahisar şehrinin coğrafi ve mimari özelliklerini ve ayrıntılarını en iyi gösteren gravürler arasında Leon De Laborde tarafından çizilenler başta gelmektedir. Bir fotoğraf çekercesine, ne gördüyse onu çizmiştir. Laborde’un Afyonkarahisar şehrine ait bilinen iki gravürü vardır. Birinci gravür, ova tarafından kaleyi ve çevresindeki yerleşimi merkezine aldığı gravürdür. İkincisi de Hıdırlık sırtlarından yine kale ve çevresindeki yerleşimleri merkezine aldığı gravürdür.
İlk gravürde, ön planda görülen Büyük Kadınana Mezarlığı ve içinde toplumun her kademesinden insana ait mezartaşları oldukça dikkat çekmektedir. Mezarlığın bitiminden itibaren sanki şehri çepeçevre kuşatan bir savunma duvarını andıran mezarlık duvarlarının gerisinde evler, camiler ve diğer binalar görülmektedir. Daha gerilerde başta Keltepe olmak üzere diğer tepeler görülebilmektedir.
Gölgelerin yönlerinden dolayı daha iyi bir ışık yakalayabilmek için akşam saatlerinde çizdiği sonucunu çıkarttığımız ikinci gravüründe ise Laborde, yine herşeyi gördüğü gibi çizmektedir. Merkezde yine Karahisar Kalesi, devamında ise ovada uzanan diğer kayalıklar vardır. Kalenin zirvesinde surlar görülmekle beraber, aşağıdan zirveye uzanan dış kaleye ait surların yıkılmış harap vaziyette olduklarıda yine gravüre yansımaktadır. Yerleşim alanlarının merkezinde ise ters U biçimli ve girişinde nizamiye kapısı olduğu hissini veren sağlı sollu binaların bulunduğu büyük bir yapı dikkatlerden kaçmamaktadır. Burasının “Paşa Konağı” denilen ve valilerin oturdukları idare binası olması kuvvetle muhtemeldir. Gravürde görülen bina çatıları genellikle düz toprak damlıdır.
Charles Texier Gravürü
Texier tarafından yapılan 1834 tarihli Afyonkarahisar Gravürü
Fransız mimar, arkeolog ve seyyah olan Charles Texier (1802-1871) ilk olarak1833- 1837 yılları arasında ve ikinci olarakta 1843’te çıktığı seyahatlerle tüm Anadolu’yu dolaşmış ve araştırma, gözlem ve tespitlerinin sonuçlarını daha sonra kitap halinde yayınlamıştır. Texier, Anadolu’nun coğrafyası, kültürü, jeolojisi ve sahip olduğu ekonomik kaynakları hakkında bir hayli bilgi vermektedir. Seyahatleri hakkında yayınladığı eserinde çok sayıda gravür, harita ve plan mevcuttur. Seyahatleri sırasında tarihi değeri ve önemi olan şehirlerin ve yapıların, anıtların ve harabelerin gravürlerini çizmiştir.
Texier’in çizdiği 1834 tarihli Afyonkarahisar gravüründe, sırasıyla Karahisar, Sarıkız, Cirit ve Ilıpınar kayalıkları görülmektedir. Karahisar kalesinin zirvesindeki kale surlarıyla yine aşağıdan zirveye kadarki dış kale surları dikkat çekmektedir. Gravürde ilginç bir husus dikkat çekmektedir. Şöyle ki; Texier’in kendisinden çokta uzun olmayan bir süre önce şehre gelen Leon de Laborde tarafından çizilen gravürde harabe ve yıkılmış halde görülmekte olan ve aşağıdan zirveye ulaşan dış kale surlarının, Texier tarafından yapılan gravürde gayet sağlam ve yeni gibi resmedilmesidir. Ön plandaki boş arazi üzerinde ve soldaki düz çatılı bina üzerinde birkaç insan silüeti dikkat çekmektedir. Şehir mimarisi yönünden baktığımızda şehirdeki binaların mimari özelliklerini yansıtacak ayrıntılı bir çizim olmasa da çizimde görülen binaların yine düz toprak damlı, kerpiçten yapılmış dikdörtgen pencereli evlerden olduğu görülmektedir.5
Alexander Dorogoff Gravürü
Dorogoff tarafından 3-4 Temmuz 1848 tarihleri arasında çizilen Afyonkarahisar gravürü.
Şehrimizin nadir gravürlerinden birini yapanlardan biriside Alexander Dorogoff (1819-1850)’tur. Dorogoff, Rus ressam ve grafik sanatçısıdır. 1845 yılında Kafkasya ve Kırım seyahatlerine çıkar. 1847 yılında Rus jeolog ve diplomat Yegor Kovalevsky’nin (1809-1868) Mısır’a ve Peter Tchihatchef’in 1848 yılında Küçük Asya’ya yaptığı seferlere katılır. Bu seyahatleri esnasında özgün peyzaj çizimleri yapar. 1850 yılında henüz otuz yaşındayken St Petersburg’da Neva Nehri’nde boğulur.
Dorogoff, Rus araştırmacı ve diplomat Peter Tchihatchef’in 1847-1863 yılları arasında Anadolu’nun muhtelif yerlerine yaptığı ilk gezilere katılır. Bu kapsamda 1848 yılı Temmuz ayı başında ikinci defa Afyonkarahisar’a gelen Tchihatchef’in yanında ressam Dorogoff’ta vardır. Dorogoff, Tchihatchef’in araştırma ve inceleme yapabilmek için mola verdiği 3-4 Temmuz 1848 tarihleri arasında Afyonkarahisar şehrinin genel görünümünü gösteren bir gravür çizer.
Karahisar kalesini merkezine alan gravürde, şehrin anayollarından biri olduğu anlaşılan, mezarlık yanından geçen bir yol üzerinde yürüyen insanlar, atlı bir araba, düz toprak damlı evler ve camiler dikkat çekmektedir. Diğer seyyahların çizdiği gravürlerin aksine, Dorogoff’un bu gravüründe insan figürleri dikkat çekmektedir.6
Gravürler yüzyıllar önce bilinmeyen veyahut hakkında çok az bilgi sahibi olunan coğrafyalara, diyarlara gitmenin, görmenin bir yoluydu diyebiliriz. Bu yönüyle gravürler yüzyıllar önce seyyahların seyahat ettikleri diyarlar hakkında anlattıklarını ve yazdıklarını okuyucuların zihinlerinde canlandırmalarını sağlıyordu. Bir nev’i günümüzdeki fotoğraf makinelerinin yaptığı işi yapmaktaydılar.
Yüzlerce yıl önce yapılmış gravürler sayesinde pekçok şehir, eski anıt ve tabiat harikaları hakkında bilgi sahibiyiz. Bu yönüyle gravürler çok önemli bir işleve sahiptirler.
Dip Notlar:
1 C. Niebuhr, Reisebeshreibungnach Arabien und Andern Umliegenden Landern, Hamburg: Friedrich Perthes, 1837, cilt 3 (Tab. Xl) )
2 Ömer Faruk Harman, “HAC”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/hac#1 (01.07.2021)
3 Voyages d’Ali-Bey el Abbassi (Domingo Badia y Leyblich) en Afrique et en Asie: pendant lesannées 1803, 1804, 1805, 1806 et 1807. T. 3 / (rédigé parRoquefort). 1814. s.310
4 Laborde, L. de ed., 1838. Voyage de l’Asie mineure , Paris: Didot.
5 Texier, Charles, Asie Mineure: description géographique, historique et archéologiquedes provinces et des villes de la Cher sonnèse d’Asie / par CharlesTexier, Paris 1862.
6 Asie Mineure Description Physique, Statistique Et Archeologique De Cette Contree, Par P. De Tchihatcheff, Premiere Partie, Géographie, Physique Comparee Paris, 1853

Devamını Oku

KARAHİSAR MEVLEVİLERİYLE KEKLİK AVI

KARAHİSAR MEVLEVİLERİYLE KEKLİK AVI
1

BEĞENDİM

ABONE OL

The Badminton dergisine Afyonkarahisar tarihi üzerine olan merakımız sebebiyle yapmış olduğumuz çalışmalar sırasında rastladık. The Badminton Magazine of Sports and Pastimes dergisi 1895 ve 1923 yılları arasında Alfred E.T. Watson tarafından düzenlenmiş ve merkezi Londra olan bir spor ve eğlence dergisiydi. Dergi sonraki yıllarda çeşitli adlar alarak farklı yayıncı ve matbaalar tarafından basılarak okuyucularına sunulmuştu.1
Derginin 1912 yılının Aralık ayında yayınlanan sayısında konusu şehrimiz Afyonkarahisar’da geçen Harold H. Thompson imzalı “Küçük Asya’da Kırmızı Ayaklı Kekliklerin Peşinde” başlıklı bir yazı dikkatimizi çekti.2 Yazıda özetle şunlardan bahsediliyor:
Harold H. Thompson bir bankacıdır. 1911 senesi sonbaharında Afyonkarahisar’da bulunan ve zor durumda olan bir meslektaşına yardımcı olması için acele olarak yanına gitmesi emredilir. O tarihte Afyonkarahisar’da faaliyet gösteren tek banka Osmanlı Bankası’dır. Afyonkarahisar’a gelerek istasyonun hemen yanındaki hana yerleşen Thompson derhal görevine başlar. Bir gün şubedeki odasında otururken mevlevi dervişlerinin yerel şeyhinin ziyarete geldiğini ve kendisiyle tanışarak sohbet ettiklerini ve şeyhin kendisini ava davet ettiğinden bahseder. Thompson’un başından geçenleri anlattığı ve The Badminton dergisinde yayınlanan bu yazısında isimler zikredilmemekle beraber 1911 sonbaharında Afyonkarahisar Mevlevihanesinin başında Celaleddin Çelebinin bulunduğunu biliyoruz. Celaleddin Çelebi 1894 yılında şeyh olmuş, vefat ettiği 1918 yılına kadar 24 sene bu makamda kalmıştır.3
Thompson’un kararlaştırılan tarihte çıkacakları ava hazırlanışı, gruba Afyonkarahisar Belediye Başkanı ve dönemin önde gelen ailelerinden kimselerinde katılmaları, ava çıkılmadan hemen önce gruptakiler tarafından sabahın erken saatlerinde yenen ve kendisini de bayağı sıkıştıran kuvvetli bir kahvaltı, av sırasında alınan düzen v.s…pek çok hususta bilgiler yazıda anlatılan diğer konulardır. Şu hususa değinmeden de geçmeyelim. Bir av sırasında bu kadar çok ve çeşitli yiyeceğin yanlarında bulunmasını, ava katılan ve şehrin önde gelenlerinden olanların elleri boş gelmeyip evlerinde birşeyler hazırlatıp öyle gelmelerine bağlayabiliriz.
Afyonkarahisar’a gelip özellikle mevlevilerden bahseden Ramsay4 dışında bir de Thompson’un olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Hele ki çoğumuzun zihninde canlandırdığı ve düşündüğü şekliyle mevlevihanede inzivaya çekilmiş, dünyadan el etek çekmiş, sürekli ibadet ve mevlevihane işleriyle uğraşıp koyu ve ağır bir hayat sürdüğü düşünülen mevlevi dervişlerinin yeri geldiğinde hoşça vakit geçirmek ve eğlenmek amacıyla ava ve yakınlarda bulunan Gazlıgöl Hamamına gittiklerini okumak belki biraz şaşırtıcı gelebilir. Tamda İtalyanların Trablusgarb’a asker çıkararak (29 Eylül 1911 – 18 Ekim 1912) Osmanlıya savaş ilan ettikleri günlerde Afyonkarahisar’da yaşanan bu av macerasını Thompson’un kendisinin satırlarından okuyalım:
Küçük Asya’da Kırmızı Ayaklı Kekliklerin Ardında
Sorunu olan bir meslektaşımı kurtarmak için başka bir şehirden mümkün olan tüm hızla gitmem emredilen Afyonkarahisar’a geleli yaklaşık bir hafta olmuştu. mevlevi dervişlerinin mahalli şeyhi ile ilk tanışmam ve görüşmem de bu şekilde gerçekleşti.
Küçük Asya platosunun batı sınırında, deniz seviyesinden 3.000 fit yükseklikte bulunan Karahisar, altı bini Ermeni olan yaklaşık otuz bin nüfuslu bir kasabadır. Tüm yerli Hıristiyanlar fes giyerler. Ancak Ermeniler, devletin hizmetinde olmadıkça genellikle Avrupai tarzda şapkalar takarlar. Özel durumumdan dolayı benim için bu haki bir çadır kulüp kaskı oldu. Türkiye’nin taşra kasabalarında, bir yabancının şapkası onu kalabalıktan ayırır. Bir yabancının o yere geliş gidişini belli eder. Benim gelişimde başımdaki haki miğfer tarafından biliniyordu.
Geldikten yaklaşık bir hafta sonra, bir sabah Karahisar’da mevcut tek bankanın müdür odasındaki masamda otururken hizmetli, Şeyh Efendi’nin geldiğini haber verdi. Aynı anda açık pencereden ana girişte nöbet tutan iki muhafızın silahlarını sunduklarını duydum. Birkaç saniye sonra iri, beyaz sakallı yaşlı bir bey ofisime alınarak rahat bir koltuğa oturtuldu. İçeride kendisiyle hızlı bir şekilde her zamanki karşılıklı selamlaşmalar ve sağlık durumlarımızla ilgili sorular birbirini takip etti.
“Afedersiniz efendim” dedi. “Buyrun beyefendi” dedim. “Siz kesinlikle İngilizsiniz ” dedi. “Evet, öyleyim Efendim. Ama sizi buna inandıran nedir?” dedim.
Şeyh, “Birincisi, senin de sakalın bıyığın yok. İkincisi, dün sizi pazar yerinde gören Hacı Abidin, İngilizlerin sıcak yerlerde kullandığı bir şapka taktığınızı söyledi. Çünkü Hacı Abidin Mısır’dayken Hacı’ya gidip geldiği için bunu bilir. Şimdi, İngiliz olmana sevindim. Bana tüm İngilizlerin avcı olduğunun söylendiği gibi o zaman sende bir avcı olmalısın. Otuz yıl kadar önce Karahisar yakınlarında bir İngiliz’le avlanmaya gittim ve bunu bugüne kadar hiç unutmadım. İki namlulu bir silahı vardı ve her namludan bir atışla sağa ve sola bir kuş indirdi. Maşallah! Çift namlulu arkadan doldurmalı tüfekler bugünlerde bu bölgelerde bile yeterince bol, ama o günden bu güne bir daha bu şekilde kuş vuran birini görmedim. Sanıyorum çarşamba günü bankanız kapalı. Canınız sıkılırsa benimle beraber, kekliklerin peşinde bir gün geçirin.” diye cevap verdi.
Yaşlı beyefendinin davetinden dolayı çok mutlu oldum. Yanımda 12’lik bir tüfek vardı. Ama fişeklerim bitmişti. Bu yüzden bir personelim tarafından benim için Türk barutuyla özenle hazırlanmış olanlarla yetinmek zorunda kaldım. Türklerin kara barutunu denemediyseniz, ne yapacağına dair bir sezginiz olamaz. Gün nemli ve sisli olursa, her atışta gerçek bir beyaz duman bulutu içindesiniz ve kuşunuzu öldürüp öldürmediğinizi, gözcü bir taşıyıcınız olmadıkça asla bilemezsiniz.
Kırk metrede bir ördek indirdim ve on metrede bir orman tavuğunun tüylerini yere serdim. Sanki hiçbir şey olmamış gibi sadece can çekişiyordu.
Karahisar’da oteller pek bilinmeyen lükslerdir. Şeyh’in çarşamba sabahı saat 4.30 civarında beni çağırması için yaylı arabalarından birini gönderdiği tren istasyonunun yakınındaki küçük bir handa kalıyordum. Salı gecesi erken saatlerde, silahın ve fişeklerin hazır olduğunu ve sırt çantama yarın için hafif bir yemek konduğunu gördükten sonra döndüm.
Tepelere giden yol uzun olacağından, ertesi sabah gün doğmadan epey önce kalktım. Oldukça doyurucu bir kahvaltıdan sonra, eşyalarımı yaylı arabaya aktardım ve yola koyuldum. Gökyüzü bulutluydu ve tüm ova dalgalanan sisle kaplandı. Şehirden çıkarken iki arkadaşımı daha yanıma aldım. Bunlardan biriyle bir gün önce tanıştırıldım. Bosnalı Müslüman bir göçmen olan bu genç bey, ateşli bir Nemrut olan Karahisar’ın belediye başkanıydı ve birçok yurttaşı gibi dikkate değer uzun bir boyu vardı. Zihnimde ölçüp biçiyordum ve onu arabaya nasıl rahat bir şekilde yerleştireceğimizi merak ediyordum. Ama düşüncelerimi sezmiş olmalı ki “Meraklanmayınız, idare edebilirim” dedi. Doğulular, hiçbir Avrupalının tam olarak başaramadığı bacaklarıyla bağdaş kurarak oturma konusunda eşsiz bir yeteneğe sahiptirler.
Yolculuğumuz sürücünün kaputun altından başını uzatıp “Toy!” diye fısıldamasıyla aniden durmamız dışında olaysız geçti.5 Arkadaşlarımdan birinin kemerinde bir çift 16 kalibrelik fişek vardı. Ona dışarı çıkıp yavaş yavaş elleri ve dizleri üzerinde onlara yaklaşmasını tavsiye ettim. Bu hedefe yaklaşmanın tek yolu budur. Bunun için sadece arabadan inmek yeterliydi. Ancak korktuğum gibi tüm sürü ayağa kalktı. Uzun süren rastgele atışların hiçbir etkisi olmadı.
Yolculuğumuza devam ettik ve Karahisar’dan ayrıldıktan yaklaşık üç saat sonra, mevlevilere ait ünlü bir çiftlikte eski moda ve yıkık dökük bir binada ev sahibimiz olan şeyh tarafından sıcak bir şekilde karşılandık.
Avcı arkadaşlarımla tanıştırıldım. Sürpriz bir şekilde on dokuz silah topladık. Konukların çoğu, bazıları eski derebeylerin soyundan gelen Türk Beyleriydi. Bu sınıf, görgü ve nezaket açısından herhangi bir yerde yenmenin zor olacağı bir sınıftı.
Önce kuvvetli bir kahvaltı
Ocağı neşeyle yanan misafir odasında otururken kahvelerimiz getirildiğinde Şeyh, “Efendim şimdi ne yapalım? Önce kahvaltı edip ardından avlanmak mı? Yoksa önce avlanıp ardından yemek yemek mi?” dedi. Şahsen ben daha önce kahvaltı yaptığım için önce avlanmayı tercih etmeliydim. Ama efendilerin çoğu önce nefislerini tazelemekten yanaydı ve kahvaltı buna göre hazırlandı.
Her Türk evinde bulunabilecek, yaklaşık üç inç yüksekliğinde dört küçük yuvarlak sofranın etrafında yere çömelerek yerimizi aldık. Bacaklarım doğulu bir tarzda altımda kıvrılmayı kesinlikle reddetti. Bu nedenle, masalardan birinde, şeyh’in sağ yanında elimden geldiğince diz çöktüm.
Tuhaf uzun keçe şapkası ve uçuşan elbisesi içinde hizmet eden küçük dervişlerden birinin önümüze koyduğu ilk şey, yakınlarda akan bir derede ağla yakalanarak pişirilmiş taze alabalıktı.
Hemen ardından birkaç kızarmış keklik ve bir kâse bal geldi. Bundan sonra lütufta bulunmaya hazırdım. Ama beni şaşırtan şey, sıcak çavdar somunları dağıtılırken masanın üzerine haşlanmış buğdayla (bulgur) doldurulmuş kızarmış hindi konmasıydı. Bu yemekten seve seve vazgeçerdim. Ama şeyh parmaklarıyla kocaman bir but kopardı ve korktuğum gibi gülümseyerek bana verdi. Bunu kabul etmek zorunda kaldım. Gülümseyerek karşılık verdim. Reddetsem doğuluların çok önemli saydığı bu görgü kurallarına saygısızlık ettiğimi düşünebilirlerdi. Bunun ardından susam ve şeker karışımı olan helva geldi. Bu tatlının ortaya çıkışını, şölenin sona erdiğinin habercisi olarak içimde gizli bir sevinçle karşıladım. Ama bu sırada sofralar temizlenerek içi pirinç ve kuş üzümü ile doldurulmuş kuzu çevirmeler önümüze kondu.
Şeyh, gözündeki parıltıdan benim için yapıldığını görebildiğim etli bir lokma koparıyordu. Ona doğru eğildiğimde, acı içinde, kahvaltıda bu kadar çok yemenin bizim âdetimiz olmadığını fısıldadım.
Her iyi Türk, her zaman anlamasa da saygı duymaya hazırdır. Bundan sonrasında sadece seyirci olarak yemeğe yardım ettim. Bıçakların ve çatalların yemekte hiçbir rol oynamadığını söylemeye gerek yok. Medeniyete verilen tek taviz, onları kullanmak isteyenler için tahta kaşıklar şeklindeydi. Çanak çömleklerdeki berrak ve pırıl pırıl kaynak suyu masalara konan tek içecekti.
Kocaman bir bakır kâse, ılık suyla dolu uzun bir ağzı olan pirinç bir kap, sabun ve havlular oradakilerin arasında dolaştırıldı. Misafirlerin yaptığı genel bir temizlik ve tazelenmeden sonra keklik avına başlamak için hazırdık. Genel bir şükür mırıltısının ortasında, bu on sekiz ciddi yüzlü ve ağırbaşlı adam, görünüşe göre, günlük işler için içsel olarak sağlam bir şekilde ayağa kalktılar.
Keklik avı için vaziyet alınıyor
Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüş bizi tepelerin eteğine getirdi ve daha fazla rutubetli, kayalarla kaplı ve fevkalade şekilli tepeler, nadiren gördüğüm yerler oldu. Zavallı yaşlı Toprak Ana, uzun zaman önce rahat bir şekilde yerleşmek için Herkülvari bir çabayla sanki sırtını kırmış ve bütün bölge volkanik gibi görünüyor.
Şeyh ve diğer yaşlı beylerden üçü, tırmanışlarını at sırtında, gençler ise yürüyerek yapacaklardı. İlk tepenin zirvesine ulaştığımızda alacağımız mevziler hepimize bildirilmişti. Kuşlar tamamen kalkana kadar bağımsız atış yapılmayacaktı.
İlerleme, sanki ileri bir mevzi işgal etmek üzere olan bir avcı erleri grubuymuşuz gibi, genişletilmiş bir düzende yapılacaktı. Tırmanış sarp bir tepeye doğru tek sıra halinde başladı.
Yukarı tırmanırken bana seslenen şeyh, “Kuşları görmek istiyorsan, beni gözden kaçırma. Onların uğrak yerleri hakkında epey bilgim var.” Dedi. Zorlukla nefes alabildiğim için sadece başımla onayladım.
Hafif bir esinti ile sis bulutu dağılmıştı. Ekim ayının ilk günlerinde olmamıza rağmen, kavurucu güneş o amansız kayalara ve alev alev yanan kayalardan terleyen yüzlerimize kadar görünen her şeyi dövüyordu.
Yaklaşık on dakika içinde zirvedeydik ve günlük iş başladı. Birbirinden yaklaşık on beş fit uzakta, her iki kanatta üç taşıyıcı ve arkada üç taşıyıcı bulunan, yaklaşık yüz yarda genişliğinde on dokuz silahtan oluşan grupla geniş bir cepheye saldırdık. İkisi su testileri ve bir çuval kavun yüklü küçük bir eşeği önlerinde sürüyordu.
En yakın tepelerde, kuşları bulmak ve toplamak için şafaktan beri dışarıda olan, şimdi güneşin tadını çıkaran ve sigara içen küçük çırpıcı gruplar vardı.
Ve av başlıyor!
Otuz kadar adamın seslerini ve eşeğin sırtındaki heybede bulunan su testilerinin gıcırdamasını engelleyen hiçbir şey yok. Bu durum o tepelerin görkemli sessizliğini bozdu. Aniden, hattın sağından ilk tüfek sesi yükseldi. Durgun sabah havasında yaklaşık yarım düzine silah sesi duyuldu. Üç kuş yere düştü. Geri kalanlar birkaç dakika sonra vadiye indi. Bir sonraki tepenin zirvesine yerleştiler.
Çevik ayaklı bir çırpıcı, düşen kuşları aldı. Boğazlarını keserek mutlu bir şekilde getirip teslim etti. Kuşlar ölü olsun, diri alınsın, kanları akmadıkça hiçbir Türk onlara yiyecek olarak dokunmaz. Bu uygulamanın nedenini sormakta her zaman tereddüt etmişimdir. Ancak bunun bazı dini ilkelere bağlı olduğundan kesinlikle eminim.
Şeyh’in morali yüksekti. “İnşallah bugün kuşlar bol olur ve bize de hasatı toplamak kalır.” dedi. Gerçekten de çok sayıdaydılar ve bu kadar çok kuşu, üzerinde anlaşmaya varılmış olan tepeye toplamayı başarmaları, çırpıcılar açısından iyi oldu.
Bu sırada kuş sürüsü bazı üyelerinden yoksun olarak peş peşe havalandı. Aradaki vadiyi geçerek bir sonraki tepeye yerleşti. Yavaş yavaş yolumuza devam ettik ve kuş sürüsündeki kuşlar yavaşça yaklaşmamıza rağmen peş peşe aceleyle kaçtılar. Ancak bazı birliklerini çantamıza eklemek üzere bıraktıktan sonra bir sonraki tepeye çıktılar.
Artık hava rahatsız edici bir şekilde ısınmıştı. Yaşlı Şeyh, silahını dizlerinin üzerine dayamış ve başının üzerinde yeşil bir güneşlik ile beyaz atının üzerinde durmuştu. Misafirlerinin iyice eğlendiğini görmek onun için yeterince iyiydi. Ama başına bir şey gelirse kendisinin nasıl bir yol izleyeceğini merak ettim.
Beklemek için fazla zamanım yoktu. Kuşlar, genel olarak, ilerleyen hattın sağ kanadını tercih ediyor gibiydiler. Ama aniden sağda küçük bir sürü belirdi. Sola döndü ve tüm cepheyi geçerek, az önce geride bıraktığımız tepeye geri döndüler.
Şeyh yere indi. Silahı kaldırdı ve “bang” çifteyi ateşledi. Yaklaşık on metre önüne bir keklik düştü. Aferin Şeyh Efendi, aferin! ” dedim. Ciddiydim, çünkü gevşek taşlar ve kayalar arasında bocalayan bir atın arkasından doğrudan ateş etmek kolay bir iş değildi.
Şeyh, “Bu hayvanın sırtında olsaydın muhtemelen bütün gün kuş vuramazdın. Ama eskisi kadar genç değilim ve son on yıldır at sırtında ateş ediyorum. Mükemmel yapan şey ise pratiktir.” diye cevap verdi.
Öğleye doğru, güneş doruk noktasındayken, ani bir mola çağrısı duyuldu. Gizemli bir şekilde bir yerlere saklanmış olan kahvaltının bir bölümünün daha önümüze konması konusunda ciddi endişelerim vardı. Durumun böyle olmadığını anladığımda içim rahatladı.
Genç bir derviş tarafından engebeli zemine küçük bir halı serilmiş ve şeyh atından inip dizliklerini çıkararak yüzünü, kollarını ve ayaklarını yıkamış ve sonra ciddiyetle öğle namazını kılmak için diz çökmüştü. Grubun yaşlı üyelerinin çoğu, paltolarını çıkarıp seccade olarak kullanarak, saygıdeğer Şeyh’in etrafında yarım daire oluşturarak buna uydular.
Kısa bir mesafe yürüdüm ve pipomu yakarak birkaç dakika meditasyon yapmak için bir kayanın üzerine oturdum. Bu inancın harika düzeni üzerinde düşündüm. Tam avın heyecanı içindeyken bunu bırakıp yaratıcılarına şükrettiler.
Dualar bittiğinde, sabırlı eşek tarafından taşınan çuvaldan çıkarılan kavunlar dilimlenip dağıtıldı. Eminim ki, tatlı olgun meyvenin tadı, kavrulmuş ve susamış insanlara hiç bu kadar güzel ve ferahlatıcı gelmemiştir.
Şimdiye kadar yaklaşık sekiz mil yol kat etmiştik. Baştan beri törenlerin efendisi olarak görev yapan şeyh, çiftliğe ulaşmadan önce kat edilmesi gereken sekiz mil daha olduğunu düşündü ve öyleydi! Akşam karanlığına kadar Karahisar’a ulaşmak istiyorsak, adımlarımızı sıklaştırmanın zamanı gelmişti.
Üç saatten fazla kayalık tepelere tırmanmaya ve inmeye harcanan çaba, grubun bazı yaşlı üyeleri üzerinde etkisini göstermeye başlamıştı. Bana öyle geldi ki, geri dönme ihtimalini büyük bir memnuniyetsizlikle karşıladılar. Yeryüzünde hiçbir şey onları bunu kabul etmeye zorlayamazdı.
Tek sıra ilerlemeden vazgeçildi ve bağımsız atış partileri günün düzeni haline geldi. Sürü sağa ve sola dağılmıştı ve küçük silahlı avcı grupları da onları takip etti. Kuşlar biraz ürkekleşmişlerdi. Artık onların menziline girmek kolay değildi. Yavaş yavaş ufka doğru yaklaşan güneş, tam bir kuş sürüsü ya da onlardan geriye kalanlar yerden ayrılıp havaya yükseldiği anda ışınlarını doğrudan gözlere odaklamak gibi rahatsız edici küçük bir alışkanlık edinmiş gibiydi.
Afyonkarahisar’a geri dönüş
Bununla birlikte, birkaç kuş daha indirildi ve torbaya eklendi. Saat dört civarında dağınık eski çiftlik evine geri döndük. Kendini şımartmak isteyenleri soğuk bir akşam yemeği bekliyordu. Şeyh “Fazla yeme, çünkü yıkanmak için buradan Gazlıgöl’e gidiyoruz.” Dedi.
Yorgunluktan uzuvları ağrıyan bir adamı neşelendirmenin dünyada benzeri yoktur. Beni hiçbir şey bir günlük yorucu hareketlerden sonra sıcak kükürtlü suya girmenin etkisini test etmekten daha fazla memnun edemezdi. Ama arabanın beni taşıyabileceği kadar çabuk Karahisar’a geri dönmek için de can atıyordum. İtalya tarafından Türkiye’ye karşı savaş yeni ilan edilmişti. İç işlerinin genel görünümü pek parlak değildi. Karahisar’da cevapsız kalan acil telgrafların olma ihtimali, beni sevimli ev sahibime acele ve isteksiz bir şekilde veda etmeye zorladı.
“Gitmeden önce gelin ve kuşlara bir bakın ve payınızı alın.” Dedi. Onu çiftliğin arkasındaki küçük bir bahçeye kadar takip ettim ve orada çimenlerin üzerinde torbayı bıraktım.
“Şimdi, geri gitmek için acele ettiğini görebiliyorum. Allaha ısmarladık. Şunu unutmayın ki, bir kez daha canınız sıkılacak olursa bendeniz ve keklikler size eşlik etme zevkini yaşamak istediğiniz her an sizi bekliyor olacağız.” dedi
“Devlet ile Efendim! (Yüce Allah size güç versin) diye cevap verdim. Onu gerçek doğulu bir tavırla selamladıktan sonra geri çekildim. Yaşlı beyefendiyi hepimize zevkli ve heyecanla dolu bir gün yaşatan uzun kuş dizisine nazikçe bakarken bırakarak oradan ayrıldım.
Dip Notlar:
1 https://en.wikipedia.org/wiki/The_Badminton Magazine of Sports and Pastimes#cite_note-1 erişim:26/10/2021 ve; The Cambridge bibliography of English literature. 1800 – 1900, Volume III, editör: Frederick Wilse Bateson, Cambridge 1969, s.759
2 Harold H. Thompson, “After Red-Legged Partridges İn Asia Minor” The Badminton Magazine of Sports and Pastimes, December 1912, No:209, Vol: XXXV, s.656-661
3 Yusuf İlgar, Karahisar-ı Sahib Sultan Divani Mevlevihanesi ve Mevlevi Meşhurları, Afyonkarahisar 2008, s.68
4 Ramsay, W. M., Everyday Life in Turkey, Hodder And Stoughton, London 1897.
5 Toy Kuşu: Türkiye’deki sayısı 500’lere kadar düşen toylara en çok Doğu Anadolu Bölgesi’nde, özellikle Muş ve çevresinde rastlanıyor. İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde de sınırlı sayıda görülüyorlar. Toyların kanat açıklığı 260 santimetre uzunluğa, ağırlığı ise on sekiz kiloya kadar ulaşabiliyor. Nesli küresel ölçekte tehlike altında olan ve dünyada uçabilen en ağır kuş türü olan toylar ne yazık ki Türkiye’de hızla azalıyor. https://www.dogadernegi.org/toy/ erişim: 31/10/2021

Devamını Oku

ON DOKUZUNCU YÜZYIL SONU VE YİRMİNCİ YÜZYIL BAŞLARINDA ÜLKEMİZDE YAYINLANAN BAZI GAZETE VE DERGİLER

ON DOKUZUNCU YÜZYIL SONU VE YİRMİNCİ YÜZYIL BAŞLARINDA ÜLKEMİZDE YAYINLANAN BAZI GAZETE VE DERGİLER
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Bundan önceki yazımızda XX. Yüzyıl ilk çeyreği itibariyle dünyanın birçok ülkesinde Türkçe olarak yayınlanmış olan gazetelerin bir dökümünü çıkarmaya çalışmış ve bunun içinde “Hallac-ı Mansur” üzerine çalışmalarıyla tanınan Fransız şarkiyatçısı Louis Massignon’un (1883-1962) “Annuaire Du Monde Musulman”1 adlı eserinin basımlarını temel almıştık.
Önceki yazımızda da belirttiğimiz üzere; Massignon’un eserinde gazete ve dergiler, genellikle alfabetik sıra ile yayınlandıkları şehirlere göre sınıflandırılır. Sonra sırasıyla süreli yayının ismi, kullandığı dil, eğer biliniyorsa editörünün adı ve mümkünse kuruluş tarihi ile tam adresi verilmektedir. Buna göre Massignon’un 1925 yılı temelinde verdiği bilgiler ışığında yurdumuzun dört bir yanında Türkçe olarak yayınlanan bazı gazete ve dergiler şunlardır 2:
Adapazarı:
Adapazarı: Haftalık
Adana:
Yeni Adana: Günlük
Türk Sözü: Günlük
Siha: 1925
Afyonkarahisar:
Haber
Nur
Anteb (Gazi):
Gazi Sancak
Halk Dili
Ayvalık:
Ayvalık
Amasya:
Amasya: Haftalık
Emel: Haftalık, M. Sırrı, 1920
Edirne:
Paşaeli: Onbeş günde bir, Mustafa Kasım, 1923
Ankara:
Resmi Ceride: Günlük
Ayen Tarihi: Aylık
Hâkimiyet-i- Milliye: Günlük, Mahmud Bey, 1920
Türk Yurdu: Aylık, 1911
İnkilab: Günlük
Köy Hocası: Onbeş günde bir, 1920
Ticaret Vekâleti Mecmuası: Aylık
Ceride-i-Adliye: Aylık
Evamir Mecmuası: Aylık
Hastahane: Onbeş günde bir
Dellal: Aylık
Muallimler Birliği: Aylık
Antalya:
Antalya: Ferruh Niyazi
Akdeniz: Günlük
Bafra:
Tenvîr-i-efkâr: Haftalık, 1923
Bafra: Haftalık
Balıkesir:
Zafer-i-Milli: Üç haftada bir, 1922
Karasi: Haftalık
Bartın:
Bartın,
Bilecik:
Bilecik: Haftalık
Bolu:
AltunYaprak: Onbeş günde bir
Bolu: Haftalık, 1913
Derdli: Haftalık, İlyaszade Şükrü, 1921
Bursa:
Ertuğrul: Onbeş günde bir
Yeni Fikir: Onbeş günde bir
Arkadaş: Haftalık, SalihMünir, 1921
Kardaş: Haftalık
Kayseri:
Misak: Onbeş günde bir, 1923
İstanbul:
Aydınlık: 1925
Anadolu Mecmuası: Aylık
AnadoluTerbiye Mecmuası: Aylık
Akbaba: Onbeş günde bir
Akşam: Günlük, Necmeddin Sadık,1919
Asâr-i-Nisvan: Onbeş günde bir
Askeri Tıbb-i Baytari Mecmua: Aylık
Baytar Mecmuası: Aylık
Dâr-ul-Funûn Mecmuası: (I Edebiyat, II Hukuk), iki ayda bir
Dâr-ul-İlhân: İki ayda bir
Demiryollar: Aylık
Diş Tabipleri: Aylık
Dişçi Âlemi: Onbeş günde bir
Cumhuriyet: Günlük, Yûnus Nâdi ve Mehmet Agâh, 1924
Fen Âlemi: Onbeş günde bir
Gol: Haftalık
Haftalık Mecmûa: Haftalık
Hilâl-i Ahzar: Onbeş günde bir
İçtihad: Aylık, Dr. Abdullah Cevdet, 1914
İdman Mecmûası: Haftalık
İkdam: Günlük, Ahmed Cevdet, 1894
İktisâdi Hafta: Haftalık
İstanbul Şehir Emaneti Mecmuası: Aylık
İstanbul Piyasa Gazetesi: Onbeş günde bir
İstanbul Seririyatı: Aylık
İstanbul Ticaret ve Sana-i Odası Mecmuası: Aylık
İstitlâât-ı- Bahriye Gazetesi: Günlük
Maddiyat: Onbeş günde bir
Mahfil: Aylık, Tâhir El Mevlevi, 1920
Meslek: Haftalık
Millet: Günlük, Burhan Cahid,1925
Milli Mecmua: Onbeş günde bir
Milli Ticaret: Onbeş günde bir
Muallimler Mecmuası: Aylık
Musavver Alışveriş Mecmuası: Haftalık
Musavver Küçük Gazete: (Tr., Fr.,İng.,Alm.), Mehmed Zeki, 1920
Orak ve Çekiç: 1925
Papağan: Orhan Seyfi, onbeş günde bir, 1924
Polis Mecmuası: Aylık
Karagöz: Onbeş günde bir, Burhan Cahit, 1908
Resimli Dünya: Haftalık
Resimli Gazete: Haftalık, 1923
Resimli Mecmua: Haftalık, (Çocuk)
Resimli Perşembe: Haftalık
Sebil-ur-Reşad: Aylık, 1925
Sıhhi sahifeler: Haftalık
Servet-i-funûn: Haftalık, Ahmet İhsân tarafından kurulmuştur, 1892
Sevimli mecmua: Haftalık, (Çocuk)
Son Saat: Günlük, Ahmed Şükrü,1925
Spor Âlemi: Onbeş günde bir
Tanin: Günlük, 1925
Tarla Bahçe: Aylık
Tevhid-i-Efkâr: 1925
Toprak: Onbeş günde bir
Türk Tarih Encümeni Mecmuası: Aylık
Türk Tıp Mecmuası: Aylık
Türkiya Hilâl-i Ahmer Mecmuası: Onbeş günde bir
Türkiye İktisâd Mecmuası: Haftalık
Türkiye Salon ve İlânât Mecmuası: Aylık
Türkiyât Mecmuası: Aylık, K. Z. Mehmet Fuat, 1925
Vakit: Günlük, Mehmet Asım, 1918
Vatan: Günlük, Ahmed Emin, 1923
Yıldız: Aylık, 1924
Yeni Mecmua: 1917
YenivSanai: Haftalık
Yeni Çiftçilik: Aylık
Denizli:
Denizli: Haftalık
Şafak: Onbeş günde bir
Diyarbakır:
Diyarbekir: Haftalık
Edremit:
Edremit: Haftalık
Erzurum:
Envâr-ı-Şarkiye: Haftalık, 1871
Muallimler Birliği: Aylık
Özdilek: Yirmibeş günde bir
Eskişehir:
Demiryolu: Onbeş günde bir
Eskişehir: Haftalık
İstiklâl: Haftalık, Hasan Basri, 1921
İnebolu:
Nazikter
Isparta:
Hamîdabâd: Haftalık, 1923
İzmit:
Hür Fikir: Onbeş günde bir, Kılıçzade, 1924
Kocaeli: Haftalık, 1918
Kastamonu:
Kastamonu: Haftalık
Açıksöz: Günlük, Ahmed Hamdi, 1919
Birlik: Aylık
Giresun:
Giresun: Haftalık, 1924
Genç Mektepliler: Onbeş günde bir
Işık: Onbeş günde bir, 1923
Şen yuva: Onbeş günde bir
Yeşil Giresun: Onbeş günde bir
Kilis:
Kilis: Haftalık, Mahmut Ragıb,1923
Hudûd Eli: Onbeş günde bir
Kırşehir:
Kırşehir: Haftalık
Konya:
Babalık: Günlük, Yusuf Ziya, 1911
Asâyiş Ocağı: Haftalık
Konya: Haftalık
Resimli Zaman: Haftalık
Yeni Fikir: Onbeş günde bir
Malatya:
Malatya: Haftalık, Osman Hilmi,1923
Mamuret-ul-Aziz:
Yeni Mefkûre: Haftalık
Mamuret-ul-Aziz: Haftalık, 1885
Maraş:
Amâli Milliye: Onbeş günde bir, Mahmut Nedim, 1922
Mersin:
Mersin: Onbeş günde bir, Hüseyin Sami,1923
Niğde:
Müdâfaa: Haftalık
Ordu:
Muvaffakiyet-i Milliye: Onbeş günde bir
Urfa:
Urfa: Haftalık
Tekirdağ (Rodosto):
Tekirdağ: Haftalık
Samsun:
Canik: Haftalık
Ahâli: Onbeş günde bir
Haber: Haftalık, İbrahim-Naci, 1923
Piyasa: Onbeş günde bir
Sarıkamış:
Varlık: Onbeş günde bir, 1921
Silifke:
Taşeli: Haftalık, 1923
Sinop:
Sinop: Haftalık, 1922
Sivas:
Sivas: Haftalık
Siverek:
Altınışık: Onbeş günde bir
İrfân: Haftalık
İzmir:
Aheng: Günlük, M. Şevki, 1893
Anadolu: Günlük, Haydar Rüştü, 1911
Hava Mecmuası: Aylık
Hilal-i-Ahmer: Haftalık
İktisâd: Günlük
Sıhhi Cidâl: Aylık, A. Hamdi, 1923
Ticâret: Günlük
Yanık Yurd: Günlük
Yeni Asır: Günlük
Yeni Gün: Günlük
Zirâat ve Ticâret: Haftalık
Tarsus:
Tarsus: Onbeş günde bir, Müezzinzade Mehmet Tahir, 1912
Çanakkale:
Muallimler Birliği: Onbeş günde bir
Örnek: Onbeş günde bir
Çanakkale: Haftalık, 1922
Çankırı
Çankırı (Kengiri): Haftalık
Necât: Haftalık
Çorum:
Çorum: Haftalık, 1921
Trabzon:
İstikbal: 1925
İkbal: Onbeş günde bir, Eyübzade A. Nur, 1910
Genç Fikirler: Onbeş günde bir
Yeni Yol: Günlük
Yozgat:
Yeni Yozgat: Haftalık, Faïk Dughan,1921
Zonguldak:
Zonguldak: Haftalık
Louis Massignon, aşağıdaki gazete ve dergileri de 1930 senesi baskısına dahil etmiştir.3
Ankara
Hayat: Haftalık
Antakya4
Antakya (Arapça- Türkçe)
Yeni Mecmua: Türkçe, Latin harfleriyle, aylık, 1928,
İstanbul:
İlahiyat Fakültesi: Üç ayda bir
Ticaret Mekteb-i Âlisi Mecmuası: Aylık
Türkiye Halk Mektepleri: Onbeş günde bir
Azeri Türk: Onbeş günde bir, Mehmet Emin Resulzade (Azeri Grup), 1927, (Odlu Yurt, 1929)
Massignon, bu çalışmasında tüm dünyada Müslüman olan veya olmayan ülkelerde müslümanlar tarafından çıkarılan ve kendisinin ulaşıp elde edebildiği tüm gazete ve dergilerin bir listesini yapmaya çalışmıştır.
Massignon’un çalışmasının bizim açımızdan önemi ise; ülkemizde on dokuzuncu yüzyıl sonları ve yirminci yüzyıl ilk çeyreğinde yayınlanmış veya yayınlanmakta olan ulaşabildiği çok sayıda gazete ve derginin bir liste halinde bilgilerini vermesidir.
Bugün ilk Türkçe gazetenin yayınlanmasının üzerinden yaklaşık olarak 200 yıl geçmiştir. Bu açıdan bakıldığında da Massignon’un çalışması basın tarihi için önemli ve değerli bir çalışmadır. Türkçemiz kimlik ve kültürümüzün vazgeçilemez temel taşlarından biridir. Bu vesileyle 745. Türk Dil Bayramımız kutlu olsun.
Dip Notlar:
1 Massignon Louis, “Annuaire Du Monde Musulman: Statistique, Historique, Social et Economique (Paris 1924, 1926, 1929 ve 1955)”
2 Massignon Louis, “Annuaire Du Monde Musulman: Statistique, Historique, Social et Economique”, Seconde Édition (1925), (Paris,1926), s.352-370)
3 Massignon Louis, “Annuaire Du Monde Musulman: Statistique, Historique, Social et Economique”, Troisième Édition (1929), (Paris,1930), s.51-77)
4 Bilindiği üzere Hatay, Anavatana 1939 senesinde dahil olmuştur.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.