Çakmaklı ailesinin onuru Afyon’un gururudur
Gazeteci- Yazar Galip Leblebicioğlu, Afyonkarahisarlı merhum yönetmen Yücel Çakmaklı ile geçen çocukluk yıllarını ve arkadaşını anlattı. Leblebicioğlu, Çakmaklı’nın ailesi için bir onur, Afyonkarahisar için bir gurur olduğunu söyledi Yücel Çakmaklı ile geçen çocukluk yıllarını ve arkadaşlıkları hakkında konuşan Galip Leblebicioğlu sözlerine bir şiiri okuyarak başladı. AFYON KAPALI BİR KUTUKüçükler hep saygındır, her büyüğüne. Elini öper, [&hellip]
Gazeteci- Yazar Galip Leblebicioğlu, Afyonkarahisarlı merhum yönetmen Yücel Çakmaklı ile geçen çocukluk yıllarını ve arkadaşını anlattı. Leblebicioğlu, Çakmaklı’nın ailesi için bir onur, Afyonkarahisar için bir gurur olduğunu söyledi
Yücel Çakmaklı ile geçen çocukluk yıllarını ve arkadaşlıkları hakkında konuşan Galip Leblebicioğlu sözlerine bir şiiri okuyarak başladı.
AFYON KAPALI BİR KUTU
Küçükler hep saygındır, her büyüğüne. Elini öper, hatır sorar gördüğüne, Anne baba, okutmak ister çocuğunu, Esnafı sanatkârdır, her işi beğenmez. Satıcı kanaatkardır, hırs nedir bilmez. Tüccar ister ki, fazla işçi çalışsın. Başkasına örnek olsun, o da yarışsın. Hacısı arınmıştır, bütün günahından. Çekinir başkasının, hakkı hukukundan, Hocası örnektir, tüm insanlara. El uzatmaz zekâtına, gerekse de para. Memur rüşvet bilmez, dokunur onuruna, işi çabuk görür, bırakmaz oluruna. Sayar, söz ettirmez, dinine bayrağına, Hayranım şehrimin şu insanına.” şiirindeki tema üzerine yetiştirilen bir nesil olduklarının altını çizen Leblebicioğlu; “Bu şiirin, bugünle ne alakası var denebilir. Ne varki biz böyle yetiştirildik. Afyon kapalı bir kutu, bir köşk gibi. Kapağını açarsanız içini güzelliklerini görürsünüz. Bu şehirden Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Genel Kurmay Başkanı yetişmiştir. Anayasa Mahkemesi Üyeleri vardır. Alimler, şairler, hattatlar gelip geçmiştir.” dedi.
GEÇMİŞİNİ BİLMEYEN GELECEĞİNİ KURAMAZ
Kaçı kişinin müderris şair Niyazi’yi, Harabi’yi, Türabi’yi okuduğunu, Alperenler, Kırklar, Dedeler, Ababuşi Bali’ler, Sultan Divani, Mısri Sultan Demiryalayan, Kasımpaşa hakkında çoğunluğun bilgi sahibi olmadığını belirten Galip Leblebicioğlu; “Kâmil Miras kimdir? Şehrin ilk sahipleri, Sahipata, Sahipler Sultan nerede yatar? Kadınanalar ne gibi hizmette bulunmuştur? Gedik Ahmet Paşa ne yapmıştır? Bunlar Afyonumuzun hazineleri, zenginlikleri, daha kimler. Geçen yıl Medine’de, hurma alıyorum. Satıcı nerelisin diye sordu. Türkiye’den geliyorum Afyonluyum dedim. Satıcı gülemsedi, el sıkıştık. ‘Sizin hemşehriniz. Mescid-l Nebevrnin, Bilâli Habeşi Cami’nin yazı süslemelerini, hatlarını yaptı. Burada vefat etti.’ dedi. Sevincimi tarif edemem. Cennetül Baki Kabristanına bir daha gittim. Ziyaret ettim. Gelmişimizi, geçmişimizi öğrenmemiz gerekir. Geçmişini bilmeyen geleceğini kuramaz.” diye konuştu.
“İKİMİZ İKTİSATI KAZANDIK”
Saygı ve sevgi ile anılan merhum yönetmen Yücel Çakmaklı arkadaşının; milli, manevi filmleriyle ses getiren, Afyon’un öz evladı olduğnu söyleyen Leblebicioğlu; “Kendisi merhum değerli müftümüz Hüseyin Bayık Hocamızın kardeşi Hasan Hoca’nın torunudur. Yücel’le aynı mahallenin çocuklarıyız. Dayısının oğlu eski Toprak Su Müdürü Erdoğan Sayık ile Afyon Lisesinde okuduk. Tacıahmetteki evlerimizde ders çalıştık. Orduevi bahçesinde oturur, dertleşir, geleceğimizi konuşurduk. Üniversiteye devam etmek istiyorduk. Fikret Helvacıoğlu 7. sınıftan biz 6. sınıftan mezun olduk. Yıl 1955, üniversite sınavları, her fakülte için ayrı yapılırdı. Yücel, Erdoğan ve ben iktisat Fakültesini kazandık, kaydolduk. Fikret ise Ticaret Yüksek Okulu’na kaydoldu. İktisatın zor olduğunu, bitiremeyeceğimiz söyleniyordu. Erdoğan, Ankara Ziraat Fakültesine gitti. Ayrıldık.” şeklinde konuştu.
ÖĞRENİM ŞARTLARI ZOR ÖZVERİLİ
Öğrencilikleri döneminde fakültede basılı kitabın yok denecek kadar az olduğunu anlatan Galip Leblebicioğlu, kendilerinin not tutarak, teksir hazırladıklarını ya da dersi derste öğrenme gayreti içerisinde olduklarını belirtti. Leblecioğlu; “Hocalarımız iktisatta Şükrü Baban, Muhasebe Bankacılık da Mehmet Oıuç, İktisadi Akımlar da Sabrî Ülgener. Maliye de de Memduh Yaşa idi. Dr. Volter işletme dersine girerdi. Hukuk derslerini iki yıl Hukuk Fakültesiyle birlikte gördük. Birinci sınıfta 700 kişi idik. İkinci sınıfa 82 kişi geçebildik. Üçüncü sınıfta ise kalan geçenle 32 kişiye düştük. İkinci sınıfta öğle sonu pratik dersler oluyordu. Bir nevi tekrar yapılıyordu. Yücel’le birlikte bitişiğimizdeki Gazetecilik Enstitüsüne kaydolduk. Başarılı olanlara, gazetecilik yapanlara, bir fakülte bitirenlere böyle bir hak tanınmıştı.” ifadelerini kullandı.
DOĞRU İLETEŞİM ÖĞRETİLDİ
Gazetecilik Enstitüsünde steno daktilo, gazete haber makale, fotoğraf çekimi gibi dersler gördüklerini aktaran Leblebicioğlu şu ifadelere yer verdi: “Hocalarımız Şeyhül Muharririn Burhan Felek, Yazar Cevat Fehmi Başkut, Nurettin Şazi Kösemihai, Haldun Taner, Sabri Esat Şiyavuşgil gibi ünlü isimlerdi. Edebiyat, Halkefkârı Sosyal Bilimler dersleri aldık. İnsanları bakar bakmaz tanımak ve anlamanın iletişimin nasıl olacağını öğrendik. Daha sonra bu enstitü, iletişim fakültesi oldu. Zamanın büyük gazeteleri; Hürriyeti , Yeni Sabahı ziyaret eder çalışmalarını görürdük. Oğuz Toktamış ağabey, Yeni Sabah istihbaratında çalışıyordu. İmkansızlıklar içinde haber topluyor, baskıya hazırlıyordu. Tabiatıyla cep telefonu, telsiz, internet gibi alıcı verici yoktu.”
“GEZMEDİĞİMİZ SEMT KALMADI”
Yönetmen Yücel Çakmaklı ile birlikte İstanbul’u tanımak için gitmedikleri semt kalmadığından söz eden Leblebicioğlu şöyle konuştu: “Bir yanda Bakırköy, Florya, Bahçelievler, Anadolu yakasında Kadıköy, Bostancı, Suadiye, Süreyya Plajı. Boğazda Anadolu ve Trakya yakasını gezerdik. Pazarları Heybeli Ada’ya gitmek hoşumuza giderdi. Beyoğlu’nda, İstiklal caddesinde sinema, tiyatro takıp ederdik. Yeni Melek, Saray, Şan Sinemaları yeni filmler getirirdi. Bilet ücreti 75-100 kuruştu. Tramvay 3 kuruş, otobüs bileti 10 kuruş. Masal gibi. En çok da Yeşil Çarrva uğrardık. Çekimler, Mim gösterileri olurdu. Fransız Raymond Polegrininin bir filminin çekimini izledik.”
“ZEKİ MÜREN’İN
PARFÜM MAĞAZASI VARDI”
Merhum Yücel Çakmaklı’nın elçiliklerinin kültür ateşeleri ile ilişkiyi ilerlettiğini aktaran Leblebicioğlu şunları söyledi: “Fransız, İtalyan elçiliklerinde daha yurdumuza gelmeyen filmleri izlerdik. Hatırımda yer edenler Lastrada Yol, Bisiklet Hırsızları, Ko Vadis filmleridir. Elçiliklerin karşısında Dram tiyatrosu vardı. Hazım Körmükçü, Galip Arcan, baş roldeydi. Gülistan Güzey hem güzel, hem saf genç kız rolleri oynardı. Onunla biz de üzülürdük. Özel komedi tiyatroları da vardı. O günün yıldızı Suzan Avcı idi. Tiyatrolar öğrenciye 50 kuruştu. Film artistlerinden Fatma Girik 15-16 yaşlarında güzel gözleri fıldır fildir dönen bir yıldızdı. İstikbali o günden belliydi. Muhterem Nur’a göçmen derlerdi. Zeki Müren Galatasaray’da parfüm mağazası açmıştı. Diğerlerinin de bazı işyerleri vardı.”
DOLU DOLU GÜNLER YAŞANDI
Komedi tiyatrosunda Halide Pişkin hararetli konuşmalarının güldürdüğünü, Vahi Öz gibi komedyenlerle, artistlerle tramvayda, otobüste karşılaşma imkanının gençlik yıllarında mümkün olduğunu söyleyen Leblebicioğlu; “Yücel bir ara Şan Sinemasında gerek film merakı, gerekse ek gelir için çalıştı. Şan sinemasına Bolşoy balesi gelmişti. Bizi içeriye aldı seyrettik. Parayla seyretmek mümkün deği . Zira salon 50 lira, balkon 25 lira, bizde o para yok ki. Bahar aylarında Saray Burnunda açık havada Karagöz ve Tuluat gösterileri olurdu. İsmail Dümbüllü’yü, Tevfik İnci’yi Kavuklu, Pişekar, İbiş rolleriyle seyreder, eğlenirdik. Radyoevi Harbiye’de idi. Basit bir vericiden farksızdı. Ama değerli sanatçılar, Sanat Müziği, Türkülerle program yaparlardı. Pazarları Heybeli Ada’ya giderdik. Yaz gelince Suadiye, Süreyye veya Florya plajında denize girerdik, iki üç vasıta değiştirirdik.” dedi.
“BAŞARISINI FİLMLERİYLE KANITLADI”
İstanbul’un yeşil çimenleri, çiçekli bahçeleri, saraylar, villalar, köşkleriyle bambaşka imrenilen bir şehir olduğunu kaydeden Leblebicioğlu; “İstanbul’un insanları da kibar, efendi idi. Boğaza çay içmeye, giderdik. Temiz deniz havası alırdık. Balık da boldu. Erzak kıtlığında bol bol balık yerdik. 1959 yılı Haziran’mda gazeteciliği, Eylülünde iktisat fakültesini bitirdim. Afyon’a döndüm. Yücel ideallerini gerçekleştirmek için İstanbul’da kaldı. Dolayısıyla ipler de koptu. Birara aday oldu. Hakkında iftiralar oldu kazanamadı. Ama filmleriyle başarısını kanıtladı. Hastalığında iyileşeyîm bir Umre’ye gidelim demiş son konuşmasında.”
AHİRETTE BİRLİKTE CENNET DİLERİZ
Yücel Çakmaklı’nın cenazesine yaz döneminde Finike’de olduğu için bulunamadığını belirten Leblebicioğlu sözlerine şöyle devam etti: “Yücel’in cenaze töreninde Başbakan’ın, bakanların omuz verdiği töreni televizyonda izledim. Bu vesileyle şu şiiri yazdım; Lise sonda, Fikret, Yücel üç arkadaştık. Üçümüz de İktisat’a kaydolacaktık. Çok etkilenmiştik; Yücel ben üç arkadaş filminden. Muhterem Nur, Salih Tozan, Fikret Hakan artistleri, Erkekler yardımcıydı, kör kıza çıkar beklemeden. Değişik cazip geldi, gazetecilik enstitüsü, Seyrettik yarını Fransız elçiliklerinde Yol, bisiklet hırsızlan, Kovadis filmleri, Komedi, dram tiyatrosu, klasik konserleri. Ayrıldı yollarımız, mezuniyet sonrasında, Yücel yönetmen oldu, sinema dünyasında, Duyuldu adı, yurtta, meşhur filmleriyle, Madalya aldı, devlete üstün hizmet nedeniyle, Yücel, ailesi için bir onur, Afyonkarahisar için bir gururdur. Yücel’i kaybettik, rahmet dileriz. Ahirette birlikte cennet dileriz.” >>Burcu AYDIN’ın haberi
“Öncü cesur projelerin insanıydı”
Doç. Dr. Turan Akkoyunlu, Yücel Çakmaklı’nın Afyonkarahisar’ın seçkin şahsiyetlerinden biri olduğunu kaydetti. Akkoyunlu, Çakmaklı’nın sinemaya adımını attığı günden, ahirete intikal ettiği ana kadar hep farklı, öncü ve cesur projelerin insanı, tartışılan bir sanatçı olduğunu söyledi. Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Doç. Dr. Turan Akkoyunlu,
“Türk Kültürü ve Yücel Çakmaklı” isimli bir sunum gerçekleştirdi
İKİ FİLMİN DAHA ÇEKİLMESNİ İSTEDİ
Merhum yönetmen Yücel Çakmaklı’yı hiçbir şeyin onu bildiği yoldan döndürmediğini dile getiren Akkoyunlu; “Öyle ki, merhum, vasiyetinde bile, ömrünün yetmediği iki filmin çekilmesini istiyordu. Yücel Çakmaklı Tohum Dergisinin Ağustos 1964 sayısında şunları dile getirir: ‘Türk sineması ancak köylüsü ve şehirlisi ile manevi kıymetleri maddeden üstün tutan Müslüman Türk halkının inançları, millî karakterleri, gelenekleri ile yoğrulmuş, Anadolu gerçeklerini yansıtan filmler vererek Millî Sinema hüviyetine kavuşabilecektir.’ Ona göre ‘İslâm tıbbının öncülerinin hayatlarının ülkemiz ve dünya sinemasınca anlatılması gerekir. Türk, Mısır ve İran sinemaları bu konularla da ilgilenmelidir.”http://m.kocatepegazetesi.com/” dedi.
FARKLI VE TARTIŞILAN SANATÇI
‘Milli Sinema’ kavramının tartışılmaya başladığı andan itibaren tamamen milli ve manevi değerlerin aktarılmasına dayanan yeni anlayışın kendiliğinden oluşmaya ve gelişmeye başladığını belirten Doç. Dr. Turan Akkoyunlu; “Usta yönetmen kendi adına film şirketi kurma aşamasını şu şekilde açıklamaktadır: ‘Benim çok sevdiğim, çok saydığım bir toplum önderi vardı. Ona danıştım. 1968’de. Film şirketi kurmanın arifesinde. Durumu anlattım. Biliyor musun bu işi dedi. Ben de hem teorik hem de pratik olarak öğrendiğimi anlattım. Elindeki elma soyduğu bıçağı gösterip cinayette de ameliyatta da kullanılır. Niyetin hayır olursa inşallah neticede hayırlı olur dedi. Benim filmlerim iyiye, doğruya, güzele vesile oldu. Şerre alet olmadı.’ Çakmaklı cephesinden değerlendirmeye devam edecek olursak muhafazakar kesim için dönemin iki popüler romanından biri olan Huzur Sokağı’nı Birleşen Yollar ismiyle filme alır. Çakmaklı sinemaya adımını attığı günden, ahirete intikal ettiği ana kadar hep farklı, öncü ve cesur projelerin insanı, tartışılan bir sanatçı olmuştur.” diye konuştu. >> Burcu AYDIN’ın haberi
Bakmadan Geçme