Akkoyunlu devleti 14. yüzyılda kurulmuş olan bir Türkmen devletidir. TRT-1 Televizyonunda yeniden yayınlanmaya başlayan MEHMED (Fatih Sultan Mehmet) dizisinin yeni bölümü, Osmanlı-Akkoyunlu mücadelesiyle başladı. Akkoyunlu Devleti söz konusu olduğunda, aklıma hemen, bizzat giderek, gezip gördüğüm Tebriz kenti gelmektedir. Zira Akkoyunlu Devletinin başkenti Tebriz’dir.
Oğuz Türkleri’nin Bayındır Kolu tarafından kurulmuş ve yönetilmiş olan Akkoyunlu Devletinde yaşayan insanların çoğunluğu Türkler ve Acemlerden oluşuyordu. Doğal olarak Devletin dili de Türkçe-Farsça idi.
Tarih içerisinde “Bayındıriye” olarak da adlandırılan Akkoyunlu’lar Horasan'dan Azerbaycan'a gelmiş olan bir aşiretti. Harput ve Diyarbakır'a yerleşen bu aşiret daha sonra ise bu bölgede etkili olmaya başladı. Devlet olmadan önce de varlıklarını sürdüren bu aşiret Trabzon imparatorluğu ile girdiği mücadeleler ile tanındı. Akkoyunlu devleti devlet kurulduktan sonra Trabzon imparatorluğu topraklarına akınlar düzenlediler. Daha sonra ise Trabzon imparatoru bu akınları ve istilaları durdurmak amacı ile kızını Akkoyunlu devletibaşındaki zatın oğlu ile evlendirdi. Bu yüzden Akkoyunlu devleti bu iki ailenin ortak mülkü sayılıyordu!....
Bu devletin hükümdarları Han veya Uluğ Bey olarak adlandırılırdı. Akkoyunlu devletinde şehzadeler ise hükümdarlara bağlı olarak sahip olduğu bölgeyi bağımsız olarak yönetebilirlerdi.
Oğuz Türklerinin Bayındır kolundan olan Akkoyunlu aşireti Horasan'dan sonra Diyarbakır ve Tebriz'e yerleştiler. Burada varlıklarını sürdürdüler. Akkoyunlu aşireti Timur'un Anadolu'ya girmesine de öncülük ettiler. Bunun üzerine Timur tarafından da Malatya Akkoyunlulara bırakıldı.
1398 yılında Kadı Burhaneddin'i öldüren Akkoyunlu aşireti Memlük sultanının hizmetine girdi. Ankara savaşında da Timur'a yardım eden Akkoyunlu aşireti bunun karşılığında ise Diyarbakır'ı aldı. Daha sonra ise bu aşiret bir devlet haline gelmeyi başardı.
Hiç kuşku yok ki, Akkoyunlu devleti Kara Yüllük Osman Bey tarafından kurulmuş olan bir Türkmen Türk devletidir.
Kara Yüllük Osman Beyden sonra sırasıyla, Ali Bey, Hamza Bey, Cihangir Mirza, Uzun Hasan, Halil, Yakub, Baysungur, Rüstem, Ahmed Bey, Göde Ahmed, Murad Bey ve Elvend Mirza Akkoyunlu Devleti tahtına oturdular…
Akkoyunlu devleti doğu tarafta Horasan'dan Batı tarafta Fırat nehrine kadar, Kuzey'de ise Kafkaslar'dan Güney'de Umman Denizi'ne kadar uzanan bir devlettir.
Akkoyunlu devleti altın çağını yaşarken Ahmed Bey'in ölümünden sonra büyük bir iç karışıklığa sürüklendi. Bu dönemde Devlet Murad Bey ve Elvend Mirza Bey arasında bölüştürüldü. Bu Akkoyunlu devletinin yıkılışını hazırlayan en önemli etmenlerden biri olarak tarihe kaydedildi.
Akkoyunlu devletinin bu iki kardeş arasında paylaşılmasından sonra Azerbaycan'da bulunan Safevi devleti giderek güçlenmeye başladı. Safevilerin başında bulunan İsmail bey, bu iç karışıklıklardan faydalanmak için Akkoyunlu devletinde bulunan Erzincan'da iç karışıklıklar yaratmaya başladı.
Osmanlı devletinde bulunan kimi güç kaynakları, İsmail Beyi desteklemeye başladılar ve o aşamada Safevilerin eli Akkoyunlu devletine karşı epeyce güçlendi. Akkoyunlu devleti bu aşamada Safevileri tehdit olarak görerek başlarındaki Şah'ı öldürdüler. Ardından da Safeviler Akkoyunlu devletine saldırmaya başladılar. Akkoyunlu Devleti bu dönemde ordusu daha da güçlü olmasına rağmen Elvend Mirza komutasında büyük bir yenilgi yaşadı. Bu yenilgiden sonra ise Azerbaycan tamamen Safevilerin eline geçti. Elvend Mirza bey toparlanmaya çalışsa da Şah İsmail buna izin vermedi ve Akkoyunlu devleti üst üste yenilgiler alarak yıkıldı!..
Kısaca anlattığım bu kısa tarihte gösteriyor ki; bir yanda temeli Türkmenlerin Kayı boyu olan Osmanlı Devleti, öte yanda çıkış noktası Horasan olan Akkoyunlu Türkmenleri ve halis Türk kökenli olan Safevi Hükümdarı Şah İsmail Hatayi birbirlerini yiye yiye tüketme çabası içinde oldular…Ve maalesef tarih içerisinde asırlar boyunca, bir Türk grubu, başka bir Türk grubunu ortadan kaldırmaya çalıştılar ve başarılı da oldular!...
***
Ben Tebriz’de gezip dolaşırken hep bu tarihi gerçekleri düşünüp, kendi kendime yorumlar yapmaya çalıştım. Bu gün de aşağı yukarı durum böyle değil midir?...Nüfusunun yarıdan fazlası Türk olan ve başta Cumhurbaşkanları olmak üzere, Devleti yöneten zevatın içerisinde çok sayıda Türk bulunan İran, ABD-İsrail arasında sıkıntı yaşarken İran’a destek olabiliyor muyuz?...
Neyse, ben İran’ın Tebriz kentindeki gezimden kısa bazı bölümleri buraya almak istiyorum..
Tebriz’de Üniversitenin konuğu idim. Rektör Prof.Dr.Kâmran Paşayi Fakhri bizzat ilgileniyordu. Prof.Dr.Dostum Kadir Golkaryan da gece-gündüz yanımdaydı. Halk Kültürü Araştırmaları Kurumu olarak, Türk Halk Kültürüne Hizmet Ödülü verdiğimiz Kadir Bey, Tebriz’de, olabildiğince önemli yerleri göstermek istiyordu. Kuşkusuz ben de ilk kez geldiğim bu önemli kentin her yanına gidip görebilme arzusu ve heyecanı içindeydim. Tebriz Doğu Azerbaycan eyaletinin başkentiydi. Nüfusu iki milyona yakın olan bu şehir, bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti, Irak, bizim Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki şehirlerle büyük benzerlikler arzediyordu.
Megberatül Şuera ve Şehriyar Anıtı
Tebriz’in mutlaka görülmesi gereken yerlerinden biri Megberatül Şuera diye adlandırılan Şairler Anıtıdır. Bu muhteşem bina burada mezarları bulunan 420 şair, yazar ve edibin anısına yaptırılan anıt mezardır. Dünyada eşi benzeri bulunmayan şairler anıtında yüz yıllardan beri vefat eden şairler defnedilmiştir. Son asır İran ve hatta Azerbaycan şiirinin en büyük ustası olan Muhammed Hüseyin Şehriyar da bu mekânda medfun bulunmakta olup, Tebriz’de ilk ziyaret ettiğimiz yerdi. Burada Şehriyar’la ilgili resimler, belgeler, çeşitli malzemeler sergileniyordu. Ayrıca bina içindeki hoperlörden İran klasik musikisi eşliğinde, şairin kendi sesinden şiirleri aksettiriliyordu. Şehriyar şiirlerini daha çok Farsça yazmıştı ama, onun Türkçe şiirleri de vardı ve bunlar, çeşitli makamlarda bestelenmişti. Onun en meşhur, en sevilen şiiri ise, “Haydar Baba’ya Selam” şiiridir. (Şairin kendi sesinden bu şiirini, internette google’a girerek dinlemek mümkündür.)
Kapalı Çarşı
Tebriz bugün İran’ın önemli bir ekonomi, sanayi, ticaret ve kültür merkezi konumundadır. Üniversiteleri, tarihi eserleri, müzeleri, camileri ve diğer tarihi varlıkları ile özel bir kenttir. Bu kentte görülesi yerlerin başında Kapalı Çarşı gelmektedir. Kentte yapılan bütün yeni alışveriş merkezlerine rağmen kapalı çarşı kentin en canlı ekonomik merkezi konumundadır. UNESCO tarafından korunması gereken dünya kültür mirası değerleri listesine alınan Tebriz kapalı çarşısının tarihi önemi büyüktür.
Sevgili Kadir sayesinde gezip görebilme olanağını bulduğum, Tebriz Kapalı Çarşısı karmaşık doğu biçimi yaşam ve alışveriş merkezlerinin bütün özelliklerini barındıran dimdik ayakta duran ziyaretçilerini tarihin derinliklerine götüren çok önemli bir gezi ve alışveriş merkezidir. İran Azerbaycanının çeşitli kentlerindeki halı ustalarının eşsiz eserleri olarak örülen en güzel ipek halıların satıldığı Müzefferiye Çarşısı, baharatçılar sokağı, kuyumcuların bulunduğu Emir Pazarı, zücaciyelerin bulunduğu Şişegerhane Çarşısı, Yemeniciler, Şazda, Sadıgiyye, Hacı Rehim, Ganlı Dalan, Dericiler Çarşısı, Abbasçı Çarşısı, Hüseyni Çarşısı Şirbaf Çarşısı, Mir İsmail, billurcular, Gız Besti, Heramhana, Badamçı, Getçiler, Bakırcılar ve başka pek çok görülecek çarşıyı bünyesinde bulundumaktadır. Bu kapalı çarşı Akkoyunlu Padişahı Uzun Hasan tarafından yaptırılmıştır. Çarşının o zamanki özelliklerini Evliya Çelebi de Seyahatnamesinde yazmıştır.
Emir Hanı
Tüm temel tüketim maddelerinin satıldığı Emir Hanını gezerken Kadir Golkarian dedi di; “İstanbul’daki Kapalı Çarşı, Tebriz Emir Hanının mimarisinden ilham alınarak yapıldı, ama İstanbul’daki çarşı, buradaki kadar büyük değil” dedi. Hemen belirtmeliyim ki, Tebriz’deki çarşılar, İstanbul ve öteki Anadolu kentlerindeki kapalı çarşılara son derece benzemektedir.
Erk Kalesi – Musalla Camii
Kentin tam ortasında çok önemli bir tarihi yapı yer almaktadır. Tarihi bir caminin kalıntısı olmasına rağmen adı Erk olarak anılmaktadır. Bu dev tarihi yapı günümüzden 674 yıl önce 1337 yılında Taceddin Elişah’ın veziri Reşidettin Fezlullah tarafından büyük bir cami olarak yaptırılmıştır. Zamanla şiddetli depremler bu muhteşem yapının yıkılmasına sebep olmuşsa da caminin devasa mihrabı dimdik ayakta durulmaktadır.
Gök Mescit (Mescid-i Kebud)
Tebriz’deki önemli camilerden biri de Mescidi Kebud , yani Gök Mescit’tir. Bu tarihi cami, Karakoyunlu Hükümdarlığı döneminde Cihan Şah’ın eşi Can Begüm Hatun tarafından inşa ettirilmiştir.. Binanın süslemesinde kullanılan mavi renkli mozaiklerinden dolayı Gök Mescit olarak anılmaktadır. Ben orada iken, aslına uygun olarak restorasyon yapılıyordu. Camiyi yaptıran Cihan şah ve eşi Begüm Hatunun mezarları caminin içinde yer almaktadır. Dar bir koridordan ulaşılan bu mezarlar ziyaret etme ve fotoğraflama sansım olmuştur. Azerbaycan Ulusal Müzesi, Gök Mescit ve başka pek çok tarihi eserin bulunduğu alan kültür ve gezi parkı olarak restore edilmiş, içinde Nizami-i Gencevi adına bir de park yaptırılmıştır. Nizami-i Gencevi’nin görkemli bir heykeli de parkın girişine konulmuştur.
Eynalı Dağı
Tebriz’e gidip de, bu Eynalı Dağı’na çıkmamak olmazdı. Zira burada görülesi iki makam vardı. Tebriz’in kuzeyindeki bu dağa dolmuşla çıkmış, o makamları ziyaret edip, Tebriz’i de 1811 metre yüksekten seyreylemek olanağını bulmuştuk. Aslında buraya teleferik ile de çıkılıyordu. Eynalı dağı geçmişte Zerdüşt tapınağı olarak kullanılıyormuş. Şimdi ise, Şii inancının kutsal mekanı sayılıyor. Zira dağın doruğunda bulunan iki mezarın Hz.Ali’nin soyundan olan Eynel ve Zeynel adlı kişilere ait olduğu söylenmektedir.
Şah Gölü – Parkı
El Gölü olarak da adlandırılan Şah Gölü, Kacar Hanedanı döneminde inşa edilen yapay bir göldür ve burası bugün de bir mesire yeridir. Gündüz, sempozyum çalışmalarından arta kalan zamanda çarşı-pazar dolaştığımız için bu parkı, gece gidip görmüştük. Esasen gündüz hava çok sıcak olduğu için, Tebriz’liler, gölün de bulunduğu parkı tıka basa doldurmuşlardı. Hatta oturup nefeslenecek bir yer bulabilmek de mümkün değildi. Bizim de amacımız gezip görmek olduğu için, oturmayın, parkın içini, dışını, etrafını adımlamıştık. Gölün ortasındaki tarihi bina dikkat çekiyordu. Tümüyle burası, Tebriz’in sembol yerlerinden biridir.
Seher Derneği
Tebriz’deki çeşitli kültür-sanat dernekleriyle yıllardır, temaslarda bulunarak, aralarındaki bilim adamlarını, Türkiye’de düzenlediğimiz etkinliklere davet ederim. Halk oyunları ve musiki ile meşgul olan dernekleri festivallere çağırırım. Bunlar arasında âşıklar da vardır. Türkiye’ye davet ettiğim bu derneklerden birisi de Tebriz’de faaliyette bulunan “Seher” derneğidir. Bu derneğin halk oyunları grubu 2012 yılında katıldığı, Trabzon-Akçaabat Uluslararası Halk Oyunları Festivali’nde İran’ı temsil etmiştir.
Rektör Kamran Bey, bana Tebriz’in özelliklerini göstermek ve kadim kenti tanıtmak için, elinden gelen çabayı harcıyordu. Örneğin bir gün, Tebriz’in çıkışındaki bir ilginç restoranda, yer minderi üzerinde kebap yemiş, bir başka gün “Sokkan” adlı, bir başka restoranda, Tebriz mutfağının leziz yemeklerini tatmıştık. Bu yemekte, Tebrizli şair Naser’i tanımış, şiirlerini dinlemiştim. Kuzey Azerbaycan’da olduğu gibi, Güney Azerbaycan’ın başkenti Tebriz’de de, hemen herkesin, şiire olan sevgisi ve hatta tutkusunu görmüştüm.

Seher Derneği folkcuları ile.Benim solumdaki kişi Şair Naser’dir.Ayakta
sağdan ikinci kişi Prof.Dr.Kadir Golkarian
Kabrinin başında Şehriyar’a fatiha okurken
