İnsanoğlu tarih boyunca zihnini ve hayatını tanzim edecek bir nizam, ruhunu teskin edecek bir sığınak arayışında olmuştur. Ancak beşeri aklın sınırları ve insan ürünü sistemlerin eksikliği, insanlığı her defasında yeni arayışlara ve çıkmazlara sürüklemiştir. Oysa Yüce Yaratan, rehberliğini hiçbir çağda esirgememiş; insanlığa en son, en kâmil ve evrensel nizamı İslam ile tamamlayarak bildirmiştir.
Âli İmrân Suresi’nin 85. ayet-i kerimesinde Rabbimiz, bu hakikati hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bir berraklıkla önümüze koyar:
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”
Bu ilahi beyan, yalnızca ferdi bir vicdan tercihini değil, hayatın tamamını kuşatan sarsılmaz bir ölçüyü ifade etmektedir. Zira ayette işaret edilen İslam; Hristiyanlığın zamanla dinî icra alanını sadece kiliseye hapsettiği gibi, yalnızca camide icra edilecek ibadet ve merasimlerden ibaret değildir. İslam; ibadetten ahlaka, sosyal hayattan hukuka, dünyevi meselelerden ahiret saadetine kadar insan hayatının her safhasına prensipler sunan, bozulmamış, evrensel ve ilahi bir hukuk sistemidir.
Bugün en büyük yanılgılardan biri, İslam’ı kendi çağına, dünyevi çıkarlarına veya mensup olduğu zümrenin kabullerine uydurmaya çalışanların tutumudur. Müslüman, dini kendi hevasına göre şekillendiren değil; duygu, düşünce ve yaşantısını dinin hükümlerine tabi kılan kimsedir. Allah’ın dinini beğenmeyip kendilerine göre bir grup dini icat edenler yahut başka ideoloji ve sistemlerin gölgesinde sığınak arayanlar, hakikatte Allah’ın onaylamadığı bir anlayışı benimsemiş olurlar.
Bu çerçevede modern dünyada sıkça pazarlanan "dinler arası diyalog" kavramını da doğru bir zemine oturtmak zorundayız. İnanç esasları zemininde, hak ile batılı bir potada eritme veya eşitleme gayreti şeklinde yürütülen bir diyalog anlayışı İslam’ın özüne tamamen aykırıdır. Hak din tekse ve son mesaj gönderilmişse, ilahi hakikatler üzerinde taviz verilemez, orta yol aranamaz.
Şüphesiz ki toplumsal barış, insani münasebetler, ticaret ve dünya işlerine dair meselelerde diğer din mensuplarıyla konuşmak, anlaşmak ve bir arada yaşama hukukunu korumak mümkündür. Ancak inanç boyutunda Müslümanın temel vazifesi dinler arasında uzlaşma aramak değil; Allah’ın tek ve üstün kılınmış dinini hikmetle, nezaketle ve en güzel usülle tebliğ etmektir.
Netice itibarıyla; başka sistemlerin, beşeri ideolojilerin peşine takılmak mümin için mutlak bir hüsrandır. İzzet ve kurtuluş; ilahi hükümleri kendimize uydurma kolaycılığına kaçmadan, tam bir teslimiyetle İslam’ın evrensel nizamına sarılmakta ve bu hakikati insanlığa tebliğ etme sorumluluğunu omuzlamaktadır.