Muharrem Günay

Namazı Kılmak İle İkame Etmek Arasındaki Fark (1)

Muharrem Günay

Yüce kitabımızda sık sık “Namazı ikâme et” emri geçer. Hiç şüphesiz namazı kılmakla ikame etmek aynı şey değildir. Namazı kılmakla namazı ikame etmek arasında büyük fark vardır. Elmalılı Hamdi Yazır namazı kılmakla ikâme etmek arasındaki farka dikkat çekerek şöyle diyor:

Elbette, “Namazı ikame ederler” demekte, “Namazı kılarlar” demekten fazla bir anlam vardır ki bu, en az “doğru dürüst” yani “namazın şartlarına uymak, Allah'a boyun eğmek ve tevazu göstermek suretiyle güzelce kılmak ve hatta kıldırmak mânâlarını ifade eder. (İkame), “kıyam” veya “kıvam”dan “if'âl” ölçüsünde olarak lügatte kaldırıp dikmek veya düzeltip doğrultmak veya kıymetlendirmek ve devam ettirmek veya dikkat ederek yapma anlamlarına geldiğinden, namazla ilgisinde bu mânâların birinden veya ortak noktalarından beliğ bir istiare yapılmış ve bunun için bir kelimelik “namaz kılarlar” yerine, iki kelimelik “namazı ikame ederler” seçilmiştir. İlk önce “dikmek” veya “doğrultmak” mânâlarını düşünelim: Bu bize “Namaz dinin direğidir.” hadis-i şerifini hatırlatır. Bu hadiste din, yüksek bir binaya benzetiliyor ve namaz aynı o binanın direği gösteriliyor ki, iman da o binanın temelidir. …Bu âyette de namaz cemaat ile kaldırılabilecek büyük bir direğe benzetiliyor ve onun güzelce dikilmesi veya doğrultulması suretiyle o yüksek binayı dinin inşa, koruma ve devam ettirilmesinin gereği anlatılıyor. Bir de bu binanın ilerde açıklanacak esasları, diğer kısımları, süsleme ve güzelliklerinin bulunduğuna işaret buyruluyor. Bundan dolayı “namaz kılarlar” demekle, “namazı ikame ederler” demek arasında ne büyük fark vardır. Hakikatte din gayet büyük ve kutsi bir binadır. ve bu binanın kerestesi, malzemeleri, şekli ve planı (yani şeriat) bizzat Allah'ın yaptığı ve koyduğu bütündür. Ona uygun olarak inşası, kurulup meydana gelmesi ve içinde saadetle yaşanması da insanlara aittir. Temsilen (benzetme yoluyla) diyebiliriz ki, bu binanın mimarı Allah, baş kalfası Peygamber, amelesi ümmettir. Bu binanın temeli kalplerin derinliklerinde atılacak ve ağızlardan taşacak, direği tek başına namazlarla hazırlanacak, düzlenecek ve cemaat ile görünme meydanına dikilecek, sonra üzerine diğer kısımları inşa edilecektir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Bakara Suresi Tefsirinden) (Bak. Ali Küçük Besairü’l Kur’an Tefsiri Bakara Suresi) 

Lügatte ikame kelimesi ağır bir yükü insanların bir araya gelerek ayağa kaldırıp dikmesi, yerleştirmesi manasına gelir. Dinin direği olan namaz da tıpkı bu misalde olduğu gibi bir araya gelinip cemaat halinde eda edilmesi gereken bir ibadettir. Çadırın ayakta durmasını sağlayan ortadaki direk ne ise, din açısından da namaz odur. Nasıl ki ortadaki direk olmadan çadırın ayakta kalması mümkün değilse namaz olmadan da dinin ayakta kalması mümkün değildir.

Sevgili Peygamberimiz; “Namaz dinin direğidir” buyurur. Öyleyse “egimissalâte…” ayeti ile bu direği yerine dikmemiz, yerleştirmemiz emrediliyor. Aynı zaman da namaz, ancak cemaatle ayağa kaldırılabilecek büyük bir direğe benzetilmiştir. Çok büyük ve bir kişi ile yerden kaldırılamayacak kadar bir direk düşünün ki bu direk ancak birkaç kişinin bir araya gelip güçlerini birleştirmesiyle kaldırılabilir, yerine konulabilir. İşte namazda böyle bir direktir ki ancak cemaat halinde birlikte ikame edilmesi, yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Onun içindir ki cemaatle namaz kılmak teşvik edilmiş ve Allah’ın Resulü tarafından cemaatle kılınan namazın sevabı tek başına kılınan namaza göre 27 derece daha fazla olduğu belirtilmiştir.

 Nitekim Bakara suresi 43. Âyette: ”Namazı ikâme edin, zekâtı verin ve ruku edenlere (namazı eda edenlerle) beraber ruku edin. (Ve egîmussalâte verkuû mearrâkiîn) buyurulur. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de 32. Âyette namaz emri zekât ve sadaka ile birlikte geçmektedir. (Egımıssalate ve êtüzzekate) Demek ki namazın ikâmesi ile zekât ve sadaka arasında doğrudan bir ilişki vardır.

Namazın ikâme edilmiş olması için, öncelikle camilerde ve mescitlerde cemaat halinde eda edilmesi gerekir. Bu yeter mi? Yetmez. Aynı zamanda o toplumda birlik, beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunun oluşmuş olması gerekir. Bir ülkede bütün Mü’minler namazlarını camilerde eda etseler fakat aralarında birlik, beraberlik, kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma şuuru oluşmadı ve hayata geçmediyse o ülkede namazın ikamesinden söz edilemez.

Namazın ikâmesinin önemli şartlarından birisi de zekâtın verilmiş olmasıdır. Namazını eda ettiği halde zekatını vermeyen birinin namazı ikâme ettiği söylenemez. Çünkü zêkat, fakirin zengin zerindeki hakkıdır. Zekatını vermeyen bir Mü’min hem haram yiyip, kul hakkına girmiş ve hem de kendisine emanet ve imtihan vesilesi olarak verilen malı, Allah’ın emrettiği şekilde kullanmamakla emanete ihanet etmiş olur. 

Namazın ikamesinin önemli şartlarından biri de namazını eda eden Mü’minin fuhşiyattan ve münkerden uzak durmasıdır. Nitekim bu duruma Ankebut suresinde dikkat çekilir: “Kitaptan sana vahyedilenleri oku, namazı özenle kıl. Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder. Allah’ı anmak her şeyden önemlidir. Allah yaptıklarınızı bilir. (Ankebut 29:45)

 Ayette geçen “Fahşa” Hayasızlık demek olup Arapça’da aynı kökten olan Fuhuş kelimesiyle eş anlamlı olup genellikle çirkin sözler ve fiiller için kullanılır. (Ragıp el-isfehân el-Müfredat “fhş” md.); daha genel olarak başta zina olmak üzere edep, iffet, haya gibi erdemlerle çelişen söz ve davranışları ifade eder. “Kötülük” şaklinde çevirdiğimiz münker ise ma’ruf kavramının zıddı olarak genellikle ”aklın ve sağ duyunun çirkin bulduğu, erdemli toplumun yadırgadığı tutum ve davranışlar” anlamına gelir. (Bilgi için bk. A’raf 7: 157)

Eda edilen namazların ikâme edilmiş olması için, namazını eda eden Mü’minin namazı ile ahlaki, ailevi, ticari hayatı uyumlu olmalıdır. Namaz kıldığı halde İslam’ın fuhşiyat ve münker saydığı kötü huy ve alışkanlıkları işleyen birinin namazı ikâme ettiği söylenemez.

Ayete göre gerek abdest, kıraat, rükû, secde ta’dili erkan gibi zâhiri şartlarına ve rükunlarına gerekse ihlâs, huşu, takva gibi mânevî şartlarına özen gösterilerek kılınan namaz, İslâm’ın ve sağ duyu sahibi erdemli toplumların edepsizlik, hayâsızlık ve kötülük sayıp reddettiği tutum ve davranışlarla uyuşmaz. Adeta bir nasihatçi, bir uyarıcı gibi (İbn Âşûr, XX, 259) namaz kılan kişiyi bu davranışlardan men eder. Böylece ayette namazın ahlâki tesirlerine, kötülüklere karşı koruyucu özelliğine işaret edilmekte, namaz kıldıkları halde hak hukuk gözetmeyen, edep ve ahlâk kurallarına uymayanlara da dolaylı bir uyarı yapılmaktadır. (Kur’an Yolu, c. 4:273-275)

Bu bakımlardan namazını eda etme çabasında olan Mümin inandığı gibi yaşayıp, inancını davranışlarına yansıtmalı ve Mü’min sözünün manasında olduğu gibi çevresine güven vermelidir. Tıpkı düşmanlarının bile kendisine güvenip Muhammedül Emin dediği Peygamber Efendimiz gibi olmaya çaba sarfetmelidir.

İslam’da ibadetin az da olsa devamlısı ve düzenlisi makbuldür. Namazı ikame etme çabasında olan Mü’min namazını hem düzenli ve hem de devamlı vaktinde eda eder. Her işini namaza göre, “namazdan önce, namazdan sonra anlayışına” göre programlarlar. Selamla namazdan çıkmaz bilakis namaza devam ederler, yani namazla elde edilen güzel davranışları günün her saatinde davranışlarına yansıtırlar. 

(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab'ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir. (Ankebut 29: 45)

Ankebut suresi 45. Âyette geçen “Allah’ı anmak” diye tercüme ettiğimiz zikrullahtan maksat namazdır. Cuma suresinde de Cuma namazı için aynı tabir kullanılmıştır. Namazın zikir ve en büyük zikir kelimeleriyle anılması, onun tam bir ibadet bilinciyle, Allah’ın huzurunda bulunduğu şuuru ve sorumluluğu Cibril Hadisi’nde geçen “Sen onu görmesen de o seni görür” anlayışı ile eda edilmesi gereken bir ibadet olduğu gerçeğini ortaya çıkarır. Bu şekilde ve bu bilinçle eda edilen namaz elbette en büyük ibadettir.

Yazarın Diğer Yazıları