Mustafa Yılmaz Dündar

– 229 – HEVASINI İLAH EDİNEN

Mustafa Yılmaz Dündar

Ölüm anı ve ölüm günüyle ilgili olarak ayet ve hadislerle hep uyarılırız, o anın zorluğu hatırlatılır. O an öyle bir hal yaşanıyor ki… Öyle bir korku var ki… Hani bazen bir şey olur da “yüreğim ağzıma geldi” dersiniz ya, onun gibi, ama bu duygu bile o anı açıklayamaz. Ölüm anıyla başlayan ve ahirete ait olan olaylar dünyadaki hislerle kıyaslanmaz; iyisi çok yüksek derecede iyi, zoru çok yüksek derecede zordur. O an bir ferahlık varsa dünyada öyle bir ferahlığı hiç tatmamışsınızdır, bir korkudan bahsediliyorsa dünyada hiç öyle bir korku tanımamışsınızdır. Hislerin frekansı o andan itibaren böyle yükselir. Çünkü dünyaya ait vehimsel şartlar zayıfladıkça yaşanılan şartlar değişir… Bu yüzden Mü’min-18. ayete göre kalp o an hançerelere yakın hissedilecektir. İnsanın kalbi/kalıbı ölüm emriyle öyle titreyecek ki… Kalıbın bu titremesi ve korkusu onun vehimsel irtibatı olan dokusal kalbi yerinden söker… Ve işte o hal nedeniyle korkuya ait ne kadar hormon, enzim varsa o an tümü devreye girer ve kıpırdayamayan çaresiz kişi büyük bir korku yaşar. İşte o anda zalimlerin hiçbir yardımcısı bulunmaz… Zalimlerin yani Hakk’ı, doğruyu gizleyip Allah’a karşı müstakillik ve muhtariyet iddiasında bulunanın o an ne bir dostu ne de sözüne itibar edilir bir şefaatçisi bulunur. Onlara bakılmaz… Peki, o an mümin için nasıldır, o ne yapar? Çünkü o korku müminde de var. Müthiş bir şey bu, dikkat edin. Ayetteki “gamla dolu kalbler” ifadesi o anı yaşayan tüm insanlar için, sadece kâfirler için değil. Ayetin devamında “zalimlerin bir dostu ve yardımcısı yoktur” diyor, ama “korku” yani gamla dolu kalpler sadece zalimler içindir denilmiyor. Düşünün, öyle bir korku ki, hiçbir desteği yok. Yaslanacağı hiçbir yer olmayan bir korku, Allah muhafaza eylesin. Peki, o zaman müminin hali ve farkı ne? Müminin o anki en büyük desteği ümidi. Havf ve Reca demiştik işte o reca. Sadrı anlatırken, sadrın İslam nuruyla çalıştığını, onu çalıştıran şeyin korku ve ümit sistemi (havf ve reca) olduğunu ifade etmiştik, o yazılarımıza veya İNŞİRAH kitapçığımıza bakabilirsiniz. İşte o anı yaşayan imanlıda Allah’tan ümit oluşacak, o andaki korkuya eş bir ümit. O ümit o korkuyu öyle bir dengeler ki, korku ne kadar yüksekse mümin için o kadar yüksek bir ümit.
Hazreti Enes radıyallahu anh anlatıyor. Rasulullah (SAV) ölmek üzere olan bir gencin yanına girmişti, sordu: Kendini nasıl buluyorsun? “Ya Rasulallah, Allah’tan ümidim var, ancak günahlarımdan korkuyorum” dedi. Rasulullah (SAV) de şu açıklamayı yaptılar: “Bu durumda olan bir kulun kalbinde ümit ve korku birleşti mi, Allah o kulun ümit ettiği şeyi mutlaka verir ve korktuğu şeyden onu emin kılar.” Hadisle bize kalbin bir özelliği öğretiliyor ve mümin kula Allah’ın bir hediyesi müjdeleniyor: Bu durumda olan bir kulun kalbinde ümit ve korku birleşti mi, Allah o kulun ümit ettiği şeyi mutlaka verir ve korktuğu şeyden onu emin kılar.
“Hevasını ilah edinen, Allah’ın onu bu ilmi doğrultusunda saptırdığı, sem’i (işitmesi) ve kalbi üzerine sonlandıran, basarı (görmesi, idrakı) üzerine perde koyduğu kimseyi gördün mü? Allah’ın bu uygulamasından sonra ona kim hidayet edebilir ki. Hala tezekkür etmiyor musunuz?” (Casiye Sûresi 23)
Kalbin ayette anlatılan özelliği bu: Kalbler imana açılmamak üzere sonlandırılabilir. Allah, bir daha imana açılmamak üzere kalbi mühürleyerek sonlandırabilir. Kalblerin imana açılmamak üzere sonlandırılabileceği, Bakara Sûresi 7, En’am Sûresi 46 ve Şura Sûresi 24. ayetlerde de geçmektedir; Allah’ın imana açılmamak üzere kalbi sonlandırması; mühürlemesi; kalıbı kapatması, kalıbın kapısını imana kapatması. Bu ayetlerde hatemallâhu alâ kulûbihim geçer. Hatem Allâhu; Allah sonlandırır.
Ayette “hevasını ilah edinen”e de dikkat çekildi. Hevasını ilah edinenle ilgili birçok açıklama okursunuz, o açıklamaların hepsi doğrudur, ama hepsi bir ana başlık altındadır, o da şudur: İlahlık hissiyatıyla yaşamak, tanrılık iddiasında bulunmak yani “ben müstakilen varım ve muhtarım” zannıyla düşünmek, konuşmak ve yaşamak… Kişi ilahlık hissiyatıyla yaşıyorsa, yani tanrılık iddiasında bulunuyorsa o kişi Kur’an’a göre “hevasını ilah edinmiş”tir ve bu haliyle o konuda açıklanan ne varsa onların hepsini yapmış olur. Bunun nedeninin kendini ilah ilan etmesi olduğunu Enbiya Sûresi 29’dan öğrenmiştik.
Ayetlerden öğrendiğimiz bir kalb özelliği daha vardır ki çok sığınmak, kokmak gerekiyor: Allah’ın kalbleri damgalaması (tab’ etmesi). Damgalamak bir nevi işaretlemektir; Allah kalplere işaret koyar, “Bu işaretlendi, buna dikkat edilecek, o tab’ edildi” der. Ayetlerde “tab’Allahu ala kulubihim” diye geçer. Diğeri “hatemallâhu alâ kulûbihim” idi. Meallerde ikisine de “mühürleme” yazıldığından karıştırılmaması için söylüyorum. “Hatem Allâhu” hali bir daha açılmamak üzere kalbin imana kapatılmasıdır, kalbin öyle sonlandırılmasıdır. Muhafaza buyur Allahım. “Tab’Allâhu” hali ise kalbin damgalanması, işaretlenmesidir.
Muhammed Sûresi 16: “Onlardan kimi de gelip seni dinler. Nihayet senin yanından çıktıklarında, kendilerine ilim verilmiş olanlara dediler ki: Az önce ne dedi? İşte bunlar, Allah’ın kalplerini tab’ ettiği (damgaladığı) hevalarına tabi olmuş kimselerdir.”
O dönemde bazı kimseler var. Bir şey anlasa da anlamasa da Rasulullah (SAV)’in meclisinden, yanından çıktıkları zaman kendisine ilim verilenlere soruyorlar, küçümser bir tarzda “az önce ne dedi?” diyorlar. Kime böyle söylüyorlar? Kendilerine ilim verilenlere. Olayı küçümsüyorlar. Diyorlar ki, siz inandınız, O’na (SAV) tâbi oldunuz, hep O’nun (SAV) peşindesiniz, ne anlattı ki… İşte Allah bu davranışları nedeniyle onların kalplerini işaretlediğini (tab’ ettiğini) söylüyor. Ancak “Tab’Allâhu” buyrulduğu için onların yine de bir şansları olabilir, eğer tövbe ederlerse… “HatemAllâhu” demedi. “Tab’Allâhu” ifadesi, o kişinin, o idrakın ileride, davranışlarına göre doğruya yönelme şansı olabileceğini düşündürür.
Bir de ayette övülenler var: Kendilerine ilim verilenler… Muhammed Suresi 16. ayetteki “kendilerine ilim verilenler” kimlerdir?

Yazarın Diğer Yazıları