Mustafa Yılmaz Dündar

Çekil aradan, çıksın Yaradan – Kocatepe Gazetesi

Mustafa Yılmaz Dündar

22 Aralık 2017 Cuma 10:23:08
 

– 59 –
Efendimiz (SAV)’in “nefsine zulmedenler, mutediller ve mukarrebun, bu üç grup da cennettedir” buyurduğu hadisi var ama kitaplarda âlimlerin “nefine zulmedenler” hakkında tartıştığına rastlayacaksınız. Bu konuda şimdi yapacağımız açıklama, karşılaşacağınız ikilemi ortadan kaldırmak açısından belki bir ilktir. Âlimlerin bazısı; “nefse zulmedenler cennette olamaz” der. Diğer bir kısmı ise “Efendimiz açıklamıştır, nefse zulmedenler cennettedir” diye görüş beyan ediyorlar. Hangisi doğru acaba? Lütfen dikkat edin, her ikisi de doğru! Bu iki görüşün ikisinin de doğru olduğunu bize tevhid öğretiyor. Beyinde açılan tevhid hücreleri bunu size okutuyor. Sünnet üzere doğru yolda olan âlimlerin biri onu, biri de bunu demişse, “ben onu kabul etmem, bunu kabul ederim” diyemezsiniz, derseniz yanlış olur. O da doğrudur, bu da! Çünkü ikisi de sünnet üzere ve doğru yolda! Eğer fikir beyan edenler hanif ise, tevhid ehli ise yanlış söyleyemezler. Tevhid ile baktığınız zaman, siz o söylenenlerin hepsini birleştirirsiniz ve en doğruyu bulursunuz. Şimdi o konudaki iki görüşü inceleyelim. Âlimlerin bir kısmı “nefse zulmedenler de cennet ehlidir, çünkü Rasulullah öyle söylüyor” dedi. Doğrudur. Bu hadis kapsamındaki nefse zulmedenler, sapmış yoldaki kavşağı dönmemiş olanlardır, yan yolda olup arada kalmış olanlardır.
 Bunlar ibadetlerle ve zikirle meşguller, nefse zulümden kurtulma telaşındalar, korkuyorlar. Ama iddiacı “BEN”i de atamamışlar. Diğer âlimlerin “nefse zulmedenlere cennet yoktur” demeleri de doğrudur. Çünkü bu âlimlerin kast ettiği nefse zulmedenler; tanrılar dünyasında olup, “BEN” de müstakilen varım ve muhtarım” diyenlerdir, öyle yaşanlardır, onlara cennet yoktur. Bu nefse zulmedenler sapmış yoldaki kavşağı dönüp yola devam edenlerdir, onlar yan caddedeki arada kalmışlar değildir. Onlar kavşaktan dönüp kendilerine hevalarıyla bir yol çizmiş olanlardır. “Nefse zulmedenler de cennete gidebilecektir” denilenler bu kavşağı geçmemiş olanlardır: İbadetteler, zikirdeler, bu işlerle meşguller… Kavşağı geçmekten korkuyorlar, ama tanrılık ilanındaki “BEN”den de henüz kurtulamamışlar. İlan ettikleri tanrının elinden silahını almışlar, onu zavallı tanrı haline getirmişler, ama tamamen yok edememişler. Onu yok etmek İhlâs Hayat Döngüsü içine düşmek demektir. Efendimiz (SAV), Fatır Suresi’nde bahsedilen bu üç grupla ilgili açıklamasına şöyle devam ediyor: “Öncülere gelince bunlar cennete hesap vermeden girerler. Mutedillere gelince; bunlar kolay bir hesaptan sonra cennete girerler. Nefslerine zulmedenlere gelince; bunlar mahşer boyu hapsedilirler.” Mukarrebun cennete hesap vermeden girer, mutediller kolay bir hesapla, nefse zulmedenler ise mahşer boyu hapsedildikten sonra. İşte bu nefse zulmedenler o yan yoldakilerdir. Harama bulaşmaktan korkan, doğruyla meşgul, tanrılıklarını zavallı hale getirmiş ama henüz kurtulamamış olanlardır. Kendilerindeki iddiadan kurtulamadıkları için Hakikati içlerine hapsetmişler. “ÇEKİL ARADAN, ÇIKSIN YARADAN” halini yaşayabilseler kurtulacaklar. Aradan çekilemedikleri için içlerine hapsetmişler onu. “Çekil aradan” önerisi bu arada kalmış olanlaradır: Çekil aradan çıksın Yaradan. İşte bu halde olup da nefslerine zulmedenler mahşer boyu hapsedilirler. Efendimiz (SAV) müjdelemeye devam ediyor: “Sonra Allah onların eksiklerini Rahmetiyle telafi eder. Halledemedikleri, kurtulamadıkları o tanrılığı Allah Rahmetiyle telafi eder. Bunlar Fatır  Suresi 34. ayette belirtildiği üzere şöyle diyen kimselerdir: Hamd, bizden tasayı gideren Allah’a aittir. Rabbimiz çok affedici, çok nimet vericidir.”
Aşk ile söylemek, bağırarak, terleyerek, yoruluncaya kadar söylemek değil; onu Allah Aşkı ile demektir
Hadis böyle tamamlanıyor. Şimdi onların halini bir hayal edelim: Cennete girmeden önce karşılaştıkları ve “hapis” olarak ifade edilen muamele sırasında onları bir tasa alıyor. “Biz hep ibadet işiyle meşguldük, bu kadar korktuk, kaçındık, uzak durduk, kendimizi cenneti hak etmek üzere hazırladık, ne oldu ki bu haldeyiz?” diye tasalanıyorlar, öyle bir tasa oluşuyor. Ama tanrı varsa cennet yok, onunla girilmez! Cennetin kapısında ne yazıyordu? La ilahe illallah! Bu ifade bir koşuldu; “bu ortama girecekseniz haliniz bu olmalıdır” manasına bir şarttı! Kapısında “silahla girilmez” yazan bir yere üzerinizde silahla, o yazıyı okuyarak girmek mümkün mü? Detektörler yakalar, çünkü silahla girilmez! Yazıyı göre göre silahla girmek için inat eder misiniz? İsterseniz edin, geçemezsiniz, yakalarlar. Ne yapacaksınız? Silahı bırakacaksınız! O yazıyı görünce; “silahla girilmezmiş” deyip bırakacaksınız. “Silahla girilmez, silahla girilmez…” diye defalarca tekrar ettiniz ve kapıya geldiniz. “Ben aşk ile şevk ile bin defa ‘silahla girilmez’ demiştim” dediğinizde, size “ama silahın var” derler, “Öyle derken bıraksaydın” derler. Aşk ile şevk ile söylerken o aşkla terk etseydin! Aşk ile şevk ile Kelime-i Şehadet denir. Allah aşkıyla Kelime-i Şehadet söylemek ancak sizdeki iddiacı “BEN”i bırakmakla mümkündür, aslında Allah aşkıyla şehadet o tanrıyı terk etmektir. Aşk ile söylemek, bağırarak söylemek, tekrar tekrar söylemek, terleyerek söylemek, yoruluncaya kadar söylemek değildir; onu Allah Aşkı ile demektir. O aşk yoksa söylemeniz neye yarar! Bu yüzden; “silahı kapıda bıraksaydın geçerdin. Bin defa söylemen gerekmezdi, bir kere söylesen geçerdin” derler. Bir kere söylesen geçerdin! Mirac’da Efendimiz’le bize gönderilen bir hediyedir bu: “Bir kere La ilahe illallah diyen cennete girer.” Bir kere! Bir sürü kere değil, bir kere! Yani silahını bir kere çıkardıysan yetiyor, bir kere! Kapıdaki koşulu sağlamış da geçmişsen bitti! Çünkü şart bu; tanrılığınla giremezsin, o eksikle geçilmez, demek ki bu bir koşul! Efendimiz (SAV) bir hadisinde buyurur: “Cennetin bedeli La ilahe illallahtır.” O ortam için istenen bedel budur, şart budur. Bu hal varsa o ortam var! Kapıda böyle bir koşul var; La ilahe! Onu manalandırdık ve dedik ki; La ilahe, tanrı giremez, tanrıysan giremezsin! İlla Allah! Kendisini tanrı ilan eden, rablığını ilan eden, kendisini müstakilen var zanneden buradan giremez, İllallah! İlla Allah İhlâs Suresi’nin hayat döngüsüdür, o döngüden sapmışsan giremezsin: La ilahe! O yoldaki nefsine zulmedenler hala “ilahlık ilanında” oldukları için giremiyor, bekletiliyorlar. Onların bu noksanını Allahu Rabbül alemiyn merhametiyle, rahmetiyle telafi ettikten sonra bu tasaları kalkıyor ve “hamd, bizden tasayı kaldıran Rabbimize aittir (elhamdü lillahilleziy ezhebe annel hazen) diyorlar, bunu Fatır Suresi 34. ayet açıklıyor. O noksan kalkıp da kapıdan geçme koşulu gerçekleşince, tanrılık ilanı kalktığı için onlara cennet hali mümkün oluyor. Ve işte cennetlik üç grup; nefse zulmedenler, mutediller, mukarrebun. Demek ki, cennet ehli olan nefse zulmedenler “A” hayat çizgisinde ilerleyenler değil! Orada ilerleyenler “cennete giremezler” denilen gruptur, geri dönüşsüz “A” yapısında olanlardır, nefse zulüm halleri geri dönüşsüz olanlardır. Cennetle müjdelenen nefse zulmedenler, arada kalmış olanlardır, İhlas Hayat Döngüsü’ne bitişik yan caddede yaşayanlardır.
İhlas için “Ben o döngüye nasıl girerim,
o hayat nasıl yaşanır?”In peşinde olmalıyız
 “A” Takdim Formu”nda tanrılara göre bir hayat var, ona “La ilahe” diyoruz. “B” Takdim Formu”nda bir başka hayat var: “İlla Allah”. Efendimiz’in OKU’duğu budur. “İkra’ Bismi Rabbikellezi halak” ile “Yaratan Rabbinin adıyla/adına oku” ile fark edilen gerçek “La ilahe illallah”tır: Tanrılar dünyası ve oraya ait hayat La ilahe’dir. İhlâs Döngüsü hayatı illa Allah! La ilahe illallah aslında La havle ve la kuvvete illa Billah’tır. Bu okuma için antrenman olsun diye kendimizde şöyle bir tefekkür uygulaması yapalım. Bizde bir “A” yapısı var; Rablığını ilan eden, bir güç ilan eden, Rab’bın gücüne sahip çıkan yapı var. Kişinin bir de esas yapısı var, “B” hayatına talip olan yapısı var. Şimdi bu yapı ondaki “A” Takdim Formu” yapısına ve yaşantısına “La havle ve La kuvvete” diyor. “La havle ve La kuvvete” derken nefesle “A” halini dışına atıyor ve “illa Billahil aliyyil azim” diyerek “B” Takdim Formu”nu nefesle içine çekiyor.
Bu tefekkür, aklımıza tesbih salâtını getirir. Bu salât “A” Takdim Formu”nu yok eden, “B” Takdim Formu veri tabanını açan en güzel dua, yöneliş ve salâttır. Orada çok önemli üç zikir olan “Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahuekber” zikirlerini yapar, sonra da “A” Takdim Formu”ndan kurtuluş için “ve la havle ve la kuvvete illa Billahil aliyyil azim” dersiniz: Benim müstakil bir güç, kuvvet, varlık iddiam yok Rabbim! Ben “A” Takdim Formu”nda değilim, ben asi değilim. Ben vehmin zulmetini istemem, güç iddiasında değilim! La havle ve La kuvvete illa Billah, La ilahe illa Allah! Güç kuvvet Allah’a aittir, bunun farkında bilincindeyim. İşte böyle bir itiraftır o. Böyle bir itirafla, o itirafın getirdiği arzu ve istekle yeni bir hayat oluşur ki o İhlâs Hayatı’dır. Bu farklı bir hayattır. “B” dünyasındaki farklı bir yaşantıdır. O hayatı önemseyip, mutlaka araştırıp bulmamız gerekir: “Ben o döngüye nasıl girerim, o hayat nasıl yaşanır?” deyip mutlaka ulaşmamız gereken bir yaşantıdır o. O, bu yaşadığınız dünya ve hayat değildir.

Yazarın Diğer Yazıları