Mustafa Yılmaz Dündar

Edep Ya Hu – 224 – ACZİYETİN ŞUURU, BİLİNCİ VE İTİRAFI

Mustafa Yılmaz Dündar

Dualarda, sığınışlarda, yakarışlarda “biz aciz kulların” diye sesleniriz, hatta bazen bunu itiraf ihtiyacı duyar ve bu hususta “acziyetimi itiraf ederim” deriz. Şuna çok dikkat etmek lazım: Özellikle “nazar noktası” ile ilgili hususlar doğru anlaşılıp kavranıldığı zaman insanı çok yükseğe çıkarır, yanlış kullanıldığı zaman da çok aşağıya indirir. Eğer, “ey Allahım en güçlü sensin, biz senin gibi güçlü değil aciziz” gibi düşünülür de acziyet böyle anlatılırsa ve Allah’a yakarış böyle yapılırsa, konuya böyle yaklaşılırsa bu çok yanlış olur. Bu yaklaşımın bizim anlattığımız “Billahi anlamda iman” ile hiç ilgisi yoktur; vehim nuru aynasına yansımış olan kalıbın/kalbin âcziyeti ile bu tarifin hiç ilişkisi yoktur. Çünkü bu yaklaşımda güç karşılaştırması ve kıyası var: Allah güçlü, insan onun gibi güçlü değil, insan zayıf! Bakın iki güç var ve bunların karşılaştırılması yapılıyor. Eğer kişi güç karşılaştırması yaparak “Allahım, ben acizim yardım et” derse, Allah ona yardım eder. O ayrı! Allah Erhame’r Rahımiyn (gerçek merhamet sahibi)dir, ona yardım eder. Ama bu yakarış yanlıştır. Bu seslenişi yüzünden yardım alır ama bu sesleniş onun idrakını yükseltmez! Yani balığı yer, ama balık tutmayı öğrenemez. Çünkü Allah’ı ayrı, ötede bir yapı ve varlık kabul etti, kendisini de, sonra da ikisinin gücünü kıyasladı ve bu kıyasta kendinin aciz olduğunu gördü. Bu, işin aslına uymayan yanlış bir yaklaşım tarzıdır ve bu yaklaşım öyle önemlidir ki şirkin göbeğini oluşturur. Bu hal şirkin göbeğidir, motorudur. Çünkü varlıkların Allah’la kıyası yapılmıştır. Yapılmamalıdır!
Allah hakkında konuşulurken, Allah’la ilgili bir fikir ileri sürülürken, bir tanım yapılırken varlıkların kıyası yapılamaz. Kişi Allah’ı insan gibi düşünürse, insana seslenir gibi Allah’a seslenirse kıyas yapar, yanlışa düşer. Çünkü insani bakış açısıyla Allah’a yaklaşmıştır. Bu da birçok yanılgının çıkış noktasını oluşturur. Konumuz burada o olduğu için söyleyelim; Allah ve Kul arasındaki kıyas daima “var ve yok” üzerinden yapılır, buna çok dikkat etmek lazım: Bu kıyas VAR ve YOK üzerinden yapılmalıdır.
Vehim nuru aynasına yansıyan kalıba bir özelliği nedeniyle aciz demiştik. Ona “aciz” denilmesi “güç”le ilgilidir. O kalıba güç açısından bakıp aciz denilmiştir. Bu kıyası insanlar arasında yapılırsa “az güçlü çok güçlü” diye bakar, az güçlü olana aciz deriz. İnsanlar arasında bu doğrudur, ama Kul’la Allah arasında bir mukayese olarak yapılırsa yanlıştır. Kul’la Allah arasında VAR ve YOK kıyası yapılır, daima. İki “var”ın kıyası yapılmaz. Güç için de bu böyledir. Dolayısıyla kul için “aciz” denildiğinde o az güçlü, Allah çok güçlü kıyası olmaz. Bu durumda VAR ve YOK geçerlidir: Allah’ta güç var, Kul’da yok. “YOK” olduğu için kul acizdir, az güçlü olduğu için değil. “YOK” olduğu için âciz olan güçsüzdür, gücü yoktur, ona ait bir güç mevhumu yoktur; kul bu yüzden âcizdir. Dolayısıyla kul için kullanılan aciz kelimesi güç açısından yetersiz, gücü az gibi değildir, “YOK” manasınadır ve böyle kullanılmalıdır. Dualarda ve yönelişte de bu çok önemlidir.
Şimdi o yansımanın acizliğini bildiğiniz bir zikrullah ile anlatalım. Yansımanın acizliğini vehim nuru noktasından başlayarak gerçek manada nasıl dile getiririz biliyor musunuz? “Ve la havle ve la kuvvete illa Billâh” diyerek… Bu seslenişin başladığı nokta, vehim nuru aynasında kalıbın kalb olduğu andır, o andan itibarendir. Kalb olduğu an kul âcizdir. Bu acziyeti itiraf etmek için deriz ki “Ve la havle ve la kuvvete illa Billâh. Ve la havle ve la kuvvete illa Billâhil Aliyyil Aziym…”
Efendimiz (SAV), Hazreti Ali efendimize buyurdular ki; “Yatmadan önce on kez “la havle ve la kuvvete illa Billâhil aliyyil aziym” demen cennette yerini hazırlamana vesiledir.”
Bu sesleniş demek ki bu kadar önemli… Ama açıkladığımız idrakla olursa. Ebu Hureyre (r.a.)’dan rivayetle Efendimiz (SAV) şöyle buyurdular: “Dikkat et, sana cennetin altındaki hazineyi bildiriyorum: La havle ve la kuvvete illa Billâh.”
Kalıp için işin başından gelen bir özelliktir ki o âcizdir. Bu yüzden daima bu acziyetin şuuru, bilinci ve itirafı gerekiyor. Yansımanın acizliği böyle kavranıldığı zaman, bu idrak kişide çok önemli iki motoru devreye sokar. Birden! Sizde yeni bir hayat başlatır. Bu yeni hayat nasıl başlar? Eğer siz yaşarken her işinize, her halinize dikkat eder ve her halinizi süzgeçten geçirirseniz o yeni hayat başlar. Yeni nesiller bilmez, bizim gençliğimizde çok su sıkıntısı çok olurdu, çeşitli yerlerden gider su bulurduk. O suları kullanmak için hepsini tek tek süzgeçten geçirmek ve kaynatmak zorundaydık. Onun gibi, temiz bir hayat için hayatının her anını süzgeçten geçirmek zorundasın.
Yansımanın acizliğinin idrakı oluştuğunda devreye giren bu iki motor Hamd ve Şükür motorlarıdır; onlar devreye bu idrakla girer. Siz farkında olun olmayın, bu idraktaysanız onlar çalışır, siz bu idraktaysanız kendiliğinden çalışırlar; siz bu idraka gelince onlar çalışır. Hamd ve Şükür çalışınca sizde şükür ve hamd hali ortaya çıkar. Hal olarak ortaya çıkar ve o hal dil ile yapılan zikrullahtan ileridir, zikrullahın bir üst mertebesidir. Zikrullah üç aşamalıdır; dilde, halde ve fiilde zikrullah. Zikrullahın fiile geçmesi için hal şart. Halden sonra o artık fiile dökülür. Hal ve fiili bu yüzden birbiriyle sürekli test etmek gerekir. Neden sürekli test? İstikrar için. Yolda istikrar için… Yansımanın acziyetini idrak ettiğinizde fark edin etmeyin Esma Âlemi’ne giriş yapmış olursunuz. Zihninize altını çizerek kaydedin lütfen, kişi bu idrakla insani kesretten yani kesretin zulmetinden gerçek esma kesretine geçer. İnsani kesretten Esma Kesreti’ne geçiş, Hamîd ve Şekûr esmalarının sizde hâl olmasıyla olur. Bahsettiğimiz (Billahi) manada yansımanın acziyeti idrakı sabitleşince, o kulda Hamîd ve Şekûr esmaları hâl olur. Hamîd ve Şekûr esmaları onun hâli olunca kul esma kesretine geçer, bu hâli bozulursa esma kesretinden çıkar. O yüzden bu halde istikrar çok önemlidir. Diyelim ki esma kesretine istikrarlı olarak geçti, sonra ne olacak? Esma kesretinden kurtuluş ve Tevhid yaşantısına geçiş. Ancak esma kesretinden kurtuluşun da, Tevhid yaşantısına geçişin de temelini hep Hamîd ve Şekûr esmalarının hâli oluşturur. Bu hâl sabittir, işin temeli Hamîd ve Şekûr esmalarının hâlidir, bina bu hâl üstündedir… Ancak “Hamîd ve Şekûr” esmaları ile ilgili önemli olan husus şudur: “Hamîd ve Şekûr” esmaları ayrı ayrı düşünülmemeli, ayrı ayrı tefekkür edilmemelidir. Çünkü Şekur esması ancak Hamid esması idrakıyla yaşanabilir. İkisi ayrı ayrı çalışmaz, ikisinin ayrı çalışması kula fayda sağlamaz, hatta bu iki esmadan biri ağır basarsa kul sapabilir, kulun idrakı sapabilir. Bu durumda o saptığı halde kendisini doğruyla meşgul, doğruyu yapıyor zanneder. Bu nedenle, “Şekûr ve Hamîd” esmaları birlikte düşünülmeli, birlikte ele alınmalıdır. Nasıl bakılmalı ki bu esmalar birlikte olabilsin? Şöyle: Hamid esması idraktır, Şekur esması ameldir. Dolayısıyla, “âmenû ve amilüs sâlihâti” hali gereği, Hamid esması idrakıyla Şekur esması ameli yapılırsa bunlar birlikte olur. Bu durumu daha iyi anlamak üzere iki ayete bakalım. Zahiren çok kolay olan bu ayetleri lütfen derinlemesine incelemek üzere meallere tefsirlere bakın, düşünün, kendinize ve kendiniz olan kütüphanenize bakın, onu genişletin, paylaştıklarımızı ilerletme adına bunları lütfen yapın. Kur’an’ın faydalarından birisi de budur; bir şeyi anlamak için ayetlerden yararlanırsanız, ayet tefekkür ederek o işi anlamaya çalışırsanız hem o şeyi anlarsınız, hem birçok şeyi anlarsınız inşaAllah.

Yazarın Diğer Yazıları