Sevgiyi çok önemli biçimde ele alacağız, ancak size bir şey söyleyeyim: Mevlana Hazretleri’ni seven kimileri onu niye severler, biliyor musunuz? Allah’ı sevdiklerinden değil! “Ne olursan ol gel” cümlesini yanlış yorumlamaktan hoşlandıkları için! O daveti “nasıl yaşarsan yaşa cennet sana açık” gibi yorumladıkları için seviyorlar. Yoksa Mevlana’yı, onun bakış açısını ve yaşantısını tanıdıklarından, benimsediklerinden, ona talip olduklarından değil! Sorsan yalnızca bu cümle: Ne olursan ol gel! Onlara göre Mevlana; “ne olursan ol gel” demektir. Bu cümle kime, niye sesleniyor, o önemli değil, onları hiç ilgilendirmiyor. O cümleyi ve Mevlana Hazretlerini “ne yaparsan yap cennet sana açık” bakışıyla yorumladıkları için seviyorlar! Çünkü o “A” yapıda olan yalnızca öyle dinler, öyle anlar…
Sevginin İslam Sistemi içerisindeki yeri nedir, bunu çok iyi bilmek lazım, çünkü çok önemli. İslam’daki sevginin lezzeti hiçbir sevgide bulamayacağınız bir lezzettir. O diğer bütün sevgileri örter! Ama onu yanlış uyguladığınız zaman iş değişir. O zaman rehavete düşersiniz. O zaman kişi kurallara karşı çok duyarlı olmaz, vurdumduymaz hale gelir. Peki, İslamiyet’teki sevgi nasıldır? İslamiyet’te sevgi korkuyla birliktedir. Eğer korkuyla sevgi beraberse o doğru bir sevgidir ve bu çok önemlidir. Onun ismi HAŞYET’tir. Haşyet’in içerisinde hem sevgi hem de korku vardır. Ama bu korku çok farklı bir korkudur. Bir kere bu, ötede beride uzakta birinden korkma korkusu değildir. İnsani duygularla yaşadığınız korkulardan farklı bir korkudur. Bizim Haşyet korkusunu anlayabilmemiz için, o korkuya yaklaşabilmemiz için, başımıza gelecek olanlarla ilgili olarak uyarıldığımız gerçeklerden korkmamız gerekiyor, önce onlara karşı tedbir almamız, tedbirli olmamız gerekiyor. Ona şöyle bir örnek verelim: Kolera salgını olan bir yer düşünün. Allahım muhafaza ediverir inşaAllah, Afyon’da kolera salgını olsa ve suların çok dikkatli içilmesi gerekse… Her tarafta suların kaynatıldıktan sonra içilmesi için uyarılar yapılıyor, doktorlar Tv’lerde durmadan “koleranın belirtileri şöyledir, tehlikesi şöyledir, dikkat edin, sakın yanlış su içmeyin” diyorlar. Öyleyken sizin yanınızda şüpheli bir su olsa ve yanınızda da kimse olmasa, siz yalnız olsanız… Baktınız kimse yok, “şu suyu içeyim” der de suyu içer misiniz? Korkarsınız! Neden? Birisinden değil, bir mekanizmadan korktunuz ve kimse olmadığı halde o suyu içmezsiniz. İşte Allah korkusu önce böyle bir şeydir! “Kimse yok, kimse görmüyor yapalım” mı diyorsun? Korktun da suyu içemedin ama! Demek ki, koleraya inandığın kadar cehenneme inanmıyorsun, cehennemden öyle korkmuyorsun! Oysa koleradan korktun, “beni öldürür” diye suyu içemedin. İMAN BİLGİSİ budur işte. “İman edin” denilen hal budur. Eğer cehenneme iman etmiş olsan, cehennemden gerçekten korksan, senin için “kimse yok, kimse görmüyor” diye bir şey olabilir mi? “Kendimi ateşe atamam” dersin. Suyu içmediğin gibi! İşte, önce böyle bir korkunun başlaması gerekiyor. Kolera salgınında suyu içmeden önce bir tedbir alıyorsunuz, kaynatıyorsunuz, korunuyorsunuz. Buna Kur’an-ı Kerim MÜTTAKİ diyor: Korunan, korunanlar; muttaki olanlar! Ayetlerde onlara bir tehlike bildirildi. Onlara; “siz şu olaylarla karşılaşacaksınız” dendi, onlar da korunmak için ayetlerde bildirilen o tehlikelere karşı tedbir alıyorlar. Çünkü onlar muttaki; onlar korunanlar! Tedbir alma ihtiyacını niye duyuyor? Korktu! Korkmasa alır mı? İşte, önce böyle bir korkunun başlaması lazım! Kişide bu korku yoksa o zaman geriye yalnızca insanı rehavete sürükleyen bir sevgi kalır. Bu sevginin sonucu ise kendisini mutlaka cennete gidecek zanneden bir yaşantıdır. Hangi mevki olduğu, neresi olduğu belli değil ama cennete gidiyor. Hiç bir hazırlığı olmadığı halde mutlaka cennete gidecekmiş rahatlığında bir yaşantı! Çok tehlikeli! Bu çok tehlikeli bir sevgidir ve İslam’da böyle bir sevgi yoktur. Ama insanlar bu sevgiyi arıyorlar. Neden? “Ben varım” diyen o “A” yapıyı rahat yaşatmak için!
Çok önemli şu hususa da dikkat çekmek isterim. Özellikle çocukların yetişme dönemlerinde onların doğruyu yapmalarını sağlamaya çalışırken mümkün olduğunca şu üç kavramla yaklaşmamak lazım: AYIP; yapma! YASAK; yapma! GÜNAH; yapma! Bu üçü nedeniyle yapmasını veya yapmamasını sağlamak faydalı bir insan psikolojisi oluşturmaz. Çünkü ayıp, günah ve yasakla oluşturduğunuz şartlar onun Rububiyet’inden gelen güçle onları yapmasını sağlar. Bu yüzden yasak caziptir, bir şeye “yasak” demek bu nedenle onu cazip kılar. Hz. Âdem’i cennetten dünyaya gönderen budur: Ona “şu meyve yasak” dendi, o yasağı işlesin diye! Çünkü kişideki rububiyet (nefsin Rab gücü) kendini kanıtlar. Birisine bir şey için “bu yasak” dedin mi, ondaki “Rab gücü” yasak dinlemez, doğru/eğri hiç önemli değil, gider onu yapar ve “ben Rabbım, yaparım” der, rububiyetini gösterir. Çünkü Rablığını kanıtlamak zorundadır, ona yasak olmaz. Ama bizim sisteme karşı korunma hususunda bahsettiğimiz böyle bir yasak değil. Fakat bu o kadar ince bir çizgi ki! “Ayıp, yasak, günah” diye motive edince bozuk bir kişilik çıkar, ama onları kaldırınca ne olur? O zaman ne yapacağız? O zaman da başka bir kişilik çıkıyor… Yani “ayıp, yasak, günah” gibi bir şey koymadığınız zaman o da başka bir kişilik oluşturuyor! Öyleyse ne yapmalıyız, nasıl yaklaşmalıyız? Bunun cevabını şöyle bir örnekle anlatmaya çalışayım: Küçük çocuğunuzu düşünün, ateşler içerisinde [Allahım muhafaza eyler inşaAllah] ve hemen doktora götürdünüz. “İstemem ama mecburen antibiyotik vereceğim, altı saatte bir içireceksiniz, yoksa şöyle olur, beyne sıçrar, menenjite çevirir…” dedi. Ödünüz koptu, çocuğunuz menenjit olacak, Allahım muhafaza eyleyiver… Geldiniz, “altı saatte bir ilaç vaktini aman kaçırmayalım” diye saatleri kurdunuz. Gece saat dörtte ilaç saati geldi, çocuğu zorla kaldırırsınız değil mi? Oraya döner, buraya döner, ama siz onu zorla kaldırır, ilacı zorla içirirsiniz. Tam içeceği zaman ilaca vurdu falan, kızarsınız. Tam bu sırada birisi gelip size; “çocuğa niye baskı yapıyorsun, niye zorla ilaç içiriyorsun!” dese, ne düşünürsünüz? Birisi çıkıp böyle diyebilir mi, böyle bir şey olabilir mi? Orada olmuyor, ama çocuğu salâta kaldırırken, salât için uyandırmayı düşündüğünüzde oluyor! Bu nasıl iş? Diyelim ki çocuğu uyandırıp “haydi namaz kılalım” dediniz, onun ismi “baskı” oluyor, ona “baskı yapmak, zorlamak” diyorlar. Ama zorla ilaç verirken kimse gelip “niye çocuğa baskı yapıyorsun, bırak yatsın” demiyor! “Menenjit olabilirmiş” dediğinizde kimse size; “yok canım bir şey olmaz. Çocuğu kendi haline bırak, zorla ilaç verip de bozuk bir psikoloji çıkarma” demiyor. Ama namaza kaldıracağın zaman “baskı yapıyorsun, zorluyorsun” oluyor. Hatta kişi kendisi öyle düşünüyor; zorlamayayım, çocuğa baskı yapıyor olmayayım, şimdi uyandırmayayım… Demek ki o hastalık ve tedavisine inandığı kadar cehenneme inanmıyor ki salât için çocuğu kaldırmıyor! “O daha küçük, o yanmaz, ona bir şey olmaz” diyor! Anlatmak istediğimin bir yanı bu, bir yanı da bu konudaki “baskı” anlayışı! Bu baskı yapma işi o kadar ince bir çizgi ve o kadar zor ki… O kadar zor ve o kadar farklı bir şey ki… Buradaki durum şu: Eğer siz bir işi “A”ların yani Allah’a asi idrakta olanların, dünyasına göre ele alırsanız farklı bir sosyolojik ve psikolojik alan ve tanım çıkıyor, “B”lere göre ele alır da yaklaşırsanız farklı bir alan ve farklı bir yaklaşım… Birine göre baskı ve dayatma ama diğerine göre koruma oluyor, sistemin tehlikelerinden korunma oluyor…
Yazarın Diğer Yazıları
EDEP YA HU – BAĞINIZA GİRERKEN…
17 Temmuz 2021 00:02EDEP YA HU – HAKKI ÖRTMEMEK LAZIM…
16 Temmuz 2021 00:02EDEP YA HU – SUÇLAMAK, SUÇLAMAK, SUÇLAMAK…
15 Temmuz 2021 00:02EDEP YA HU – DİLİ TEMİZLEMEK, KALBE ULAŞMAK
14 Temmuz 2021 00:02EDEP YA HU – ULAŞMAMIZ GEREKEN BİR KEMALAT VAR…
13 Temmuz 2021 00:04