Mustafa Yılmaz Dündar

Edep Ya Hu – 38

Mustafa Yılmaz Dündar

Bize bildirilen bir CEHENNEM BİLGİSİ var. Bu bilgiye iman edenin ona göre bir tedbir alması gerekmez mi? Gerekir! İşte kişide, elindeki çok nadide, çok değerli bir bardağı bırakırsam düşer kırılır korkusu gibi bir korkunun başlaması lazım, önce! Bu korku sağlık alanında çok daha etkili fark edilir. Sağlıkla ilgili bir konuda doktor beni sürekli uyarsa, “şöyle yapma, böyle yapma” diye hep uyarsa ve ben o uyarılara kulak versem korunmuş olurum değil mi? Korunup hasta olmaktan kurtulunca da “beni koruyacak yolu/yöntemi gösterdi” diye ona bir sevgi duyarım. Doktora duyulan bu sevgi farklıdır, değil mi? İşte Allah’ı ve Rasulünü doğru öğreten, Rasulullah’ın (SAV) tebliğini ilk günkü saflığıyla anlamamız için yardımcı olmaya çalışan bu yazılardaki paylaşımları okuyup kabullenmekle sizde öyle bir sevgi başlar: Bana öğretti sevgisi! Bu sevgi, korunmamı bana bu hayatta öğretenedir! Bir öğreten var. O kim? O’na RAB diyoruz, öğreten O’dur. Rab; ÖĞRETEN demektir. Rabbim demek “öğretmenim” demektir. İşte şimdi O’NA böyle bir sevgi başlar. Başlamasın mı? Sevgi denince biz romantik duygularla sevgiyi düşünürüz, öyle sevmek isteriz. Ama İslam’daki öyle bir sevgi değildir. Az önce bahsettiğim sevgidir: Bana korunmayı, cehennemden kurtulmayı, cennet halini nasıl yaşayacağımı öğretene duyulan sevgi! O’nu, Rabbimi böyle sevmek! Başlayan bu yeni sevgi farklıdır! Rabbimi böyle sevmeye başlıyorum… Ve bu sevgi bir zincirle devam eder: Bana o hakikati öğretirken Rasul’ü ile öğretti! O Rasulü sevmeyi de öğrenmek gerekiyor. Düşünün, kişi çok önemli bir hastalıkta hiç tanımadığı bir doktorun operasyonuyla hayata kavuştu. O doktoru nasıl sever, ona nasıl duacı olur? O doktor nasıl birisidir, onu önemsemez bile! “Beni hayata o kavuşturdu” diye hediyeler götürür, halini hatırını çok içten sorar… Bu açıdan baktığınızda, sonsuz hayatınızla ilgili çok önemli bir bilgiyi size önceden haber veren bir Rasul var, sallallahu aleyhi vesellem. O’na duyulması gereken minnet ve sevgi şimdi doğuyor… “Ya O’nu tanımasaydım” korkusu ve telaşıyla! “Ya O’nu bilmeseydim, ya O’nu işitmemiş olsaydım, ya O’nun ümmeti olmasaydım, nasıl bir hayat olabilirdi” diye bir telaşla O’na duyulacak bir sevgi başlıyor. Bu ilim o sevginin başlangıcıdır! Bu anlattıklarımız sevginin doğru başlangıçlarıdır, DOĞRU SEVGİ’nin başlangıçlarıdır. Yanlış başlangıçlar yeni sevgiler doğurmaz, hep geri gider. Sevginin doğru başlangıcı kartopu gibidir, gittikçe değişik bahanelerle hep büyür… SEVGİNİN DOĞRU BAŞLANGICI ilimdir. Allah’a ve Rasul’e olan sevgi ilimle ilgilidir, onda ilimle ilgili bir başlangıç vardır, onu ancak DOĞRU İLİM başlatır.
Rasul’e olan bu sevgiyle salâvat o kadar önemlidir ki… Beyindeki “ayna nöronlar”ı çalıştırır. Bu salâvatın şaşıracağınız faydalarını görür yaşarsınız. Size hem de çok faydası dokunmuş, sizi çok büyük bir zorluktan kurtarmış birisiyle karşılaştığınızda ona nasıl yürekten “Allah senden razı olsun” diyorsunuz, işte onun gibi bir salâvat getirmek… Evrak sayar gibi değil! Öyle birisine der gibi, “Allah senden razı olsun, beni nasıl da sıkıntıdan kurtardın” der gibi bir salâvat… Bu tefekkürle kişi Rasul’ü hayalleyip; “Ya Rasulallah” dese ve şu salâvatı yapsa güzel olur: “Cezallahu anna seyyidena Muhammeden ma Hüve ehlüh: Ey Allahım, ben O’nu kavrayamam, ben O’nu anlayamam. Benim O’nu anlayacak, kavrayacak gücüm yok. Rasulünü hakkıyla Sen biliyorsun, çünkü O Senin Rasulün. O’na hak ettiği mevkiyi ver Allahım.” Bu (cezallahu anna seyyidena Muhammeden ma Hüve ehlüh) salâvatı müthiş bir salâvattır! Siz, O’ndan aldığınız feyz ve nurla/ışıkla Allah’ı tanıdınız! Bunu düşündüğü zaman insan sarsılıyor: Ya O’nu tanımasaydım, ya O’nu duymasaydım ne olurdu o zaman? Nasıl bir felaket? İnsanın aklı almıyor! Seni sonsuz felaketten Kurtaran Zat’a başlayan bir ilmî sevgi çok önemli değil mi?
Biz hayattaki küçücük şeyleri o kadar büyük teşekkürlerle önemli hale getiriyoruz ki… Ama Allah yoluna baktığımız zaman, normal yaşantıdaki teşekkür ve sevgiye yaklaşan bir sevgiyi o yolda göremiyoruz. Sevgi ve teşekkürü bu yola hakkıyla hiç getiremiyoruz! Oysa önce Allah’a ve Rasulü’ne bir sevginin başlaması lazım! Bu yüzden, sevgiyi Allah yoluna getirmemiz, taşımamız lazım! Ama önce o sevginin doğması/başlaması gerekiyor. O nasıl başlar? Şöyle: Allah sevgisini bir bitki, bir çiçek gibi düşünürsek onun mutlaka insanı titreten bir toprakta yetiştirilmesi gerekiyor, o bitki ancak o zaman gelişir. O, insanı titreten, insana “Allahuekber” dedirten bir korku toprağında yeşerir. İnsan o sevgiyle titrer… “Ne olursan ol gel” davetini yanlış anlamakla oluşan sevgi değildir o! Yanlış sevgi, insanı dini uygulamayan bir rehavete, boş vermişliğe götürür, onun sonucu ancak budur! Unutmayın, yüzme bilmiyorsanız, suya da düşmüşseniz boğulursunuz. “Suya bir girelim hallederiz” rehaveti çok tehlikelidir! Dolayısıyla, sevginin mutlaka ama mutlaka korku toprağında yeşermesi lazım! Çünkü bu saksının toprağı korku, bitkisi sevgidir, hepsinin birden adı ise HAŞYET’tir! Haşyet’te ikisi beraberdir! Sevgi olmadan haşyet olmaz, korku olmadan da haşyet olmaz. Haşyet öyle bir duygudur ki; korku arttıkça sevgi artar, sevgi arttıkça korku artar… ALLAH KORKUSU sizi kendine öyle çeker ki, çok farklıdır! Oysa insanî korkular sizi korktuğunuz şeyden uzaklaştırır. Bu yüzden, Allah korkusunu tanımayanlar “korku” kelimesinden korkarlar. Haşyeti de beşeri korku gibi zannettikleri için, Haşyet’i bilmedikleri için; “korkutarak bu konular anlatılmaz, korkudan bahsetmeyelim” der dururlar. Evet, korku yanlıştır ve insanları korkutmamak lazımdır, ama sizin söylediğiniz o korku “A”lara ait korkudur, onların korkusudur! Efendimiz’in önerdiği ve yaşadığı, insana “Allahuekber” dedirten ve adı Haşyetullah olan Allah korkusu öyle değildir! O öyle bir korku ki seni çeker, cezbeder… Kendine çekiyor, içine alıyor seni. Niye? Çünkü hamurunda sevgi var! İşte hakikatindeki o sevgi korkuyu besliyor, oluşan korku da sevgiyi besliyor, böylece birbirlerini çoğaltıyorlar: Haşyet denilenin mekanizması budur. Bu yüzden Fatır-28. ayet diyor ki; “Gerçek haşyeti ancak âlimler duyar.” Kişi âlim olacak ki korksun. Yani ancak bilince korkuyor. Çünkü korkunun başlangıcı da, sevginin başlangıcı da ilim’dir. Kişi bir ilimle, o ilim yüzünden korkuyor, o ilim yüzünden seviyor. Böyle olunca, o ilimle gelen korku ve sevgi birbiriyle hamur olunca; ancak âlimler gerçek haşyeti duyabiliyor. Dikkat edin, bize ‘zavallı olanlar daha fazla korkarlar’ denilmiyor…

Yazarın Diğer Yazıları