Mustafa Yılmaz Dündar

Edep Ya Hu – 62

Mustafa Yılmaz Dündar

“Şikâyet cümlesi kurmamak” gerekir demiştik, bugünkü yazımızda ona biraz bakalım. Şikâyet cümlesi ile “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasını ilişkilendirmezsek bunu anlamak kolay olmaz. Kişi niye şikâyet cümlesi kurar acaba? İnsan durmadan şikâyet ediyor, durmadan. Diyebilirsiniz ki demek ki durumdan memnun değil, kendine ters geliyor, işler kendi istediği gibi değil. Böyle dediğinizde kişiyi aklarsınız, ortada hiçbir suç unsuru kalmaz. Kişi memnun olmaya mecbur mu? Değil, kimse memnun olmaya mecbur değil. Bakın bu durumda şikâyet etmek suç olmaktan çıktı demektir. Kişi size dese ki “ben her halden memnun olmaya mecbur muyum? Düşünceme saygı göster ki ben de senin düşüncelerine saygı göstereyim”. O zaman ne diyebiliriz? Şikâyet cümleleriyle konuşma işini de “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiası ile ilişkilendirmemiz gerekiyor. Bir şeyden memnun olmayan kim? Kişideki ilah yapı! İşte şikâyet cümlelerini o yapıyla ilişkilendirin ki beyin o cümleleri suç görsün. Aksi halde kişi “keyfime karışma, ben şundan memnun olmam, sen de bundan memnun olmazsın” der, geçer gider.
Bir örnek üzerinden gidelim. Mesela, akşam eve geliyor kişi, bakıyor ki yemek hazır değil, geliyor ki hanım yemeği hazırlamamış. Kızıyor. Ve bir arkadaşıyla konuşurken diyor ki akşam eve geldiğimde yemek hazır olmuyor, bizim hanım yemeği zamanında hazırlamıyor… Veya araç kullanırken trafikte olur; birisi sinyal vermeden manevra yapar, “şuna bak sinyal vermedi, döneceği yeri göstermedi, beni zor durumda bıraktı” diyebiliriz. Gün içinde görürüz, her şeyden şikayet, durmadan şikayet vardır; hükümetten şikâyet, ondan şikayet, bundan şikayet, yirmi dört saat şikâyet, durmadan. Artık böyle yaşayanların bu iş genlerine işler. Şikâyet ede, ede, ede, artık genlerine işledi. Bir çocuk düşünün ki 2003 yılında doğmuş olsun, 17 yaşında. Evde her akşam yemeğinde şikâyet konuları var, şikâyet var, şimdi o çocuğun nasıl büyüdüğünü düşünün. Hep şikâyet; Türkiye’nin taşından, toprağından, adamından, yönetiminden, her şeyinden şikâyet… Evde karı koca birbirini destekleyen halk âşıkları gibi birbirine yol açarak bu işi yapıyorlarsa, onlara göre bunun adı hoşsohbettir. Saatlerce… Bir sürü dedikodu da eklenir, konu bitmez ama hep şikâyet. Şimdi orada büyüyen çocuğu düşün, onun beyni gitti demektir. O şikâyet üreten hücreler nasıl da kök saldı, artık onun her şeyi şikâyettir. Ona her şeyden şikâyet etmek normalleşti. Hatta öyle birisine “şikâyeti tarif eder misin?” desek, bu örnekleri söylemez, bunlar ona şikâyet gelmez. Ona göre bunlar hayatın kendisidir. Oysa hayatı şikâyettir. Yolda giderken ayağı takılsa, “hep benim mi başıma gelir böyle şeyler, hep beni mi bulur?” der. Hâlbuki kişi öyle durumlarda ne yapması gerekir? Kalbini yoklamalıdır. Kalbini yoklaması lazımken kişi tam tersini yapar; hayattan şikâyet, kaderden şikâyet, hep şikâyet eder… Dikkat edin; şikâyet şakinin dili demektir. Şaki olanın konuşma tarzıdır şikâyet. Şaki ne demek biliyorsunuz! Muhafaza buyur Allah’ım. Şakinin konuşma dilinin adının şikâyet oluşunu bir düşünün. Bunu şimdi ilahlık iddiasıyla yani “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiası ile ilişkilendirelim. Bu iş böyle ele alınmazsa konular anlaşılabilir mi, çözülebilir mi? Bunlar bir kişiye önemli gelebilir mi? Kişi bu işle meşgul olabilir mi, yani yanlışından kurtulma telaşına girebilir mi? Olmaz. Kişinin bu işle meşgul olabilmesi için “Müstakilen Varım ve Muhtarım iddiası, DuniHİ İdrak, Ğıll, Mütekebbir” nedir bunları bilmesi lazım. Değilse olmaz. Bu tanımları bilmeden İslam’la, tasavvufla, nefs tezkiyesi ile, bu gibi işlerle uğraşırsanız ortaya Pollyanna tanrı çıkar, hümanist tanrı çıkar, Tibet rahipleri çıkar. Bu konularla onlar da uğraşıyor.
Kişinin şikâyet edebileceği bir konu var diyelim, o zaman “Rabbim şu işi bana kolaylaştırıversen” deyip cümlesini duaya çevirmeli, şikâyet olmayan bir cümle bulmalıyız. Kişinin dili duaya alışmamışsa, hemen duaya sarılamıyorsa, en azından daha nazik bir cümle bulmalı, sonra o cümleleri duaya çevirmelidir.
Bu vesileyle bir dua paylaşalım: “Rabbi hebliy hukmen ve elhıkniy bis salihıyn: Rabbim bana hükmün hikmetini kavrayacağım akıl bahşet, lütfet ve beni salihlere katıver.” Duadaki “hükmün hikmetini kavrayacağım akıl” kısmı, bizim bu konuştuklarımızı içeriyor. Hem bunları içerir hem de salih insanı; müthiş bir kapsam. Bu duayı Biiznillah hep okumaya gayret etmek güzel olur. Bu duanın öğretildiği ayete bakalım ki tefekkürümüz daha etraflıca olsun inşaAllah. Bu dua Şuara Suresi 83. ayette Hazreti İbrahim’in duası olarak geçiyor: “Rabbim, bana hüküm ikram et (lütfet, bahşet) ve beni sâlihler zümresine katıver.” Ya Rabbi, beni hüküm sahibi yap (bana hüküm ikram et) ve beni salihler zümresine katıver. MaşaAllah, elhamdülillah Rabbimiz bize ne kadar güzel bir dua öğretiyor, değil mi? Hüküm sahibi demek hikmet sahibidir, Biz ona bir hüküm verdik demek, biz ona bir hikmet verdik demektir. Hükümden kasıt bir nevi yetkidir, güçtür. Bu duada İbrahim aleyhisselam ne istiyor? Duadaki istenen mananın biri “bana İslami hayatta davranmayı öğret” demektir. Hüküm isterken bir kasıt bu: “Allahım, bana İslami yaşantının davranışını öğret.” Duayı yapan Rasul ve Nebi olunca ayrıca şu mana da vardır: “Allahım, bunu inanan kullarına öğretmem için bana güç ver, bu konuda destek ver, bu konuda bana yetki ver, ben konuyla ilgili hükmedebileyim.” Bu anlamları da içeren bir dua, inşaAllah çok güzel bir dua. Müslüman olarak bu duada istenenlerin hepsinin bizde olması gerekir. Niye? Biz onları hem yaşayıp yapabileceğiz, hem de anlatabileceğiz.
Bir arkadaş anlatmıştı. Dedi ki: “Hocam, oğullarım ikisi de bana bayağı muhabbetliler. Eve geldiğimde koşup etrafımı sardıklarında anneleri “oğlum, babanızı bırakın da bir nefes alsın” dedi, ben de “suçlama çocukları” dedim. O da bana “bu cümlenle sen de beni suçladın” deyince bir tuhaf oldum.” Bu iş nasıl olmalı? Direkt suçlama olmadan, nasıl yapabiliriz? Eşinin söylediği doğru, doğru ancak yarı doğru. Onunki suçlama kapsamına giriyor ama aslında suçlama değil, onun hedefi öğretmek. Eşi henüz mevzuya onun gibi hâkim değil, bu konuları onun kadar bakıp dinlemedi, bilmiyor. Hâkim olmadığı için, işin önemini onun kadar bilmediği için, onun oradaki kastını fark edememiş. Ancak, o arkadaşın eşine öyle gelmeyecek cümleler kurması gerekiyor. Mesela “ne dersin, çocukları suçlamasak mı?” diyerek kendini ona paydaş yapabilir. Bak “suçlama!” demiyorsun. “Suçlamayalım” dediğinde işe kendisini de katmış olur, o zaman eşi ona “sen de beni suçladın” demez ki. Orada beraberce “şöyle yapmayalım” dili var. Bir de kişi eşine veya muhatabına hücum eden cümleler kurmamalı, başka cümleler bulmalıyız. Suçlayan cümleler, karşının hissedişi açısından sanki emir gibi de gelebiliyor. Emire de benzer, direkt olarak emir olmasa da dolaylı talimat gibi hissedilebilir. Zaten eşinin itirazı da oradan geliyor. “Sen bana bunu söylüyorsun, perhiz et diyorsun ama senin yediğin turşuyu ne yapacağız?” gibi. Oysa eşler, işi fark etseler, biri yanlış yaptığında diğeri düzeltir, “birbirimizi karşılıklı uyaralım” prensibi girer hayata ve o sana söyler, sen ona söylersin, birbirlerini düzeltirler. “Sen yaptın ben yaptım” didişmesi değil, ikimiz de bu konuda birbirimizi yetiştireceğiz, birbirimizi uyaralım konsensüsü başlar. O zaman uyarana teşekkür eder insan, “Rabbim senden razı olur, inşaAllah bu işi bana kolaylaştırıverir” der, duacı olur. Bunları böyle okuyunca hemen ertesi gün sonuç alamayabilirsiniz, bu bir süreç. İnşaAllah öğrendiklerinizi güzelce yaşama gayretine girmeniz, uygulamanız önemli. Bazen de hatalara, eksiklere içinizden dua edin, hepsini hemen söylemeyin. Baktınız ki tepki gibi olacak, o zaman söylemeyin. Çünkü uyarınız fazla olduğu zaman, öyle bir hal oluşur ki sizden nefret duyulmaya başlanır, hafizanallah… Bu böyle devam ederse bir süre sonra muhabbet bozulur. Hâlbuki Muhammed’siz muhabbet olmaz. İşin Muhammed (SAV) kısmına bakılmayınca, işlerinin yolunda gitmesini engelleyen bir uyarı, bir öneri, bir söz söylendiğinde, uyarana hücum başlıyor. Bir süre sonra o hücum nefrete dönüşür ve onun dediklerinin zıddını yapmaya başlarlar, sonra ondan şikâyet etmeye başlarlar, sonra uzaklaşmaya başlarlar. Fark ettiniz mi? Önce siz kendiniz uygulamalısınız. İşi zamana yaymalısınız ki onlar sizi görerek uygulasınlar, sizi örnek alsınlar. Yani zabıtalık yapmayın, okul müdürü gibi davranmayın. Öğrendiğinizi, siz kendiniz yapın ve yaşayın…

Yazarın Diğer Yazıları