Mustafa Yılmaz Dündar

Edep Ya Hu – 66

Mustafa Yılmaz Dündar

Âyetlerde Allah için geçen kullanılan “dûnillah, dûniHİ, dûniy, dûniNA, dûniKE, dûnirRahman” kelimeleri orijinal hâliyle kullanılmalıdır; ama “Allah’ın dışı yoktur” manasında olduğu bilinerek! “Allah, Rahman ve Rahıym” kelimeleri gibi bu kelimeleri de orijinaliyle almalıyız. Meâllendireceğiz diye Türkçeleştirirsek bozarız. Allah yerine “tanrı” yazmak gibi olur, mânâyı bozarız. Rasûl ve Nebi kelimeleri için de Türkçeye çeviriyoruz diye “peygamber” yazmak mânâyı bozar. Bu gibi ifadeleri olduğu gibi kullanmak lazım, mânâ bozulmadan anlaşılsın diye orijinalini öğrenmek lazım.
Bir ikinci husus: Kur’ân-ı Kerim’i her şeyi içeren kitap diye görmek yanlıştır. Bunu bize âyet ve hadis söylüyor. Efendimiz (SAV)’e yahudiler gelip “Niye yeni bir şey için uğraşıyorsun, hepsi bizim kitabımızda var” diyorlar. Efendimiz (SAV) buyuruyor ki, “Kitaplarda olanlar Allah’ın ilminin yalnızca bir kısmıdır.” Demek ki kitapta bize lazım olan var. Yalnızca mü’mine, ahirete iman edene lazım olan var, insanlara lazım olan değil! Fâtiha ile FETİH kitapçığımızı okuyanlar görecektir, Kur’ân inanmayanın nefretini artırır, çünkü ona hitap etmiyor. Kur’an mü’mine rahmettir, hüdâdır; muhatabına göre yazılmıştır, bize hitap eder. Mü’minler Kur’ân âyetleriyle müjdeleşirler.
Bir diğer husus: Hac Suresi 62 ve Lukman Suresi 30 âyetlerde bize “Hakk” ve “bâtıl” öğretilir. Oradaki Hakk’ı “doğru”, bâtılı da “yanlış” olarak gördüğümüzde şöyle bir mânâ çıkar: Allah Hakk’tır/doğrudur, dûnillah algı ise bâtıldır/yanlıştır. Dûnillah algıyla yani Allah’ın dışı var algısıyla müstakilen var ve muhtar zannederek isimlendirdikleriniz (dua ettikleriniz, çağırdıklarınız, kulluk yaptıklarınız) bâtıldır. “Kulluk yaptıklarınız” ifadesini görünce “benim Allah dışında kulluk yaptığım bir varlık yok” diyenler ayeti ötelemiş olurlar. Maalesef, böyle düşünerek okuyup öteliyoruz. Ayetin kastettiği bu değil. Aksi halde siz “Allah’tan başka kulluk yaptığım bir şey yok” dediniz mi iş biter ve şu tasnif başlar: Bunlar savaş âyeti, şunlar ticaret, şunlar hukuk.., derken size hitap eden âyet bulamazsınız. Oysa öyle değil! Eğer ayetteki “dûniHİ/dunillah” ifadesini doğru anlarsak âyetin tam içine düşeriz, bu durumda âyet der ki: “Eğer Allah’ın dışı var ve ben Allah’ın dışında müstakilen varım zannediyor, diğer varlıklara da o gözle bakıyor, hele de onlara tapıyorsanız bu bâtıldır. Çok dikkat edin, yalnız Allah müstakilen VAR’dır ve Hakk O’dur.” Ayet bunu kime söylüyor? İnanana!
Efendimiz (SAV)’in açıkladığı Allah’ın ve sisteminin bir rozeti vardır: B. Bismillâhir rahmânir rahıym’in B’si. “B” konusunu Fâtiha kitapçığında detaylı paylaştık. Hac-62 ve Lukman-30 “Allah Hakk’tır” derken de “B” var: “Bi ennellâhe Huvel Hakk (Hakk/doğru olan Billâh’tır).” Ayetteki doğruyu anlayabilmek için ona “algı” olarak bakalım: Doğru olan Billâhi algıdır, yanlış olan dûniHİ algıdır. Ayet uyarıyor: Doğruyu/hakikati “B”ye ait ilmin içinde arayın ki o “B” Âmentü Billâhi’de ve Besmele’de kullandığınız “B”dir. Fark edin, Kur’an’da “Dûnillahi” algının karşısında “Billâhi” vardır, “B” vardır. Hâl böyle olunca, bu iki algıyı kıyaslayarak Kur’ân’da geçen “B”yi anlamaya çalışalım.
Allah’ı hakkıyla bilmek, O’nu Hakk bilmek, dışı olmadığını önce duymak sonra bilmek, daha sonra da yaşamak, Billâhi anlamında iman kapsamındadır. Bu yüzden, “Allahım, senin dışın algısını reddederek, bu iddianın yalan olduğunu bilerek sana iman ediyorum” mânâsında “Âmentü Billâhi” deriz. Kur’ân “Âminû Billâhi” derken bizi bu gerçeğe davet eder: “Böyle iman edin, dûniHÎ idrakı reddedin, Hakk olan Billâh’tır” der. Öyleyse, Billâhi Hakk olup bu çerçevede iman edilmeli, dûnillahi bâtıl olup, bu sebepten reddedilmelidir. Kur’ân bizleri bu iman için uyarmaktadır:
“Ey iman edenler, (Billâhi anlamda olmak şartıyla) Allah’a, O’nun Rasûlü’ne, Rasûlüne indirdiği Kitab’a ve daha önce inzal ettiği kitaba iman edin. Kim Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Rasûllerine ve ahir güne kâfirlik ederse gerçekten uzak bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa-136) Buradaki “Ey, iman edenler” hitabı da şöyle anlaşılmalıdır: Ey, inanıyorum diyenler! Ey, inanmak üzere olanlar! Ey, inanmak isteyenler! Ey, inanmak için doğruyu arayanlar! Bu kapsamlardan birinde olana âyet doğru yol için sesleniyor: Âmentü Billâhi gerçeğini öğrenin ve öyle iman edin.
“Âmene’r Rasûlü” diye sevdiğimiz, bağrımıza bastığımız, öpmeden, okşamadan, koklamadan uyumadığımız, bize Mirac hediyesi olan Bakara-285. âyet buyurur ki: “Er-Rasûl Rabbinden kendine inzal olana (Billâhi anlamında) iman etti, mü’minler de böyle iman ettiler: Hepsi Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına ve Rasûllerine Billâhi anlamında iman etmiştir.” Bir kaç cümleyle de olsa âyeti yakından tanıyalım: “Dışı varmış” algısını reddederek Allah’a iman ederiz. Meleklerine, Kitaplarına ve Rasûllerine de O’nun dışında müstakil varlıklar olmadıklarını bilerek iman ederiz. O’nun dışı, dışında bir alan ve orada da varlıklar düşüncesini reddederek, O’nda O’nun dileğinin sûretiyiz idrakıyla iman ederiz. Meleklerini, Kitaplarını ve Rasûllerini Allah’ın dışına taşımadan, Allah’ın dışında olmadıkları idrakıyla iman ederiz. İşte Muhammedi Bakış’ın güzelliği ve lezzeti…
Bu noktada Ahseni Takviym’e atıfta bulunmak çok uygun olacak: İşte biz, “böyle diyeceğiz, böyle inanacağız” diye Rabbimize söz vermiştik: “Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden kendi zürriyetlerini çıkarıp, onları kendi nefslerine şahitlendirerek ‘Elestü Bi Rabbiküm; Bi Rabbiniz ben değil miyim?’ (dedi). (Onlar da kalu; ‘bela şehidna) evet, bilfiil şahidiz’ dediler. Kıyamet günü ‘Biz bundan gafildik’ demeyesiniz (diye).” (A’raf-172)
İnsanı Ahseni Takviym yapan bu hâldir. Bu olay Ahseni Takviym yapımızın başlangıcıdır, fıtratımıza işlenen bilgi budur, bu âyet o hâli anlatır. Dikkat edin, “Rabbiniz değil miyim?” sorusu bizi Âmentü Billâhi’ye davet eder tarzda soruluyor: Elestü Bi Rabbiküm (Bi Rabbiniz değil miyim)? Öyle bir Rabbinizim ki dışımda değilsiniz. Ey kullarım, sizi Bi Rabbiniz olarak (Rabbiniz dışında müstakil ve muhtar varlıklar olmaksızın) yaratan benim.
Soruyorum: Bu “B”ler tesadüf mü? Dûnillah’ın zıddı olan yerlerde hep “B” var, bu tesadüf mü?
Rabbimiz bize “Ey kullarım, Rabbiniz dışında müstakilen var ve muhtar varlıklar olmaksızın sizi yaratan benim” deyince, böyle seslenince, “Bela şehidna (evet, bilfiil şâhidiz)” dedik, “Rabbimiz, müstakilen var ve muhtar olmadığımızı çok iyi öğrendik ve bu duruma şahid olduk” dedik. “Şâhidiz, öğrendik” dediğimize göre bize bu hakikati öğreten kim? Rab! Ahseni Takviym’i bize talim ettirdi, soruyor: Rabbiniz değil miyim? Bunu size öğreten, bunu size işleyen, sonra açılacak şekilde bu bilgiyi size veren (Bi) Rabbiniz değil miyim? Biz de; “Evet, bize öğrettin, öğreten sensin” diyoruz. Böyle diyorsak dikkat edelim de başka öğretenler tanımayalım, o manaya gelecek işler yapmayalım. “Allahümme Ente Rabbiy” bu mânâda çok önemli bir sesleniş ve yöneliştir: Başka öğreten tanımam, yalnızca SEN! “Başka öğreten tanımam” diyorsak ona uygun da yaşamalıyız.
“Müstakilen VAR ve Muhtar” olmadığımızı öğrendik ve “Rabbimiz, bu duruma şahit olduk” dedik. Bu şahitlik neden? Her şeyin hakikatiyle ortaya çıkacağı Din Günü’nde “müstakilen var ve muhtar” olmadığımızı görünce “bilmiyordum” demeyelim diye. O korkunç, o aziym günde “Biz bu gerçeği bilmiyorduk” demeyelim diye bir rahmet, bir lütuf olarak Rabbimiz bunları öğretiyor. Çünkü dünya hayatında insan kendini “dûniHİ algı” içerisinde bulur. Hakk olanın Billâhi hâl olduğunu bildirmese, insanın fıtratına bu bilgi işlenmemiş olsa, dûniHİ algıyı gerçek zannetmekten kurtulamazdık.
Takip edenler “yasal yanlış” tanımını bilecektir, bu tanımı kullandığımız iki yer var. Dünya hayatının yasal yanlışı, bir de “B” halinin yasal yanlışı. “B”ye ait yasal yanlış, var göründüğümüz hale Biiznillah “BEN” demektir. “B” hâli olarak tanımladığımız Hakk Yol’daki yaşantının izin verilmiş yanlışı budur; Var Görünüş’ümüze “BEN” dememizdir. Dünya hayatının yasal yanlışı ise, hayata Esfele Sâfiliyn idrak seviyesinden başlamaktır. Bu da bir yasal yanlıştır. Farkı şudur: “B” halinin yasal yanlışını değerlendirilirse onu kullanarak ilerler ve Mukarrebun olabiliriz. Dünya hayatının yasal yanlışında, yani esfele sâfiliynde ileri gidersek haddi aşarak mütekebbir oluruz. Dünya hayatına esfele sâfiliyn olarak yani günah formatıyla başlamak günahkâr sayılmak demek değildir. Bu durumun günaha dönüşmesinin şartları var, karıştırmayın. Lütfen dikkat edin, esfele sâfiliyn Allah’ın saptırması değildir, bu yüzden yasal yanlıştır. Aksi halde ondan kurtuluş olmazdı. Bu hakikati hristiyan inanışına benzetenler bilsinler ki, bunu hristiyan inancına benzeterek ötelemenin bir dayanağı yoktur. Hristiyan inancında hala doğru bazı şeyler varsa onları reddetmek Kur’an’a aykırıdır. Ayrıca Hristiyanlar sırf bunun hakikatini anlayabilseler tevhidi ve İslam’ı tanıyabilirler. Maide Sûresi 48’de Efendimiz (SAV)e hitaben şöyle buyurmaktadır: “Sana da, kitaptan önünde olanı (daha önce nazil olan tüm vahiyleri) tasdikleyici ve onun üzerine müheymin (himaye edici) olmak üzere Hakk olarak kitabı inzal ettik.” Demek ki, Efendimiz (SAV)’den önceki doğruları da tasdik etmeliyiz. Peki, doğru olduğunu nasıl anlayacağız? Doğru, Kur’ân ile bildirilenlere uyan bilgidir. Her bilgi ve iddia elbette doğru değildir.

Yazarın Diğer Yazıları