Mustafa Yılmaz Dündar

Edep Ya Hu – 72

Mustafa Yılmaz Dündar

Kasas 78: “…Mücrimler günahlarından sual edilmez.”
Ayetteki “günahkârlar günahlarından sual edilmez” hali korkmamız gereken bir uyarıdır. “Günahın neydi?” diye sorulmuyor, hemen muamele başlıyor. Bakara Sûresi 200 ve 201. ayetler bize bir hal ve dua öğretiyor: İnsanlardan kimi, “Rabbimiz, bize dünyada ver” der. Onun ahirette bir nasibi yoktur. Kimi de “Rabbimiz, bize dünyada bir hasene ver, ahirette bir hasene ver ve bizi nârın azabından koru” der. Bizden “dünyada bir hasene, ahirette bir hasene ver” diye yönelmemiz isteniyor. Dikkat edin, dünyalık isteyenin talebinde “hasene” yok. Çünkü “dünyada ver” diyenin hasene ile işi yok! Bize nasıl isteyeceğimiz öğretiliyor ve biz onu salâttaki son oturuşta Salli-Barik’ten sonra okuyoruz: “Rabbena atina fid dünya haseneten ve fil ahireti haseneten ve kınâ azâben nâr: Rabbimiz bize dünyada hasene ver, ahirette hasene ver ve bizi narın azabından koru (âmin).”
“Hasene” çok önemli bir mânâdır. DûniHİ olmayan her şey, Billâhi anlamdaki her türlü nasip hasenedir. Bu fark edilmeyip de “hasene” için “iyilik, güzellik” diye yapılan çeviriler çok doğru olmaz. Muhammedi inanışta olmayanların da iyiliği, güzelliği var, onlar da bir şeye “iyi, güzel” diyor. Bu durumda, bu âyeti okuduklarında onlar bir şey anlayamazlar. Çünkü kendilerince güzel işler, iyi işler yapıyorlar, oysa esfele sâfiliyn idrakın ve yaşantının güzelliği ve güzelleri farklıdır. Biz “Allahım, dünyada da ahirette de hasene (güzel şeyler) ver” derken istediğimiz hasene, bu dünyanın bildiği bir mânâ değildir. İstediğimiz şudur: “Allah’ım bize dûniHİ kapsama girmeyen Billâhi anlamdaki her türlü nasibi ver; Billâhi idrak ve yaşantıda ne bizi tutacaksa bize onu ver. Fakirlikse fakirlik, zenginlikse zenginlik ama Billâhi olsun; râzı olacağın fakirlik, râzı olacağın zenginlik ver. Ahirette de istediğim budur; orada da Billâhi anlamında yaşayanlardan olayım, huzuruna Kalb-i Selim’le gelmiş olayım.”
İnsan fıtratındaki ölümsüzlük hissini, dûniHİ algının zann’ları sebebiyle müstakil zannettiği “var” haline atfeder. Böylece, kendini dünyada sürekli kalacakmış gibi bir gizli zan içerisinde bulur, bu halin bir fitne olduğunu fark edemez de… Ondaki bu ölümsüzlük hissine bir de tanrılar arasında bir tanrı olarak yaşayan insanın hırsı ve sahiplik duygularının oluşturduğu emeller eklenince, dünya hayatını tercih etmek için bir gayret göstermeden kendisini bu tercihin önde gideni olarak bulur. Oysa biliyor ki hayattaki tek gerçek ölümdür, bu gerçekle o kadar sık karşılaşmaktadır ki… Böyle olmasına rağmen, duniHİ algıdakiler ölmek istemezler. Bu yüzden, kendini müstakilen var ve muhtar zanneden bir kişinin ölüm korkusu yaşaması, dûniHİ çevredekiler tarafından tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak kabul edilir. Ayetler inananları hemen uyarır:
“Onlar (o kâfirler) dünya hayatını ahirete tercih ederler ve Allah yolundan alıkoyup onun eğrilmesini isterler. İşte onlar uzak bir dalâl (sapıklık) içindedirler.” (İbrahim-3)
“Kim dünya hayatını ve ziynetini irade ederse, onlara çalışmalarının karşılığını tam olarak orada (dünyada) veririz, onlar orada hiçbir eksiltmeye uğratılmazlar.” (Hud-15)
“Onlar ahiretten gafiller olarak, dünya hayatından zâhiri bilirler.” (Rum-7)
Bu son uyarı da bizim için çok önemli; buyuruyor ki: DuniHi algıyla ve esfele safiliyn idrakla yaşamayı tercih edenler ahiretten gafil olarak dünya hayatından zâhiri bilirler. Yani onlar aslında ahirete iman etmezler; iman ediyor gibiyseler de ahiret hakkında onları gerçekten telaşlandıran bilgi ve korkuları yoktur. Dünya hayatından zâhiri bilenler, gözüyle gördüğü kadar düşünenlerdir. Zâhiri bilmek görmekle ilgilidir, gözüyle görebildiği kadar düşünebilmektir, “zahiri bilme”nin bir mânâsı da budur. Ayetin kınadığı kişiler, “onlar dünya hayatından ancak zâhiri bilirler” dedikleri, gözle görebildikleri ile yetinip, o kadar düşünenlerdir. Onların bir şey hakkında düşünmeleri için görmeleri lazım… Ayetteki “dünya hayatından zâhiri bilirler” tanımlaması aslında bir grup da oluşturmaktadır ki biz o grupta olmaktan korkar, sığınırız ve o grubun özelliklerine bakıp kendimizi test ederiz, kendimizde o gruba ait ipuçlarını yakalayamaya çalışırız. Çok dikkat edin, çünkü bu gruba girme hatasına zaman zaman düşeriz. Bu gruba kimler giriyor? Gözüyle yaşayanlar! Fark ettik ki bu gruba ait bir izi var, ne yapmalıyız? Bir kere önemli olan o gruba düştüğümüzü fark edip oradan çıkmaktır, hemen çıkma gayretine girmektir. Zaten “gözüyle yaşama hâli” sürekli ise çok büyük tehlikedeyiz demektir. “Gözüyle yaşamak nedir ve gözüyle yaşayanlar kimdir?” sorularının cevabı ayette var; Rum Suresi 7 onları açıklıyor: “Onlar ahiretten gafiller olarak dünya hayatından zâhiri bilirler.” Ayet hem tanım yapıyor hem de bize uyarıda bulunuyor: Dünya hayatını ahirete tercih edenler, ahiretten gafil olarak dünya hayatından sadece zâhiri bilirler; onlar aslında ahirete iman etmezler; iman ediyor gibiyseler de ahiret hakkında bilgileri ve korkuları yoktur. Geldiğimiz noktada “Dünya hayatından zâhiri bilmek” ifadesinden kendimizi test edebileceğimiz önemli bir bilgi edindik. Bu gruptakilerin gözüyle gördüğü kadar düşünenler olduğunu, gözleriyle yaşayanlar olduğunu anladık; bu hataya düştüğümüzü fark edip kurtulmaya çalışmamız gerektiğini gördük. Gözüyle yaşama hâli sürekli olursa çok büyük bir tehlikede olduğumuzu fark ettik. Öyleyse “gözüyle yaşamak” halini biraz daha tefekkür edelim.
“Gözüyle yaşamak” hali bize insanın “Birbirlerine Göre Var” özelliğini hatırlatır. Bu noktada şu iki “var” hali hatırlayalım: Birisi “Kendinde Kendine Göre Var” olan olup “Nefs” dediğimizdir. Diğeri “Birbirlerine Göre Var” olandır. Gözüyle yaşayanlar işte bu “Birbirlerine Göre Var” özelliğe göre yaşarlar, gördükleriyle sınırlı hayat tarzı oluştururlar. Gördüğü kadar düşünenler “Birbirlerine Göre Var” oluş halinin tam perdelediği insanlar olup idraklerine at gözlüğü takmışlardır. Bunların iman açısından (esas bilgi açısından) at gözlüğü taktıkları hemen fark edilir. İşin esasını göremeyenler, iman açısından “sabit fikirli” hale gelmiş ve gördüklerine takılıp kalmışlardır. Yaptıkları şudur: Gözüyle görür, sonra da gördüğüyle perdelenir. Onların bir kişi veya bir şey hakkındaki düşünce ve konuşmaları, değerlendirme kriterleri artık bu perdeliliğe göredir, yani gördüklerine göredir: Güzel veya çirkin, şişman veya zayıf… Onun yüzü şöyle, kıyafeti böyle… Gündemi, sohbet konusu, yatışı kalkışı, bakışı hep bunlardır… Bu kriterlerle yaklaşmaları sebebiyle bölücüdürler; olayları, kişileri, varlıkları hep bölerler. Sonra da müslümanlara, gerçekten inanma yolunda olanlara “bölücü” dediklerini görürsünüz. Aslında onlar, Allah’a karşı “küfür” olan bakış açılarıyla kendileri bölücüdür ve bölmektedir. Çünkü gözle gördüklerine göre yaşıyorlar. Kriterleri gördükleri…
Bir de “Düşündüğü Kadar Görebilenler” vardır. Bunlar kendi içinde ikiye ayrılır: 1) Düşündüğü kadar gören ama düşünerek gördüğü bir noktada kalıp o noktada gördüğü kadarıyla düşünmeye devam edenler. Bunlar maalesef El Hüsna’yı (Allah’ın kânunlarını) tasdik etmemiş, ulaştıklarını yani fark ettiklerini Allah’tan bilmemiş olanlardır. Bu hâliyle aslında onlar da gözüyle yaşayanların hâline düşmüşlerdir. Bunlardan öyleleri vardır ki “düşündüğü kadar görebiliyor” olarak tanındıkları için çok itibarlı bilim adamıdırlar. O yaşantıyı grafikleştirsek grafikte pik yapmışlardır. Gözüyle yaşayanlardan farklı oldukları sanıldığı için kendilerine bilim adamı denir, hürmet edilir. Düşündüğü kadar görebildiği bir nokta var çünkü. Evet, o kişi düşündüğü kadar görüyordu ama bir noktadan sonra o gördüğü ile sınırlı olarak düşünmeye başladı, düşüncesiyle ulaştığı noktada ne görmüşse o kadar düşünmeye başladı, gördüğüyle perdelendi! Artık düşünerek gördüğü o nokta ile sınırlı olarak düşünüyor. Mesela, düşünüp kara deliği gördü. Onunla perdelenir ve gördüğü kadar düşünmeye başlar. Bulduğunun Allah ile sağlam bağını göremezse, bulamazsa, gördüğü ile sınırlı düşünmekten kurtulamaz…
“Düşündüğü Kadar Gören”ler kapsamındaki ikinci bir grupla devam edeceğiz inşaAllah.

Yazarın Diğer Yazıları