Mustafa Yılmaz Dündar

Edep Ya Hu – 87

Mustafa Yılmaz Dündar

Ğıll’den haset doğar; haset kıyas yaptırır; kıyas yapan göz diker; göz diken fesat olur ki hepsi şeytan amelidir ve bütün bunlar o kişide “Ğıll’in hâkimiyeti” demektir, Bu duygular kalbin etrafını tamamen sarar, sadr bunlarla kaplanır. Fark etmişsinizdir, küçücük hasetlik gibi bir duyguya kapılanın bir kaç gece uykusu kaçar, zihnini bir türlü toplayamaz. Ğıll, haset, kıyas, göz dikme ve fesatlığın mıknatıs etkisi böyle kuvvetlidir. Muhafaza buyur Allahım.
Bu süreçte esas fark edilmesi gereken “ğıll”dir, yani Allah’tan nefrettir. Hasedi, kıyası, göz dikmeyi ve fesadı ğıll’den yani Allah’tan nefretten ayrı düşünürsek, içinde “ğıll” geçen âyetleri anlayamayız. Ğıll taşıyan kişi Allah’tan, Allah’ın açıkladığı sistemden, Allah’ın “böyle yaşayın” dediği hayat tarzından nefret ettiği için bütün bu sayılanları yapar ve yaşar. Biz bunlara normal insani duygular deyip geçtiğimiz için yanılıyoruz, hepsi Allah’tan nefretten kaynaklanıyor. İşte bu nefretin adı Ğıll’dir ki ondan haset doğar; kendini “müstakilen var ve muhtar” kabul eden insanın kıskançlık duyguları doğar. Hasedi yüzünden kişi kıskançlık yapar; “Onun işi, mevkisi, elbisesi, ayakkabısı nasıl, benimki nasıl? Onun evi, parası niye böyle?” der durur. DûniHİ bu duygunun bir türlü sonu gelmez, bu sayılanlar bir türlü bitmez, yani şeytanın bu açık büfe tuzağında boş masa yoktur, boşaldıkça hemen dolduran garsonları vardır. Dikkat edin, kıskançlık duygusu bir ğıll açık büfesidir, insan bu kısırdöngüye düştü mü bitmez… Bu kıskançlıkla kıyas yapar, kıyas göz dikmeyi getirir, göz dikince ona ulaşmaya çalışır. Ya ulaşamaz veya şöyle böyle ulaşır ama doymaz, o zaman da fesat olur. Hepsi şeytan amelidir ve bütün bunlar sadrda Ğıll’in hâkimiyetine ve Ğıll kökenli kıyasa sebep olur!
“Buyurdu: Sana emrettiğimde seni secde etmekten ne men etti? Ben ondan daha hayırlıyım. Beni nardan halk ettin, onu çamurdan halk ettin dedi.” (A’raf-12)
Rabbine karşı gelen şeytanın yaptığı kıyası gördünüz mü? Secde etmezken kıyas yapıyor. Dikkat edin, onun bulunduğu ortam bizim gibi değil. Biz Allah’a inanmaya çalışıyoruz, o Allah’ı bilen ve O’ndan korkan bir varlık! Ama bizim ahseni takviym yapımız ona verilmemiş. O yüzden tabiatı yani fıtratı bu. Bu yüzden o fıtrata uygun görevler yapacak. Ahseni takviym yapıyla olsa bu işleri yapamaz, merhametli olur. Şunu da fark edin, bir veliyi veli yapan yardımcı şeytandır; o şeytandan korunmaya çalıştıkça kurtulur. Şeytan dûniHİ algı sebebiyle Allah’ın emrinde kıyas yaptı ve “kendimi ben yönetirim” dedi. Bu bir kişilik örneğidir. Kur’ân bize iki örnek kişilik verir. Ahzab-21’de “Örnek alacağınız kişi Rasûlümdür” buyurur, yani Efendimiz (SAV). Öyleyse, işiniz, düşüncenizle, hal ve tavrınızla bunlardan hangisine benzeyeceğinize bakın lütfen.
Önemli bir husus var, onu da hatırlatalım ki dilimizde güzel bir alışkanlık olsun inşaAllah. Kur’ân Efendimiz (SAV)’e “Rasûlullah, Nebiullah, Habibullah” der, O’na hitapta evrensel dil budur, O’nu bütün varlıklar böyle biliyor. “Peygamber” ifadesi Efendimiz (SAV)’le ilgili değildir, onun görevinin karşılığı da değildir. Hiç bir âyet ve hadis Efendimiz’e “peygamber” mânâsına gelecek bir kelime ile hitap etmez. “Peygamber” ifadesi Efendimizin derecesini başkalarına benzetmek olup tenzili rütbedir. Allah ona Rasûlullah diyor: “Muhammed Rasûlullah’tır.” Fetih-29 bunu ilan ediyor. Yeni isimler bulmayın, uydurmayın, Kur’an’ın hitabını bozmayın! Allah’a “tanrı” derseniz, Rasûl ve Nebi’ye “peygamber” derseniz, tanımları değiştirirseniz bozmuş ve basite almış olursunuz. O Rasûlullah’tır. Bu ne kadar ekber bir sesleniştir bilseniz. Birisine “Rasûlullah” diye ancak Allah der. Öyle olunca kimsenin Rasulullah’ı yoktur. Ama peygamber çok. Bütün uyduruk din ve felsefelerin peygamberi var, o felsefeleri öğretene peygamber diyorlar. Biz de mi Efendimize öyle diyelim? Allah Ahlakı ile ahlaklanmak O’nun gibi yapmaya çalışmaksa, Allah ona “Rasûlullah, Nebiullah, Habibullah” diyor, başka isimlerle hitap güzel olmaz.
Dedik ki kendimize bakalım, duygu, düşünce ve davranışlarımızın şeytanın haline benzeyip benzemediğini izleyelim. Çünkü Kur’ân bizi nasıl uyarıyor, bakın: “Ey Âdemoğulları, size şeytana kulluk etmeyin, ona uymayın demedim mi? Şeytan sizin düşmanınız, niye ona uydunuz? Size, ‘benim sırat-ı müstakıym’im budur’ demedim mi?” (YaSin 60, 61)
Rabbimiz böyle diyor, böyle de diyecek, bu azarı işitmeyelim inşaAllah. Onun için Efendimiz’e tâbi olalım, uyalım. Rabbimiz bize; “Onda sizin için en güzel örnek var” buyuruyor. İkinci örnek ise bize sürekli tuzak kuran şeytan! O hep tuzak kuruyor, işi o. Ama bir an oluyor ki “ben Allah’tan korkarım” deyip kandırdığı kişiyi terk edip kaçıyor.
“Onlara önlerinden, arkalarından, sağları ve sollarından sokulacağım. Ve sen onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın, dedi.” (A’raf-17)
Böyle bir vaatte bulundu, çünkü bu iş onun görevi. Bu cümleler zâhiri bakışladır, kesret diliyle anlatımdır. Şeytanın bu sözünü biraz açarsak diyor ki; onlar ne işle meşgulse, nasıl inanıyorsa o konuyla ilgili ikileme düşüreceğim! Şeytanın en önemli silahı ikilemdir, ikileme düşürmektir. “Öyle mi yoksa böyle mi?” diye ikileme düştüğü zaman kişi kaybeder. İkileme düşmemek isteyen için ilaç “Semi’nâ ve eta’nâ; işittik ve itaat ettik” demektir. Anla veya anlama, böyle dedin mi kurtuldun.
“Onları ikileme düşüreceğim. Dünya hayatındaki yapıları bu gayretime uygun olduğu için onları kandırmam kolay olacak. Ve onlar ğıll, haset, kıyas, göz dikme ve fesatlık içerisinde hiç (bir şeyden) memnun olmayacaklar, hep isteyecekler, hiç yetinmeyecekler. Şükretmek akıllarına bile gelmeyecek. Çok korkarlarsa korkudan kurtulup ferahladıklarında şükreder gibi olurlar ama hemen sonra unutup eski hallerine dönerler.” Şeytanın söylediği bu!
“Bir fırkaya hidayet etti, bir fırka üzerine de dalâlet hak oldu; çünkü onların dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zann’larla edindikleri) dostları şeytanlar oldu. Ve sanıyorlar ki doğru yoldalar.” (A’raf-30)
“DûniHİ algı inananların imanından daha güçlüdür” demiştik, bu normal bir inanan için böyledir. Değilse onu kesinlikle Hz. Ebu Bekir Es Sıddık efendimizin imanı ile kıyaslamıyoruz. Bu kıyas kendimiz için, ayakta zor tuttuğumuz imanımız için. DûniHİ algıdakilerin algısı bizim imanımızdan daha kuvvetlidir. Allah bize destek vermese, sadece inanmakla dûniHİ algıyı yenemeyiz. Allah’ın desteği olmadığı için, dûniHİ algı sahipleri kuvvetle, şeksiz şüphesiz kendilerini doğru sanarlar…
Efendimiz (SAV)’in hadisinden “iman ile hasedin bir arada olmayacağını” öğrenmiştik. Rabbimiz öğretiyor ki, ğıll ile şükür aynı kalbte olmaz: “Böylece, onların bazısını bazısı ile imtihan ettik, “Allah aramızda şunlara mı lütufta bulundu” desinler diye. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?” (En’am-53)
Kıyasla ilgili imtihan sorularımız belli oldu: Siz kıyaslıyorsunuz ama biz zaten kıyaslayın da şükredenle etmeyen ortaya çıksın diye, sizin bazınızı bazınızla imtihan ediyoruz. Birbirinize bakıp ‘Allah bu malı, bu güzelliği, bu imkânı şuna mı verdi?’ diyenle şükredeni ayıralım. Kesret diliyle mekanizma zâhiren böyle tanımlanıyor.
“Sizi Arz’ın halifeleri kılan, verdiği (nimetler) hususunda denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur…” (En’am-165)
“Rabbin cezası çabuk olandır” uyarısındaki cezayı iki türlü anlayalım. Ceza mutlaka azap değildir. Ceza karşılık vermektir, onu karşılık veren olarak düşünelim. Ğıll’e de şükre de hemen karşılık veren Allah…
Çok sevip okuduğumuz bir salâvat var, ceza kelimesini onunla daha iyi anlayabiliriz: “Cezallahu anna seyyidena Muhammeden ma huve ehluh.” Bu salâvatımızda diyoruz ki; “Allahım, Efendimiz Muhammed (SAV)’in karşılığını sen ver, biz onu anlayamayız. Onu sen bilirsin. Ona sen o bilişine göre karşılık ver…”

Yazarın Diğer Yazıları