Bakara Sûresi 14. ayetten öğreniyoruz ki münafık kişiler iman edenlerle birlikte olduklarında kendilerinin de iman eden olduklarını söylüyorlar oysa kendi şeytanlıkları ile içlerinden kendilerine bir iman eden olmadıklarını itiraf ediyorlar. Eğer inkârcılarla birlikteler ve bir hile planlıyorlarsa onlara da “biz sizin gibi düşünüyoruz, biz inananlarla alay etmek için onlar gibi gözüküyoruz” diyorlar. Bakara Sûresi 13. ayetten de öğreniyoruz ki münafıkların bu bozuk davranışlarını fark eden ve onları uyarmak isteyen inananlar “siz de haniyfler gibi iman etsenize” dediklerinde de münafıklar “ne yani? Biz de o kişiliksiz insanlar gibi mi iman edelim, biz de zavallı mı olalım?” diye cevap veriyorlar. Münafıkların haniyf Müslümanlarla alay ediyor ve onlara gülüyor olmalarına karşılık Mutaffifin 29 ve 34. ayetlerde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki o şirk işleyenler iman edenlere gülerlerdi. Bugün (kıyamet günü) de iman edenler o küffara gülüyorlar.” Bakara 15. ayetten de öğreniyoruz ki münafıklar inananlarla alay ettiklerini zannediyorlar oysa işin aslında Allah onlarla alay etmektedir; yani Allah münafıkların tuğyanları içerisinde basiretsizce, kendilerini doğru yolda zannederek, işin aslını görmeden, anlayamadan sürüklenip gitmelerine müsaade etmektedir.
Dünya hayatının yürüyen sistemi içerisinde bu sistemin gereği olarak inkârcılar A’raf-30, Zuhruf-37, Fatır-8, Kehf 103 ve 104. ayetlerden öğreniyoruz ki kendilerini doğru yolda zannederler. Öyle ki bu zannedişleri bir imanlının imanından daha kuvvetli olabilir. Dünya hayatında Hakk ve batıl arasındaki tercihlerini özgürce ve savunurcasına yapabilmeleri ve “Kazanılmış Değişim”lerini gerçekleştirebilmeleri için kullara ömürleri çerçevesinde mühlet tanınmıştır. Bu mühlet durumunu da A’lu İmran-178, Kalem-45, Fatır-45, Nahl-61, Şura 21. ayetlerden öğreniyoruz. Şura 21. ayetten de öğreniyoruz ki yürüyen sistemin gereği olan bu mühlet verme olmasaydı inkârcıların tuğyanlarına karşılık gereken hüküm anında verilirdi. Ayrıca bu kural uygulanıyor olursa, Nahl 61. ayete göre, dünyada hiçbir canlı kalmazdı. Bakara 16. ayet, yürüyen sistem çerçevesinde “işte bunlar hidayete karşılık dalaleti satın almışlar, onların bu ticareti kazançlı olmamıştır ve kendileri de doğru yola girememişlerdir” tespitini yapmaktadır.
Münafıklar Muhtariyeti Tercih Gücü yetkileriyle ve sorumluluğu kendilerine ait olan bir özgürlükle Rasulullah (SAV) Efendimiz’in sunduğu, davet ettiği hidayet üzere hayat tarzı yerine esfele safiliyn (batıl) hayat tarzını tercih etmişlerdir, batıl hayat tarzının da en aşağısını tercih etmişlerdir. Dünya hayatındaki bu ticaret münafıklar için kazançlı olmamıştır. Dolayısıyla ahirette de Nisa-145. ayet gereği ateşin en aşağısında konuşlanacaklardır.
Münafikun-4, münafıklık tablosunu o günün bilinen isimleri üzerinden misallendirir; bu ayette münafıkların reisi Abdullah bin Übey, Muğis bin Kays ve Ced bin Kays’a işaret edildiği rivayet edilmektedir. Bu kişiler gösterişli vücutlarıyla Rasulullah (SAV) Efendimiz’in mescidine gelirler, duvara dayanırlar ve tesirli konuşmalar yaparlardı. Münafikun 3. ayetten öğreniyoruz ki bu şahıslar ağızlarıyla iman ettik deyip kalpleriyle inkârcı olmaları sebebiyle Rabbimiz onları duvara dayalı kerestelere benzetmiştir. Keresteler, kereste haline gelmeden önceki ağaç halleriyle canlı, ürün veren, fayda üreten vasıflara sahiplerdir. Ancak kesilip de kütük ve kereste haline dönünce bu olumlu vasıflar kalmaz. Münafık önce imana dâhil olmuş sonra da dönmüş bir inkârcı olmuşsa, onun imanlı hali canlı bir ağaç gibiyken inkârıyla o bir kütük ve kereste misaline dönüşmüştür. Veya: Ağzıyla iman ettik demeleri sebebiyle onlara itibar ettik ve dinledik ama gözledik ve anladık ki hiç Rasulullah (SAV) Efendimiz’in açıkladığı gibi inananlar değillerdir. İman etmişler diye canlı ve faydalı bir ağaç zannederek ürün beklemiştik, meğerki kütük ve keresteden başka bir şey değillermiş. Veya parlaklıklarına, gösterişli yapılarına kapıldık, inanıyoruz dedikleri için de yaklaştık ancak onlar insan yapımı hiç bir ürün veremeyen suni ağaçlarmış, gösterişli ve gerçek gibi görünmelerine rağmen aslında bir kütükten, bir keresteden ibaretlermiş. Onların konuşmalarının tesirli olması, esfele safiliyn hali iyi tahlil etmeleri ve insanların zaaflarına nasıl hitap edeceklerini iyi biliyor olmalarındandır. Ancak Billahi anlamda iman sahibi haniyf vasıflı müslümanlar tesirli gibi gözüken bu konuşmaların Allah’a ve inananlara karşı bir nefret ve hücum içerdiğini basiretleri sayesinde kolayca görebilmektedirler.
Münafıklar müslümanların arasında gece gündüz bu yaşadıkları ikiyüzlülükle yaşıyor olmaları sebebiyle dürüstlük kavramını unutmuşlardır. Artık mert değil birer namerttirler. Bu yüzden de sürekli tedirgin olan halleriyle hep kendilerine hücum edilecek psikolojisiyle yaşarlar ve her konuyu, her kıpırdanmayı, her hareketliliği kendi üzerlerine alırlar, kendilerine hücum ediliyor paranoyasını yaşarlar. Münafıklar bu yönleriyle de duvara yaslanmış, dayanmış kerestelere benzerler. Çünkü duvara dayalı keresteler, bir kökleri ve onları sabitleyen bir bağları bulunmadığı için, hele de onları tutan bir sahip eli olmadığı için her hareketten, kıpırdanmadan, sarsıntıdan etkilenir ve sürekli bu tehlikeyle karşı karşıyadırlar. Ama bütün bunlara rağmen hile oluşturmaktan, yalan üretmekten, müslümanları birbirine düşürmeye çalışmaktan hiç geri adım atmazlar. Çünkü kendilerini gayet doğru yapan çok kişilikli insanlar zannederler. Bu halleriyle münafıklar, Müslümanlar içerisinde bulunan en tehlikeli ve kendilerine itibar edilmemesi gereken insanlar olarak ayet tarafından bildirilmektedir.
Özellikle belirtelim ki Münafikun Sûresi 4. ayetle verilen misalde kütük/kereste küçümsenmiyor, yalnızca bir kıyas için kullanılıyor. Nasıl bir kıyas? Zümer-9: “De ki: Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” İnsanların doğru olarak bildikleriyle yaptıkları tercihleri sonucu Mülk-22: “Bu durumda yüzüstü kapanmış a’ma olduğu halde yürüyen mi daha doğru yoldadır, yoksa Sırat-ı Müstakiym üzere dimdik, önünü görerek yürüyen mi?” İşte bu yürüme çeşitleri bir hayat tarzı olarak ahiret hayatına tahvil edildiğinde Haşr-20: “Ashabun Nar ile Ashabul Cennet bir olmaz; Ashabul Cennet kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”
İşte bu ayrımları ortaya koyabilmek üzere ürün veren canlı bir ağaç ile bir kereste/kütük misallerde kıyaslanmaktadır. Dolayısıyla kütüğün hakkını vermemiz gerekiyor. Evet, kütüğün hakkını vermeden geçmemeliyiz. Rasulullah (SAV) Efendimiz’in bir hadisinden öğrenmekteyiz ki: Efendimiz (SAV) Cuma salâtı ikamesinde için bir kütüğün üzerine çıkarak hutbesini yapardı. Marangozluktan anlayan bir sahabe bir gün üç basamaklı bir nesne yapar ve Efendimiz (SAV)’e hutbelerinde çıkması için takdim eder. Bir Cuma günü Efendimiz (SAV) hutbe için bu üç basamaklıya çıktığında bir inilti duyulur. Bu iniltiye cemaat de şahit olur. Dikkat kesilen Efendimiz (SAV) bakar ki inilti her Cuma üzerine çıktığı kütükten gelmektedir. Çünkü artık kütük üzerine çıkılmayacağı için üzgündür. Rasulullah (SAV) Efendimiz bu durumu görür, o üç basamaklıdan iner, kütüğü mübarek elleriyle okşar ve kütükten inilti kesilir.
Münafıklar, Efendimiz (SAV)’e karşı bu kütük kadar bile olamamaktadırlar…
Yazarın Diğer Yazıları
EDEP YA HU – BAĞINIZA GİRERKEN…
17 Temmuz 2021 00:02EDEP YA HU – HAKKI ÖRTMEMEK LAZIM…
16 Temmuz 2021 00:02EDEP YA HU – SUÇLAMAK, SUÇLAMAK, SUÇLAMAK…
15 Temmuz 2021 00:02EDEP YA HU – DİLİ TEMİZLEMEK, KALBE ULAŞMAK
14 Temmuz 2021 00:02EDEP YA HU – ULAŞMAMIZ GEREKEN BİR KEMALAT VAR…
13 Temmuz 2021 00:04