Mustafa Yılmaz Dündar

Edep ya Hu -246- Rabbinin öğrettiği akılla akletmeye çalışan

Mustafa Yılmaz Dündar

Bakara Sûresi 19 ve 20. ayetlerde münafıkların hali şöyle misallendirilir: Gökten bardaktan boşanırcasına sağanak halinde kuvvetli bir yağmur yağmaktadır. Gökyüzü koyu renkli bulutlarla tamamen kaplanmış, her taraf karanlık ve gök gürültüsü sık sık bu durumu daha korkunç bir hale getiriyor. Yıldırımlar her düştüğünde insan içerisine ölümü yaşatırcasına ölüm korkusu salıyor. Münafıklar bu yağmurlu havada karanlıklarla karanlık olmuş, gök gürültüleriyle kıyameti yaşıyorlar. Münafıkların zihnine gök gürültüsü sanki Sur’a üflenmiş gibi tesir bırakıyor. Gök gürültüsünün tesiri ve etkisi insanların inanış idraklarına göre farklı olur. Yıldırımların insanın sadrına saldığı ölüm korkusunu hissetmemek için münafıklar kulaklarını tıkıyorlar. Her şimşek çakışında şimşeğin parlaklığı münafığın gözlerini neredeyse kör edecek gibi oluyor, münafık ne yöne yürüyeceğini kestiremiyor. Şimşeğin ışığıyla biraz yol görüyor ve yürüyor, ancak şimşeğin ışığı kesilince olduğu yere korku içerisinde mıhlanıp kalıyor. Münafık, bu ruh halinden kurtulamaz, çünkü onun ortamları duniHi ortamlardır, güven duyduğu insanlar onu bu ruh halinden çıkaramaz. Neticede, bu ruh halinin düzeleceğiyle ilgili hiçbir umudu yoktur, çünkü duniHi ilahların güç sahibi olmadıklarını “nefs”leri bilir…
Böyle ruhi sıkıntıları yanı sıra Rasulullah (SAV) Efendimiz döneminde yaşayan münafıklar için bir başka korku daha vardır, onu Tevbe Sûresi 64. ayetten öğreniyoruz; Allah, kalplerinde gizlediklerini bir ayetle inananlara duyurursa diye bir korku yaşamaktadırlar. Münafıklarla ilgili bütün özellikleri Rabbimiz ayetlerle inananlara bildirmiştir. Münafığın bu ruh halinin esas sebebi, insanda ilahlık hissiyatını dengeleyecek bir kapasitenin bulunmayışı ve asla da bulunmayacağıdır. Böyle sakat bir ruh halinden çıkmanın tek yolu, ilahlık hissiyatından kurtulmaktır. Oysa onlar o ruh halinden çıkmak yerine kapasite arayışındalar.
Münafıklardaki sakat ruh halinden (müstakilen varım ve muhtarım zannından) çıkmanın tek yolu, ilahlık hissiyatından kurtulmaktır. Bu söylediğimiz çok evrensel bir çözümdür. Çok basit bir cümle gibi ama çok önemli bir çözümdür. İnkârcıların, inandığı halde nasıl inanacağını bilemeyenlerin, münafıkların yaşadıkları huzursuzluk, sıkıntı, karamsarlık, her türlü zorluk tek bir şeye dayanıyor: İlahlık hissiyatlarının, yani insanda bulunan ilahlık hissiyatının karşılığı olan kapasitenin onda bulunmayışına. Öyle bir kapasite yok! DuniHi algıdaki insanda ilahlık hissiyatı “en gerçek, en yüksek” duygu ama onu karşılayacak, o ilahlık hissiyatı için ona ilahlık vasıfları verecek, onu güç sahibi, mülk sahibi, hüküm sahibi yapacak bir kapasite hiç yok. Sıfır! Hiçbir zaman da olmayacak. Bu öyle bir dengesizlik ki… Peki, akıllı bir insan bundan nasıl kurtulur? Yani akıllı derken Kur’an’ın söylediği akıllı insanı kastediyoruz. Nasıldır Kur’an’ın söylediği akıllı insan?
Kur’an’ın söylediği akıllı insan Kur’an aklıyla akleden, Rabbinin öğrettiği akılla akletmeye çalışandır. İşte bu akıllı insan kendisindeki bu hiç olmayan kapasitenin peşine düşmez, ilahlık hissiyatından kurtulur. Böylece, böyle bir kapasite arayışına girmez, bu dengesizliğin oluşturduğu bütün sıkıntılarından bir seferde kurtulmuş olur. İmanlı, eğer Billahi anlamda iman ediyor ve onun gereklerini yerine getiriyorsa adım adım bu ilahlık hissiyatından kurtulur. O, ruh sıkıntılarından sıyrılır geçer gider…
Ama inkârcılar ve münafıklar öyle yapmıyor. İlahlık hissiyatını o kadar sıkı tutuyorlar ki bırakın ondan kurtulmayı, kapasite arayışındalar, hiçbir zaman ulaşamayacakları bir kapasitenin peşindeler. Bütün zorluklar, hayat zorlukları, sıkıntılar, cehennem ateşi işte bu yanlış uygulamadan kaynaklanıyor. İnkârcılar ve münafıklar cimrilerdir; o kadar cimrilerdir ki ilahlık hissiyatlarını sımsıkı tutarlar, ölürler yine de vermezler. Münafıkların böyle bir cimri olduklarını Tevbe Sûresi 67. ayetten öğrenmekteyiz. Bu anlamsız mücadelede münafığın hayatı karanlık, içi karamsar, ilerisi amaçsız ve hedefsiz; ayrıca birçok şey de ona ölümü hatırlatır.
Müslümanların içerisinde yaşadığı için müslüman toplumun ölümü sık hatırlaması ve hatırlatması münafık için büyük bir sıkıntıdır. Oysa Nisa Sûresi 78. ayette “nerede olursanız olun ölüm size ulaşır” ve Münafikun 11. ayette de “Allah eceli geldiğinde hiç kimseyi, ölümünü ertelemez” buyrulmaktadır. Ölüm korkusunun inkârcıdaki, münafıktaki ve inananlardaki sebepleri de açılımı da sonuçları da çok farklıdır… Bir inanan ölümü unutmamaya çalışır, hatta ölmüş gibi düşünerek kendisini ölüme hazırlama antrenmanları da yapar. Ölüm ile aslında hesap gününü, o yaşantıyı düşünür, hesap gününden önce kendisini kendisi hesaba çekmeye gayret eder. Bütün bunlar inanan için kulluk görevlerindendir.
Bu noktada bir olay aktarayım size. Yenilerde bir doktorun anısından okudum, son birkaç ay içerisinde gerçekleşmiş bir şey. Bir doktor, görevi gereği bir köye gidiyor ve orada mesleği ile ilgili bazı çalışmalar yapıyor. Köyün öğretmeni mi, muhtarı mı veya köyde yaşayan birisi mi tam hatırlamıyorum, doktora diyor ki “benim de babam hasta, belki on yıldır yatıyor, hep yatağında, ona da bakar mısın?” Peki, bakayım diyor ve gidiyorlar. Doktor kişinin yataktaki babasına yaklaşıyor. Babası büzülmüş, sırtını dönmüş yatakta duruyor. Doktor, geldiğini belirtmek için ona hafif dokunuyor, onu biraz irkiltiyor. O zaman kişi dönüp bakıyor. Doktoru beyaz elbiseli ve başında duruyor görünce hemen canlanıyor, hasta halinden eser kalmıyor ve “Rabbim Allah, Dinim İslam, Nebim Muhammed Mustafa (SAV)” diyerek telaşla, hızla, aceleyle bu şahitliğini söylüyor. Yani doktoru o anda Azrail zannediyor. “Amca ben doktorum” deyince “Eeehh” deyip tekrar geri yatıyor. Düşünebiliyor musunuz, yıllarca yatakta Azrail’i bekliyor ve hazır… Şu soruları soracak, ben de cevap vereceğim diye cevaplarını da hazırlamış, tetikte bekliyor…
İşte inananın ölümle ilişkisi bu… İnanan için ölüm ve onun bu hali bir ruh rahatsızlığı, bir psikolojik bozukluk falan değil; bir kulluk görevi…

Yazarın Diğer Yazıları