Allah’la irtibatını kesen fasık kendi adı namına “BEN” der; fasıklar kendi adları namına “BEN” diyerek Allah’la irtibatlarını kesmiş olurlar. Zalimler, kâfirler, fasıklar böylece tüm fiillerinin de zanlarınca Allah’la irtibatını kesmiş olurlar. Fiillerinin de irtibatını kesmiş oluyorlar. Maide Suresi 44, 45 ve 47. Ayetlere göre kâfirler, zalimler ve fasıklar Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmezler, Allah’ın inzal ettiğine göre hayat tarzı oluşturmazlar. Bu konuda en önemli irtibat kesme davranışlarını bize Haşr Suresi 14. Ayet bildirir; “onlar birlik ve cemaat olamazlar, çünkü ilahlık hissiyatlı insanların kendi aralarındaki menfaat hırsları onların birbirleriyle de irtibatlarını keser” der. Oysa Billahi anlamda iman edenler ilahlık hissiyatlarından temizlenmiş olarak Hucurat Suresi 10. Ayet gereği ancak kardeştirler ve Billahi iman potasında hepsi bir’dirler; artık onlar BİZ’dirler; “çoğul olmayan BİZ” ruhunu keşfetmiş, Allah’ın birleştirin dediğini şekillendirmişlerdir. Billahi anlamda iman eden ve bu imana uygun fiiller ortaya koyanlar, Allah adına “BEN” diyerek kendi “BEN” deyişlerini Allah’a ait olan gerçek “BEN” deyişle birlerler. Billahi anlamda iman sahiplerinin bu birleme-birleştirme gayretleri bütün yaratılmış kulların kendini hissedişlerinin birlenmesi idrakına kadar gider… Billahi anlamda iman sahiplerinin bu birleme gayretleri, bütün yaratılmışların, bütün yaratılmış kulların kendini hissedişlerinin birlenmesi idrakına kadar gider ve onlara Allah’ın Vahid vasfını görür gibi şahitlik yaşatır ki bu “görür gibi” dediğimiz hal gözlerin görmesinden ileri ve gerçek hisli olabilir. İşte bu hisler, gözlerin gördüğünün bir simülasyondan ibaret olduğunu da o kişiye yaşatır. Bu şahitliği yaşayanlar idraklarını dile getirmek için “Eşhedü en la ilahe illAllahul Ehadü’s Samedüllezi lem yelid ve lem yûled ve lem yekun lehû kufuven Ehad” derler.
Konumuz olan ayetlerde verilen misallere dönelim. Aynı zamanda bir imtihan vesilesi olan Allah’ın misalleri için Ankebut Suresi 43. Ayette “işte misaller (ki onları) insanlara veriyoruz. Fakat (onları) âlimlerden başkası akletmez” buyrulmaktadır.
İnsanların Allah’ın misallerine yabancı olmamaları için, verilen misaller özellikle ayetin indiği dönemlere ait yaşantının içinden konularla ilgilendirilmiş, ilişkilendirilmişlerdir. Nu kapsamda, verilen misal bir sivrisineği hatta ondan daha küçük veya insanların zannlarına göre daha işe yaramaz bir şeyi gerektiriyorsa Allah onu misal vermekten çekinmez. Öncelikle unutmayalım ki, Allah’ın çekinmesini gerektirecek “müstakilen var ve muhtar” bir varlık yoktur. Her şey Allah’ın yarattığıdır, her şey Allah’ın kuludur. Allah dilediği kulunu misal de verebilir, istediği kuluna istediği görevi de verebilir. Bu konuda Enbiya Suresi 23. Ayette “O yaptığından sual edilmez. Onlar sual edilirler” diyerek bu konuya cevap verilmiştir. Bir kula, mesela sivrisineğe, işe yaramaz gözüyle bakmak ancak duniHi algının işidir, bu fikirler de o algının zanlarıdır. Bir kula ne işe yarar ki gözüyle bakmak duniHİ algı kaynaklı bir yaklaşımdır. Mesela Bakara Suresi 26. ayetin geldiği zamanki yaşantı içerisinde o sivrisinekmiş. Bugüne ait bir şey olsa belki bir virüs, bir bakteri denecekti, işte böyle nano boyutlu küçücük bir kula “bu ne mana ifade eder” diye bakmak, onu küçümsemek, işe yaramaz gibi görmek, bunlar ancak bir duniHi algıdır. Böyle fikirler duniHi algının zanlarıdır, heva ve hevesler ölçü alınarak ileri sürülmüşlerdir, günümüzde de öyle… Böyle bakışların yanlışlığı için Enfal Suresi 63. Ayet “inneHU Aziyzün Hakiym” buyurmaktadır. Yani “Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir; Allah ne yaptığını bilir, bir bildiği vardır. Müstakilen VAR ve Muhtar olan tek güç sahibidir, O ne yaptığını bilendir.”
Ankebut Suresi 43, “Allah’ın misallerini ancak âlimler akledebilir” demektedir, buna biraz bakalım; ne demektir âlim? Çünkü “Kur’an’a göre âlim”i anlarsak konu daha kolaylaşacaktır. Kur’an’ın kastettiği âlimler grubuna girebilmenin şartı şöyledir: Amentü Billahi ve RasuliHİ beyanı. “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasını fark edebilmek ve reddetmek gerekir. Bu iddiayı duymak yeterli olmaz. DuniHi algıyı fark edebilmek, tüm tesirlerini izleyebilmek, reddetmek ve terk etme fiilleri için gayret sarf etmek. Allah adına “BEN” diyebilme bilincini hayal, düşünce, fikir ve fiil olarak göstermeye, kazanmaya büyük gayret sarf etmek. Böyle olunca kişi ilmel yakin kulvarına girmiş olur. Âlimlik derecesi duniHi algıdan temizlendikçe yükselir. Nefs-i Mutmainne ile birlikte kişi “arif bir âlim” olur.
Kur’an’a göre cehalet ve cahillik ise şöyledir: DuniHi algıya sahip çıkmakta ısrar ve inat ederek, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasına sımsıkı sarılarak, böylece içine düşülen ilahlık hissiyatı ile zannlar üreterek, heva ve hevesler geliştirerek “ben bir duniHi ilahım” diyerek kendisinden başka “müstakilen var ve muhtar” güçler ve veliler ilan ederek, onlara tabi olarak, onlardan medet umarak cehalet başlar ve böylece de ilerler. Cahillik için bu saydığımız detayları kişinin bilmesi, duyması, söylemesi gerekmiyor. Önemli olan bu sayılan halleri yaşıyor olmasıdır. Bu halleri yaşayan kişi dünyevi rütbesi ne olursa olsun Kur’an’a göre cahildir ve cehaletin içerisindedir. Dolayısıyla Kur’an’a göre âlim olanların derecelerine göre frekansları ayetleri ve misalleri açar. Kur’an’a göre cahil olanların (ki onların dünyevi rütbelerinin hiçbir değeri ve tesiri yoktur), işte Kur’an’a göre cahil olan kişilerin frekansları ise Hakk davet ve bilgilerle karşılaşınca geri tepme yapar. Bu frekans geri tepmesi onlarda kızgınlık ve öfke oluşturur. Dolayısıyla onlar kendilerinde böyle bir kızgınlık, böyle bir öfkeye sebep olan frekans geri tepişinin sebeplerine karşı büyük bir nefret duyarlar. Yani o sebeplerden uzağa kaçmaya çalışırlar. Böylece o nefret kalbin ğıll kılıfını kalınlaştırır, sertleştirir, sağlamlaştırır. Böylece bu ğıll onu taşıyanı, yani ğıll sahibini “ashabun nar” yapar. Bu geldiğimiz noktada Zümer Suresi 45. Ayeti hatırlayalım: “Allah tekliği ile zikredildiğinde ahirete iman etmeyenlerin kalpleri tiksinir. DuniHi algı (kaynaklı zannları) zikredildiğinde ise hemen sevinirler ve yüzleri güler.” Ayette iki davranış anlatılıyor. Allah’ın tekliği ile zikredilmesi ile şöyle bir mana da anlatılıyor: “Sen duniHi algıdan çık, sen “müstakilen var ve muhtar” iddiasını reddet, sen ilahlık hissiyatından temizlen, bu zannlarından sadrını temizle.” Allah’ın tekliği zikredilince işte bütün bunlar söylenir… Bu söylendiği zaman iman etmeyendeki idrak frekansı bu bilgiyle harmanlanamaz, dolayısıyla idrak frekanslarıyla birleşen bu bilgi anlamlı bir mana açılımı yapacağına bir geri tepme, bir rahatsızlık oluşturur. İşte o rahatsızlık onları sinirlendirir ve öfkelendirir. Bu mekanizmayı bilmeseler bile yaşarlar. Böylece kendilerini böyle sinirlendiren, öfkelendiren şeyden uzağa kaçmak isterler. Zaten nefret budur: Uzağa kaçmak, uzaklaşmaktır. Böylece Hakk bilgiye karşı onlarda nefret duyguları şekillenir. Halbuki aynı kişiler duniHi algı kaynaklı zannları, bu zannlarla ilgili konular açıklandığında hemn sevinirler ve yüzleri güler. Çünkü onların esfele safiliyn yoğun idrak frekanslarının renkleri bu küfür bilgilerle uyumlu oldu ve harmanlandı… Muhafaza buyur Allahım.
Yazarın Diğer Yazıları
EDEP YA HU – BAĞINIZA GİRERKEN…
17 Temmuz 2021 00:02EDEP YA HU – HAKKI ÖRTMEMEK LAZIM…
16 Temmuz 2021 00:02EDEP YA HU – SUÇLAMAK, SUÇLAMAK, SUÇLAMAK…
15 Temmuz 2021 00:02EDEP YA HU – DİLİ TEMİZLEMEK, KALBE ULAŞMAK
14 Temmuz 2021 00:02EDEP YA HU – ULAŞMAMIZ GEREKEN BİR KEMALAT VAR…
13 Temmuz 2021 00:04