Mustafa Yılmaz Dündar

SÜNNETULLAH YASALARI'NI ANLAYABİLMEK – Kocatepe Gazetesi

Mustafa Yılmaz Dündar

16 Kasım 2017 Perşembe 13:41:10
 

– 28 –
Dünkü tefekkürümüzü hatırlayarak başlayalım. Sizde de mana âlemi, arş ve rububiyet olduğunu tefekkür ediyorduk. Bu kapsamda dedik ki, hayalinizde on tane araba düşünün ve onlardan birisini çizin. Ama çizeceğiniz araba, sevgi, kolaylık içeren cazip bir model olsun. Bunun üzerine siz “On tane araba” düşündünüz, tarifimizi süzgeçten geçirip onlardan o talebe uygun birini seçtiniz, sonra da onu çizdiniz, yani montaj yaptınız. Senin onu çizmenle birlikte o vücut buldu. Gördün mü, sende de bir mana âlemi, bir arş ve bir fiil âlemi varmış. Önce mânanda düşündün; o düşünce senin arşından geçti, vücut buldu, fiile dönüştü, somutlaştı. Sen bu işi yaparken senin arşın üstünü kaplayan bir mana var. Örneğin, eğer senin arşının üstünü Rahman değil de Celâl ismi kaplamışsa fiillerinin çıkışında o görülür. Mesela birisi sana seslendiği zaman, ona dönüp sert bakarsın. Senin arşının üstündeki mana fiil bulurken, fiil haline gelirken sert çıkıyorsa, Allah’ın Arşı’nın üstünü eğer gazabı kaplamış olsaydı, mana âlemindeki alternatiflerden hep azaplı olanı fiile/kesrete dönüşecek, öyle fiiller ortaya çıkacaktı, yani yaratma öyle olacaktı. Ama rahmeti/merhameti gazabını geçtiği için dışarıya çıkan fiiller merhamet fiilleri. Tabi ki bu merhamet, duygusal bakışa ait merhamet değildir. O merhamettir ki senin hücrelerin bir arada durur. O merhamet yüzünden vücut bulursun. O merhamettendir ki sen Allah’ın seni ne kadar sevdiğini bilmezsin! Seni ne kadar sevdiğini bilmiş olsan hücrelerin dayanmaz, dayanamaz ona. Şöyle bir örnekle bunu biraz anlamaya çalışalım. Bir kız arkadaşından çok hoşlandın, günlerdir onu düşünüyorsun, “keşke beni sevse, keşke beni sevse” deyip duruyorsun. Sonra karşılaştınız, “seni sevdiğini” söyledi, onu sana hissettirdi, o an hücrelerin ne olur? Bir anda darmadağın olur! Gözünden sevinç gözyaşları akar! Niye? Bir sevgi duydun diye! Seni sevdiğini hissettin ya! Allah seni nasıl sevdiğini sana belli etse dayanamazsın… Onun onu hissettirtmemesi bile bir merhamettir. Fark ediyor musun? Sana O’nu arama imkânı tanıması bir merhamettir. Farklı bir şeydir bu merhamet. Bu merhamet bir kanundur; Rahman ismi kanunudur. Rahman isminin üstündekiler manalardır ve onlar Vahidiyet’tedir. Oraları inşaAllah ileride detaylı ele alırız.
CÜZ KÜLL’ÜN AYNASIDIR
Allah’ın sistemini tefekkür etmek, onu anlamaya çalışmak çok önemlidir. İşte onu anlamayı kolaylaştırmak için bir yöntemi paylaşalım: “Allah bir işi nasıl yapar veya nasıl yaptı?” diye merak ettiğimizde, “onu ben nasıl yaparım?” demek. Olaya böyle yaklaşıp, kendimizde onun bir modelini bulmaya çalışmak bize bir ipucu verir. Çünkü, cüz Küll’ün aynasıdır. Buradaki AYNA’yı iki şekilde düşünebiliriz. Cüz’de ne varsa Küll’e aittir, sende ne varsa hepsi Küll’e aittir. Bir diğeri, cüz aynı zamanda Küll’ün aynasıdır; yani Küll cüzde dilediği şeyi seyrediyor. Küll o aynada kendine ait dileği seyrediyor…
EVRENDEKİ SÜNNETULLAH İÇERİSİNDE RAHMAN VE RAHÎM İSİMLERİ BİRER KANUNDUR
Yaratılışta Rahman ismi ve Rahim ismi de var. Dikkat ederseniz, insanlarda Rahîm’e sahip bir varlık var; bayanlar; onlar Rahîm özelliğine sahipler. Rahîm ismi orada “üreten, doğuran, ortaya çıkaran” kanun özelliğiyle de görülür. Bu açıyla bakıp da “Rahman ve Rahîm” dediğimizde, Allah’ın Rahîm isminin nasıl bir fabrika, nasıl bir üretim yeri olduğunu görürüz. Rahim evrende de böyledir, ortaya çıkarandır. Ama Rahîm isminin tek manası bu değildir, o kadar mana içre mana var ki ve Rahîm ismi öyle farklı bir şey ki aslında… Mesela şu manasına biraz değinelim. Rahman çok adalet taşıyan bir isimdir. Rahman isminde adalet vardır, ama Rahîm isminde adalet yoktur. Rahim tamamen nimettir, Rahim isminin tamamen nimet olduğu söylenir. Bu manadan yararlanarak tefekkür edildiğinde, bakıldığında Rahîm isminin başka manaları da açığa çıkar. Mesela, iman nuru taşıyanlara, inananlara Rahîm isminin ulaşması tamamen bu kapsamda bir ikramdır. İnanana “sen şunu hak ettin, senin hakkın bu” şeklinde değil de tamamen lütuf, nimet, hediye olan karşılıksız bir veriş halidir Rahim. İman nuru taşıyanlara Rahîm ismi ile ikramda bulunulur, iman nuru taşımayanlar Rahman isminden yararlanır. Rahman’daki adalet, hak ettiğini verir, kişi zulüm görmez. Şöyle zulüm görmez: Ne hak etmişse hakkı verilir. Var olanın, var olmanın hakkı neyse hakkı verilir. Ama iman nuru ile o yolda gayret edene muamele farklıdır. Bütün bunlarla şunu anlatmaya çalıştık: Evrendeki sünnetullah içerisinde Rahman ve Rahîm isimleri birer kanundur, Yerçekimi Kanunu nasılsa onlar da onun gibi birer kanundur.
“ESMA’ÜL HÜSNA KANUNLARI”NI ANLAYAMAMIŞ VE ONLARI TANRILAŞTIRMIŞLAR
SÜNNETULLAH YASALARI olan bu kanunlar bazen o kadar kuvvetli fark edilmiştir ki, insanlar fark ettikleri o kanunların Allah’a ait oluşunu fak edemeyip onları tanrılaştırmışlardır. Eğer tanrılara inanılan o dönemlerde “yerçekimi” iyi bilinseydi, belki insanlar onu da tanrı kabul edeceklerdi, bir ihtimal! Eski Yunan tanrılarına bu gözle bakın, Esma’ül Hüsna esintilerini görürsünüz. Fark ettikleri (Allah’a ait) güçleri tanrılaştırmışlar. Vedûd ismini fark etmiş Venüs demiş, çeşitli tabii olayları, fırtınaları, her birini, fark ettikleri sünnetullah kanunlarını tanrılaştırıp sembolleştirmişler, onların birer “Esma’ül Hüsna Kanunu” olduğunu anlayamamışlar! Aynı şey şimdi de yok mu? Bakın şimdi nasıl var: Bir kişi bilim dünyasında bir alanda gözlem yapıyor, laboratuara girerek çalışıyor, bir şey buluyor. Ne bulmuşsa, o bulduğu şey aslında bir Esma’ül Hüsna tezahürüdür. Ama o kişi bulduğu şeyle ne yapıyor? Ya bir Esma’ül Hüsna’yı fark ediyor veya bulduğu şeye bir tanrı ismi veriyor. Hiçbir isim veremezse “tesadüf” diyor. Anlayacağınız o ki, bugün de aynı iş devam ediyor…
“ALLAH” KONUSU, İNANMAYANLARLA TARTIŞILACAK, YARIŞ YAPILACAK BİR KONU DEĞİLDİR
“Tesadüf” yaklaşımı günümüzde çok fazla kullanılmıyor. Bizim lise dönemlerimizde “tesadüfen olma, oluşma” çok yaygın bir materyalist felsefeydi. Evrenin “tesadüfen” meydana gelmiş olduğu tezi materyalistler tarafından kuvvetle savunulurdu. Biz de o zaman veli zatların verdikleri örnekleri söyler onlarla tartışırdık. Lise dönemlerimizde çok tartışırdık. Yanlış olduğunu, boş iş olduğunu o zaman bilmiyorduk. Biz “Allah var” anlatırdık, onlar “Allah yok” anlatırdı, bayağı tartışırdık. Ama normal arkadaşlarla, bir kavga falan değil. Saatlerce günlerce, gruplar olur bunu tartışırdık. Ha, sonra anladık ki yanlışmış, çok yanlış bir şeymiş. Bir hadis var: “Kim ilmi ünlü olmak için, birilerine galebe çalmak için, para kazanmak için, şöhret için yaparsa, ilmi böyle şeyler için öğrenirse o ateştedir.” Niye? Çünkü bu amaçla edinilen ilim “B” yapıya geçirilen bir poşettir. İLİM sadece Allah’ı tanımak için öğrenilir. Allah’ı tanıyabilmek, o irtibatı kurabilmek ve gereğini de yaşayabilmek için öğrenilirse ilim seni cennete götürür. Aksi halde ateştir. Çünkü o ilim senin “A” takdimini, sanal varlığını, poşetli halini öyle kuvvetlendirir ki senin için cehennem olur. Poşetlerin yeri neresi, poşetleri ne yapıyoruz? Atıyoruz, yeri orası! İçindeki malzemeyi alıp onu çöpe atıyorsun. Efendimiz (SAV)’in sünnetine baktığınızda, “Allah” konusu, inanmayanlarla tartışılacak, yarış yapılacak bir konu değildir. İnananlar aralarında konuşarak, tefekkür ve tezekkür ederek imanlarını kuvvetlendirebilirler, ama “Allah var, Allah yok” tartışması sünnette yoktur. Efendimiz (SAV), kimseye Allah’ın varlığını ispatlamamış, kimseyle böyle bir tartışmaya girmemiş. “La ilahe illallah” demiş, “kabul ettik ya Rasulallah” diyenler O’nunla beraber olmuş, diğerleri de çekip gitmiş…
“BEN” DEMEK VE “AMENTÜ BİLLÂHİ”
“La ilahe İllallah” denilince ister istemez akla “BEN” konusu geliyor. “BEN”i doğru anlamak ve hatırda tutmak için sık tekrarlamak gerekiyor. Çünkü Allah’ın Hakk olarak yarattığı yapı (ki onu kumandaya benzetmiştik), o da “BEN” diyor, onun üzerine geçirilen ve onun özelliklerine sahip çıkan poşet de “BEN” diyor. Biz kumandaya “B” yapı, onu örten poşete ise “A” yapı demiştik, bu yapıların ikisi de “BEN” diyor. Farkları ne? Sahip çıkan yapı “BEN” derken “ben de müstakilen varım, ben ilahım” diyor. Diğeri “BEN” derken “Amentü Billâhi” diyor. Amentü Billâhi’nin ne demek olduğunu bu noktada şöyle anlamalıyız: Ben Allah hakikatini anlamaya talibim demektir. Ben “B” idrakıyla Allah’a inanıyorum. O hakikati anlamaya, kavramaya, öyle yaşamaya, o yolda fiiller koymaya talibim. “Yapacağım” demiyor, “talibim” diyor. Neden? Çünkü Allah dilerse yapacak. İşte bu idrakla kişi rahatlıkla “BEN” diyebilir, hiçbir sakıncası yoktur. Ama onun özelliklerini örten ve sahip çıkan poşet yapının “ben ilahım” manasındaki “BEN” deyişi çok tehlikelidir. Orada bir tanrılık ilanı var. Bu tanrılık ilanı günlük yaşantıda nasıldır, yaşarken nasıl tanrı olunuyor, ne yaparsan tanrı olursun, bütün bunları hep ele alacağız inşaAllah. Ama öncelik bu iki “BEN”i fark etmek. O fark edilince, Allah’ın sevdiğini seven insanların sevme sebebinin onlardaki hakikat olduğu, onların yaratılan yapıları olduğu görülür. Allah’ın sevdiğini seven yapı, sizdeki sahip çıkan yapı değildir. O idrakla “BEN” diyen yapı Allah’ı sevemez. Seven, hakikat olan “BEN” yapıdır, içerideki o yapının kişiye gerçeği, hakikati hatırlatıyor olması o sevgiyi oluşturur. Sevgi sistemi onlarda böyle çalışır. Ancak, bu sevginin çalışabilmesi için temelindeki korku çok önemlidir. O hangi korku? “B” yapının korkusu! O korkuyu, bir benzeri anneyle çocuk arasındaki ilişkide de olan korkuyla anlamaya çalışalım. Anne çocuğa kızar, onu iter, hatta ona vurur. Ama çocuk gider yine anneye sarılır. Fark ettiniz mi? Hem ağlar hem annesine sarılır. Ne kadar benzer bir korku, anne ve çocuk arasına yerleşmiş. Annesi kızıyor diye kaçmaz, gider yine annesine sarılır. Anneyle olan bu muhabbet şuna da örnek olabilir: “A” yapının beyindeki veri tabanı dağlanırken, o dağlama sırasındaki bir yapıyı düşünün. Dağlanırken oluşan duygu öyle bir duygudur ki, annenizin sizi sevgisiyle kuvvetle kucaklayıp sıkışına benzer. O sıkma size ne kadar tatlı gelir, değil mi? Ama güreşte bir pehlivan sizi sıksa, aynı sıkma öyle tatlı gelmez. Bakış açısı ne kadar farklı! Dağlanmaya bakışınız eğer “B” yapıyla olursa o sıkma size acıtma gibi gelmiyor, hatta içinize büyük bir muhabbet veriyor… Sıkma işi toprakta da öyledir. “Toprağa konulanı öyle kuvvetli bir sıkmayla sıkar ki, onun o çığlığını, nasıl bir ses çıkardığını duysanız…” diyerek Efendimiz (SAV) olayı bize anlatır. Bu, gerçek müminlere “annenin çocuğunu sıkması gibi” tesir edermiş. Ona bir muhabbet sıkması gibi gelen bu muamele diğerine, onu kündeye getiren pehlivan sıkması gibi geliyor…

HİSSETMEK VE MUHTARİYET-28-

Yazarın Diğer Yazıları