Mustafa Yılmaz Dündar

Ve Allah Bir Misal Verdi 19

Mustafa Yılmaz Dündar

Ra’d (14): “El açıp yalvarmaya layık olan ancak O’dur. DuniHİ çağırdıkları, el açıp dua ettikleri ise, onlara hiç bir şekilde icabet edemezler. Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki (su’ya ağzını dayamadıkça) o (su) ona ulaşacak değildir. Kâfirlerin duası ancak sapkınlık ve boşadır.”

Bu ayette kâfirin duası konu edilmektedir. Kâfirin kendisi için “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasıyla oluşturduğu güç, yetenek ve imkânlara destek ve yardım amacıyla başvurduğu her şey onun duası kapsamındadır. Bu amaçla kâfirin başvurduğu putlar, sahte ilahlar, tabiat güçleri, gök cisimleri olabileceği gibi mevkiler, maddi imkânlar, siyasi güçler de olabilir. Buradaki önemli nokta şudur: Kâfirin bu saydıklarımıza ve benzer şeylere Allah’ın dışı var sanıp, kafasında oluşturduğu dış ortamında müstakil ve muhtar muamelesi yapıp onlara da bir güç ve kuvvet vehmetmesidir. İşte bu tür ilan edilen güç ve kuvvetler için bir müslüman inanan “Ve la havle ve la kuvvete illa Billâh” der ve bu uydurulan güçlerin hepsini reddeder. Bir inanan da yardım istemek için bir veliye, bir hoca efendiye, bir mevki sahibine, bir maddi imkân sahibine başvurabilir, ancak bunların hiç birisine “Allah’ın dışında” muamelesi yapmaz, onlara Allah’ın güç ve kuvvetinin dışında ayrıca müstakil bir güç ve kuvvet vermez. Bir inanan yardım amaçlı böyle şeylere başvursa bile, o aslında yardımı Allah’tan istediğini bilir, gelecek yardımların da kişiler vesilesiyle Allah’tan olduğunu bilir. Yardımla ilgili olarak yardım edene teşekkür eder, o kişiye duacı olur ve Allah’a şükreder, O’nu hamdıyla tesbih eder.

Kâfir yardım isteme biçimiyle misalde çeşme zannettiği, bu çeşmeden de su akacak sandığı bir yöne ellerini uzatmış bir gafile benzetilmektedir. Akla şöyle bir soru gelebilir: Bir kâfir bir mevki sahibinden yardım istese bu yardım gerçekleşmez mi? Bir kâfir bir mevki sahibinden yardım görebilir. Mesele şudur: Bu yardımı isteyen müstakilen var ve muhtar birisi yoktur, yardım istenen de müstakilen var ve muhtar değildir, yapılan yardım Allah’ın dışında bir kulun mülkü değildir. “İstemek-istenen-yardım” şeklinde yürüyen bu zincir o kâfirin etiketlediği gibi varlıklar ve güçler değildir. Bir kâfir grubu kıtlık çekiyor ve putlarından yağmur istediler. Rabbimiz de sapık fikirleri kuvvetlensin diye bu kâfir gruba yağmur verdi. Bu zincir içerisinde “isteyen kâfir grubu-yardım istenen put-yağmur” var. Ancak bu zincirdeki varlık ve güçler kâfir grubun duniHİ algı ve zann’larına göre etiketledikleri gibi değildir. Bu zincirdeki her şey Allah’ın kuludur. Yani o kâfirlere icabet eden onların zann’larındaki varlıklar ve güçler değildir, onların icabet edecek bir müstakil varlık ve güçleri yoktur; onlar yalnızca kâfirlerin koydukları isimlerden ibaretlerdir. Ancak bu uydurulan müstakil varlık ve güçleri Allah’a karşı “var” göstermek yalan ve iftiradır, bu yaptıkları batıldır ve ilan edilen müstakil varlık ve güçler YOK hükmündedir. İşte bu çerçevede kâfirin elini uzattığı böyle bir çeşme ve su yoktur. Billahi anlamda iman eden kişi ise ilmel yakin olarak ağzını suya dayamıştır ve suyu gerçek ismi ve varlığıyla içer.

Ra’d (14) ayetinin misalindeki “su” ilmi temsil ediyorsa, bu durumda duniHİ algının Hakk olarak bir dayanağı olmadığı anlaşılır ki; bu konuda Kur’an diyor ki: “DuniHİ isimlendirilenler için bir delil ve sultan indirilmemiştir, onlar yalnızca birer boş isimden ibarettir. Böyle şeyleri uyduranlar ancak heva ve heveslerine tabi olmakta, dolayısıyla duniHİ algı sonucu zann’lar üretmekte, sonra da bu zann’lara tabi olmaktadırlar (Yusuf-40, Necm-23).” Oysa duniHi algı sonucu üretilen zann’lar bir Hakk bilgi içermezler ve bir ilim değillerdir (Necm-28) buyrulmaktadır. Dolayısıyla duniHİ algı sonucu zann üretenler ve zann’larla yaşayanlar ile Billahi anlamda iman etmiş ve Rabbinin eğitimi altına girmiş olanlar; yani bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Zümer-9). Su içmek için ağzını suya dayamak gibi kalbini İlmullah’a dayamış kul ile ilim zannedip, su kaynağı zannedip kendisini sadrındaki zann havuzuna bağlamış bir kul aynı olabilir mi? Bütün bu sebeplerden kâfirin duası ancak sapkınlıktır ve boşa uğraşmaktır (Ra’d-14). Çünkü Allah şirki asla bağışlamaz (Zümer-65, En’am-88, Nisa-48, Nisa-116, 117).

Ra’d (17) ayetinin misali için de Rabbimiz “İşte, Allah Hakk ve Batılın farkını anlayın diye böyle misal verir” buyurmaktadır. Yani Ra’d (17) ayeti de Billahi anlamda iman edip Rabbine teslim olmuşlarla, “Ben duniHİ bir ilahım” diyenlerin farkını bir misalle ortaya koymaktadır. Ra’d (17)’de bol yağmurdan oluşan sel ve selin çalkalanma hareketiyle üstünde oluşan köpük birbiriyle kıyaslanmaktadır. Ayrıca aynı ayette, eşya yapmak üzere ateşte eritilen madenler ve bu işlemler sırasında üstünde oluşan köpük de birbiriyle kıyaslanmaktadır. Bu kıyaslamada çıkaracağımız derslere ait ipucunu da Ra’d (15) ayetinde bulmaktayız. Bir secde ayeti de olan Ra’d (15)’de Rabbimiz “Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez Allah’a secde ederler” buyurmaktadır.

Ra’d (15)’de geçen gölge kelimesi normal hayatımızda cisimlerin ışık karşısında bir karanlık alan oluşturarak meydana getirdikleri ve bu alana sebep olan cismin şeklini yansıttıkları bir fiziksel olaya verdiğimiz isim olmakla beraber çok geniş kapsamlı anlamlara da gelmektedir. Bunlardan birisi de Allah’ın yarattığı “vehim”dir. Birbirine Göre Var olan kullar birbirlerinin varlıklarını işte bu vehim mekanizmasıyla hissederler ve bulundukları ortamın görme şartlarıyla görürler. Birbirlerine göre var pozisyonda olan kulların birbirlerine “var” demelerini bu vehim mekanizması sağlar. Ancak duniHİ algı sebebiyle birbirlerine göre var görünen kullar bu gördükleri “var” oluşu “müstakilen var ve muhtar” zannederler. İşte duniHİ algı sebebiyle bir zann sonucu kulları “müstakilen var ve muhtar” sanmak vehmin karanlık yanı, gölgesi yani vehmin zulmetidir. DuniHİ algıdan kurtulmak istemeyenler, bu algının ısrarcısı ve inatçısı olanlar, bu algı sonucu oluşan zann’lara dayalı hayat tarzı oluşturanlar vehmin gölgesini yani vehmin zulmetini esas zannederler, vehmin zulmetine esas muamelesi yaparlar. Vehmin zulmetini esas zanneden nefs hakikatine uygun hareket etmemiş olur ve bir nefs gölgesi oluşturup onunla yaşar ki, nefsin bu gölgesi de nefsin şerri olur. Rasulullah (SAV) Efendimiz vehmin zulmeti ve nefsin şerri gölgelerini esas sanmayalım ve bunlardan idrak olarak kurtulalım, yani duniHi algı ve zann’larından sıyrılalım diye bize şu duaları öğretmiştir:

“Allahümme ahricniy min zulümâtil vehmi ve ekrimniy bi nuril fehmi: Allahım, beni vehmin zulmetinden çıkar, kurtar ve bana nurunla bir anlayış ikram et.”

“Allahümme elhimniy rüşdiy ve eızniy min şerri nefsiy: Allahım, bana hidayetimi, doğru yolumu ilham et ve bu yolda beni olgunlaştır ve beni nefsimin şerrine uydurma, beni ondan kurtar ve koru” (Âmin).

Vehmi de gölgesi olan vehmin zulmetini de, nefsi de nefsin gölgesi olan şerrini de Allah yaratmıştır. DuniHİ isimlendirilenler de Allah’ın kullarıdır (A’raf-194). Dolayısıyla göklerde ve yerlerde bulunanlar da onların gölgeleri de Allah’ın hükmüne tabilerdir ve bunun bilincindedirler, yani sabah akşam Allah’a secde ederler (Ra’d-15). Bu gölgelere esas muamelesi yapıp onları müstakilen var ve muhtar zanneden insan böylece duniHİ oluşturulan isimlerin yani gölgelerin ordusu olmaktadır ve bu zann’lar uğruna Allah’a karşı savaşmaktadır (Yasin-74, 75). Hepsini yaratan Allah’tır, ancak hangi tür idraklar halifetullah vasıflı insanı sırat-ı müstakiyme götürür; insan bilemez, ancak Allah bilir (Nahl-74). Hiç Allah yarattıklarını ve özelliklerini bilmez mi? (Mülk-14). Hac-31’de Rabbimiz “Allah’a haniyfler olarak şirk koşmadan iman edin” buyurmaktadır. Yani “Ey Allah’a iman etmek isteyenler, duniHİ algı ve zann’larına sırtınızı dönerek ve duniHİ algı ve zann’larına dayalı bir hayat tarzı oluşturmayarak; dolayısıyla, Billahi anlamda iman ile Allah’a iman ediniz” buyrulmaktadır. Ey iman edenler, Allah’a doğru iman ediniz (Nisa-136). İslam’a ve Kur’an’a da bu doğru imanınız ve bu haniyf halinizle yaklaşınız (Rum-30).

Yazarın Diğer Yazıları