13 Kasım 1918 Salı günü... Adana treni girdi puflaya puflaya Haydarpaşa İstasyonuna. Orta vagondan siyah kalpaklı, beyaz kordonlarla süslü üniformasında madalyalar bulunan, siyah parlak çizmeli subaya yol verdi istasyondaki kalabalık…
“Mustafa Kemal Paşa geldi işte” dedi kalpaklı bir orta yaşlı bir adam yanındaki gence…
Çanakkale Savaşları’nın Anafartalar Kahramanı, Suriye Cephesi’nin “Yıldırım Orduları Gurup Komutanı Mustafa Kemal Paşa, kendisine merakla ve hayranlıkla bakanların arasından hızla yürüdü; rıhtıma yanaşan Kartal İstimbotu’na doğru… Beyaz mermer merdivenlerden inerken Boğaz’ın mavi sularına baktı hüzünle… Birbirine paralel bir rota ile limana doğru yol alan siyah gövdeli 55 düşman gemisinin, zafer bayrakları açarak İstanbul Boğazı’na girdiklerini gördü…
“Düşman gemileri İstanbul’da,/Dalgalar vallahi inanmaz” diyecektir Fazıl Hüsnü Dağlarca yıllar sonra…
“Gökyüzünde kara kara bulutlar/Hayın mı hayın!/Başımıza nerden geldiniz…
Bir gün gelir hesabını sorarız/Buralarda durmayın” dizeleriyle tarihe not düşer Cahit Külebi…
İstimbot, bu düşman gemilerinin arkasından dolaşarak yol aldı köprüye doğru… Karaköy, Köprü ve Eminönü rıhtımları yabancı denizci askerlerle doluydu; İngiliz, Fransız, İtalyan, Hindu, Senegalli… Yeşil, sarı, mavi renkli bayraklar asılmış binalar, sarhoş asker haykırışları ve kilise çanlarının kulakları sağır eden sesleri, arasında indi vapurdan Mustafa Kemal Paşa ve yaveri Cevat Abbas Bey’e dönerek “Geldikleri gibi giderler.” dedi… Paşa’nın bu kararlık ve metaneti, yaverin karamsarlığını gidermeye yetti…
Gittiler nitekim 9 Eylül 1922 günü İzmir’den, 6 Ekim 1922 günü de İstanbul’dan…
“Mütareke İstanbul’u bir esir şehirdir” artık. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a indiği o günlerde bir” Türk-Müslüman İstanbul vardır ki Beşiktaş’tan, Haliç boyunca Kasımpaşa’dan Eyüp Sultana ve oradan İstanbul’un yedi tepesini ve bu tepelerin mermer taçları olan kubbeleri, minareleri de koynunda toplayarak karşı yakada Beylerbeyi’ne, Kandilli’ye, Beykoz’a kadar uzanan bu İstanbul kan ağlar… Çileli harp yılları bu İstanbul’u yiyip bitirmiştir… Bu bölgenin mekânları harap, halkı bîtâbtır... Dullar, sakatlar, sokaklarda aç dolaşan hâlâ siperlerdeki lime lime elbiseleriyle işsiz güçsüz dolaşan eski yedek subaylar, birlikleri lağvolmuş muvazzaf subaylar Müslüman İstanbul’u doldurmuşlardır tıklım tıklım… Hayal kırıklığı, ümitsizlik, kin, nefret ve inilti…
Bir de kozmopolit İstanbul vardır… Örneğin Şişli! O zamanki Şişli, İstanbul’da devrin türedilerinin, harp zenginlerinin, Rum Ermeni tüccarların ne oldukları ne iş gördükleri belirsiz kozmopolit tiplerin kaynaştığı yerdir Hain ve kozmopolit Beyoğlu, bütün kirlerini sokaklarına kusmuştur. İş hanlarından, yüksek binalardan ve şüpheli apartmanlardan sarkıtılan yabancı bayraklar; hele Yunan bayrakları yerlere kadar uzanıyordu… Rıhtımlarda, yollarda düşman askerleri kol geziyordu…
İşte 13 Kasım 1918’den 16 Mayıs 1919 tarihine kadar İstanbul’da kalan ve bu süreçte padişah ve halife Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit Paşa ve Osmanlı yönetiminin durumunu analiz eden Mustafa Kemal Paşa, 16 Mayıs 1919 günü Atatürk, “orduları dağıtılmış, tersanelerine girilmiş, bütün kaleleri zapt edilmiş, halkı harâp ve bîtâb düşmüş her köşesi bilfiil işgal edilmiş” bir ülkenin 38 yaşında bir generali olarak binmişti Bandırma Vapuru’na… İşte bu olumsuzluklar içinde Atatürk, eşsiz dehâsıyla ulusumuzu tek bir hedefe yönlendirerek bir kurtuluş mücadelesi vermişti… O güne kadar ve o günden sonra böyle şerefli ve ahlaki bir mücadeleye tanıklık etmedi dünya tarihi…
Sıkıntılı geçen bir gecenin sabahında Bandırma vapuru Samsun’a varmıştır… Bu yazının başlılığı olan, “1335 (1919) SENESİ MAYISI’NIN 19’UNCU GÜNÜ SAMSUNA ÇIKTIM” cümlesi Atatürk’ün “Nutuk” adlı eserinin de ilk cümlesidir… Yeni bir hayat, yeni bir âlem başlamıştır Samsun’a çıkışla… O gün orada Mustafa Kemal’in kaderi, Türk ulusunun tarihi, çağın akışı yeni bir yola girmiştir artık…
Daha birkaç gün önce (15 Mayıs 1919 )İzmir Yunan orduları tarafından işgal edilmişti… Zaten yorgun ve bezgin Türklere ağır bir darbeydi bu… Karadeniz’de Yunan gemileri dolaşıyordu. Samsun ve çevresi Pontus eşkıyasının elinde gibiydi… Samsun’daki 200 kadar İngiliz askerinin varlığı yerli Rumları şımartıyordu: Yunan işgalinden korkuyordu bezgin ve ürkek Samsun…
21 Mayıs’ta Erzurum’daki 15. Kolordu komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya, Ankara’da 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’ya şifreli telgraflar çekerek Samsun’a geldiğini ve kafasından geçenleri üstü kapalı bir şekilde anlatır…
M. Kemal Paşa’nın gerçek niyeti Anadolu içlerine gitmek Ülkeyi ve ulusu kurtarmaktı… Hâlbuki yol üstündeki Merzifon’da da İngiliz askerleri vardı… M. Kemal Paşa, böyle bir atmosferde 25 Mayıs sabahı külüstür bir otomobille Samsun’dan ayrılıncaya kadar geçirdi günlerini…
Günümüzden baktığımızda “İmkânsız diye bir şey yoktur; mucize biraz geç gelir” sözü geliyor aklıma... “Ulusal egemenliğe dayalı kayıtsız şartsız bağımsız bir devlet kurmak”… Tarihin akışını değiştiren bir büyük Türk, bir dünya lideri Atatürk, ileriyi gören, bugün bizi hayretlere gark edecek kadar isabetli gören bir dâhi…
“Eder tedvir-i âlem bir mekînin kuvve-i azmi/Cihân titrer sebât-ı pây- erbâb- metanetten” (Kudretli bir kişinin azmi dünyayı çevirir-idare eder/Sağlam, dik duran kişinin direnişinden- kararlı duruşundan dünya titrer) diyen Namık Kemal’in sözünü ispat etmiş bir kahraman Atatürk…
Onun, “Türk istiklâlini ve Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etme” görevini Türk gençliğine vermesini bugün daha iyi anlıyoruz. Çünkü ruh ve kafaları özgür ve aydınlık düşüncelerle, beslenmiş genç kuşaklar taşıyacaktır ülkemizi ve ulusumuzu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne…
“Keşke Yunan kazansaydı” diyenler “çağdaş uygarlığa” ayak uyduramazlar…
19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik Spor Bayramı kutlu olsun… Sürsün ebediyen 19 Mayıslar, yaşasın Türkiye Cumhuriyeti…