Bir zamanlar, uçsuz bucaksız Avrasya bozkırlarında, rüzgârın fısıldadığı ve gökyüzünün altında filizlenen kadim bir ruh vardı. Bu ruhun adı Töre’ydi. Töre, sadece taşa kazınmış kuru kanunlar ya da saraylarda yazılmış soğuk maddeler değildi; o, "Törütgen" olan, yani her şeyi yaratan Yüce Tanrı’nın yeryüzüne üflediği bir İlahi Nizam’dı.
Gelin, asırlar öncesinden bugüne uzanan, adaletin ve barışın peşindeki bu zamansız yolculuğu bir hikâye gibi dinleyelim.
Tahtın Ağır Yükü ve Kut’un Sırrı
Uzak geçmişte, bozkırın ortasında yakılan büyük bir kurultay ateşinin etrafında bilgeler toplanmıştı. Kulaklarına Kültigin’in, Bilge Kağan’ın sesleri geliyordu. O günlerde inanılırdı ki, bir bey ya da hakan, o makama kendi isteğiyle, keyif çatmak için gelmezdi. Ona bu görevi (Kut’u) Yüce Tanrı, yeryüzünde adaleti sağlasın diye lütfederdi.
Yusuf Has Hacib, ünlü eseri Kutadgu Bilig’de bu sırrı hakanların kulağına şöyle fısıldıyordu:
"Tanrı seni doğruluk ve adalet için bu mevkie getirdi. Haydi, doğru ve adil ol; doğrulukla yaşat! Eğer adaleti eğriltirsen, bil ki kıyamet kopar..."
Hikâyemizin kahramanı olan Türk hakanları, bu sözü bir kılıç gibi bellerinde taşırlar, halka tepeden bakmazlardı. Bilirlerdi ki; "Halk bozulursa onu beyler düzeltirdi, ama beyler bozulursa onları kim düzeltecekti?" Kendini düzeltmeyen bir hakanın memleketi, kurumuş bir ağaç gibi devrilmeye mahkûmdu.
Kurt ile Kuzunun Ortak Kuşağı
Eski Türklerin kurduğu devletlerde tek bir rüya vardı: Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi. Ancak bu rüya, diğer cihangirlerin aksine, yakıp yıkmak ya da sömürmek üzerine kurulmamıştı. Onların hedefi, dünyayı bir "Kut Kuşağı" ile bağlamak, yani kurt ile kuzuyu yan yana, korkusuzca yaşatabilmekti.
Eğer bir ülkede karışıklık varsa, oraya "Kamışık İl" derlerdi. Huzurun olduğu, nizamın tıkır tıkır işlediği yer ise "Edgü İl" (İyi Ülke) idi. Hakanların savaşı, işte bu "Edgü İl"i tüm dünyaya yayma savaşıydı.
Çağlar Aşan Adalet Kervanı
Zaman nehir gibi aktı; devletler kuruldu, devletler yıkıldı. Ama Töre’nin o adil kalbi hiç durmadı. Tarihin sayfalarını çevirdikçe karşımıza hep aynı şefkatli el çıktı:
Büyük Hun Hakanı Mete: Çin imparatoruna yazdığı mektuplarda, eli silah tutan tüm kavimleri birleştirdiğini ve artık herkesin sulh içinde yaşadığını müjdeliyor, bundan büyük mutluluk olmadığını söylüyordu.
Avrupa Hun Hakanı Attila: En güçlü olduğu, ordularıyla dünyayı titrettiği anlarda bile, kapısına gelen her barış teklifini tereddüt etmeden kabul ediyordu. Onun ülkesinde kölelik yoktu. Bizans’ın baskısından kaçan hür insanlar, nefes almak için Attila’nın toprağına sığınıyordu.
Selçuklu Türkleri: Anadolu’yu öyle bir adaletle yoğurdular ki, o dönem dünyayı gezen İbn Batuta gibi seyyahlar bu toprakları "Şefkat Diyarı" diye andılar.
Saadet Kapısı ve Mazlumların Sığınağı
Derken sahneye, üç kıtaya kök salacak olan Osmanlı çıktı. Batılıların "Pax-Ottomana" (Osmanlı Barışı) dediği o huzur iklimi, Töre’nin İslam ahlakıyla tamamen birleştiği bir zirve noktasıydı.
Osmanlı padişahları, tebaalarını Tanrı’nın kutsal bir emaneti olarak gördü. Topkapı Sarayı’nın kapısına şu muazzam cümleyi kazıdılar:
"Yâ Valiyete Külli Mazlûm" (Ey tüm mazlumların sığınağı!)
İstanbul, sadece bir başkent değildi; adı "Dersaadet" yani Mutluluk ve Esenlik Kapısı idi. Hristiyan dünyasında mezhep savaşlarından kaçanlar, adaleti adaletsiz krallarında değil, Türk hakanlarının adil yönetiminde aradılar ve kitleler halinde bu topraklara göç ettiler. 500 yıl boyunca Balkanlar'da hiç kimsenin diline, dinine, mezhebine dokunulmadı. Romenler, Bulgarlar, Boşnaklar ve Arnavutlar milli kimliklerini koruyabildilerse, bunu bu adil Töre’ye borçluydular.
Cumhuriyete Taşınan Miras
Bu kutlu zincirin son halkası, küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti oldu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yüzyıllar öncesinden gelen o kadim Töre ruhunu aldı ve modern dünyaya tek bir cümleyle haykırdı:
"Yurtta sulh, cihanda sulh!"
Atatürk, sadece kendi milletini kurtarmakla kalmadı, tüm mazlum milletlerin meşalesi oldu. Tıpkı Osmanlı’nın mazlumlara kapı açması gibi, Hitler’in zulmünden kaçan yüzlerce bilim insanı da cumhuriyetin şefkatli kollarına sığındı.
Modern Dünyanın Unuttuğu Sır
Bugün dünyamız, adına "küreselleşme" denilen bir çağın içinde dönüp duruyor. Küresel sermayeden, küresel ekonomiden, küresel müzikten bahsediyoruz; ama her ne hikmetse ne kanın durduğu var ne de gözyaşının. Küresel bir adaletten ve küresel bir barıştan kimse söz etmiyor.
Hikâyemizin özü bize şunu fısıldıyor: Dünya, bencil çıkarların esiri olduğundan beri yönünü kaybetti. Bugün insanlığın ihtiyacı olan şey; sınırları aşan, gücün değil haklının yanında olan, insanı yaşatarak devleti yaşatan o kadim Türk Töre’sinin adalet ve barış vizyonudur. Çünkü tarih bize göstermiştir ki:
Kanunla ülke genişler ve dünya düzene girer; zulümle ise dünya bozulur.