Tarihte kurmuş olduğumuz büyük devletlerin ve medeniyetlerin kuruluşunda olduğu gibi, Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmasında ve yurdun düşmandan temizlenip Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda da aydınların, sûfilerin ve din adamların büyük etkileri olmuştur.
30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra Osmanlı Devleti işgal tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. İtilaf Devletleri geçmişteki gizli paylaşım antlaşmalarına göre hangi devletin nereyi işgal edeceğini kararlaştırmıştı. Fakat İzmir’le ilgili belirsizlik sürüyordu. “İzmir’i kim işgal edecek?” sorusunun kesin bir cevabı yoktu. İtalyanlar St. Jean De Maurienne antlaşmasına dayanarak İzmir’in kendilerine verilmesini savunuyordu. Yunanlar ise tarihsel olarak İzmir’in Helen kökenli olduğunu ileri sürüyor, bu savlarına İzmir’de Rumların çok olduğu tezini de ekleyerek İzmir’in kendilerine verilmesini talep ediyordu. Yunanlar “Helenizm”, İtalyanlar ise “Bizim Akdeniz” düşüne kapılmışlardı. Fakat burada İngiltere’nin tutumu İzmir’in geleceğiyle ilgili belirleyici olacaktı. İngiltere Akdeniz’de güçlü bir İtalya istemediği için, İzmir’in Yunanistan’a verilmesine taraftardı. Paris Barış Konferansı devam ederken, gündemdeki en tartışmalı konulardan birisi İzmir’di. Yapılan görüşmelerin, hararetli tartışmaların ardından İzmir’in Yunanistan tarafından işgal edilmesi kararlaştırıldı. Alınan bu karar kısa bir süre sonra İzmir kamuoyu tarafından öğrenildi. İzmirliler, yaşadıkları toprakların Yunanistan tarafından işgal edilmesini kabul etmiyordu. İşgal haberini alan halk, işgalden bir gece önce büyük bir sivil direniş örgütledi. (Murat Kaya, 2022, s.43) 14-15 Mayıs 1919 gecesi Maşatlık’ta Yunan işgalini protesto etmek için binlerce kişi bir araya geldi. İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi, İzmir Valisi İzzet Bey’in Yunan işgaline karşı konulmaması emri üzerine de;
“Vali Bey! Bu sakalım kanımla kızarabilir, ama bu alına Yunan alçağını sükûnetle selamlamış olmanın karasını sürerek, Huzur-u İlahiye’ye çıkamam” diye haykırmıştır.
1900’lü yıllar Türk Tarihi’nin en zor ve felaketlerin üst üste geldiği yıllardır.1912-1913 yıllarında yaşanan Balkan Savaşları hezimetinden sonra neredeyse Rumeli’nin tamamı Türk hâkimiyetinden çıkmış, 1914-1918 1.Dünya Savaşı ile devletin varlığı tehlikeye düşmüş, İstanbul işgal edilmiş, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile devletin varlığı resmen olmasa da fiilen sona ermişti. Mütarekenin beşinci maddesine göre sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanmasında kullanılacak az sayıdaki askerlerin dışında tüm askerlerin terhis edilmesini, mütarekenin 7. Maddesi ise müttefiklere güvenliklerini tehdit edecek bir durumda diledikleri yeri işgal etme hakkını veriyordu. Mütarekenin yürürlüğe girmesi, orduların terhis ve silahların da teslim edilmesi ile yurdumuzun en önemli merkezleri çeşitli bahanelerle düşman tarafından işgal edilmeye başlanmıştı. Anadolu ise işgale karşı bir ölüm kalım mücadelesini başlatmak üzereydi.
Ölüm-kalım mücadelesinin ilk günlerinde Atatürk’ün de belirttiği gibi, “Halk, hakiki vaziyeti anlamamışlardı. Fikirlerde karışıklık vardı. Dimağlar adeta durgun bir haldeydi.” yine Atatürk’ün ifadesiyle pek çok din adamı “hakikati halka izah ettiler. Doğru yolu gösteren vaaz ve nasihatlerden sonra herkes çalışmaya başladı” (Atatürk, 1989, s. 208).
Bu cümleden olarak, İzmir’in işgalinden sadece dört saat gibi kısa bir süre sonra düzenlediği mitingde “İşgal edilen memleket halkının silaha sarılması dini bir görevdir.” diyen Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nin etrafında Denizlililer hemen birleşmişleridir. O, bu tarihi konuşmasında şöyle diyordu:
“Muhterem Denizlililer! Bugün sabahın erken saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir, vatana karşı işlenen suçların, Allah ve tarih önünde affı imkânsız ve günahtır. Cihat, tam manasıyla teşekkül etmiş dini görev olarak karşımızdadır. Hemşehrilerim, karşımıza çıkarılan dünkü tebaamız Yunan’a biz mağlup olmadık. Onlar öteki düşmanlarımızın vasıtasıdır. Yunan’ın bir Türk beldesini ellerine geçirmelerinin ne manaya geldiğini, İzmir’de şu birkaç saat içinde işledikleri cinayetler gösteriyor. Silahımız olmayabilir, topsuz, tüfeksiz olarak sapan taşları ile de düşmanın karşısına çıkacağız. İstiklal aşkı, vatan sevgisi, haysiyet şuurumuz ile kalbimizdeki iman ile mücadelemizin sonunda zafer kazanacağız. Bu uğurda canını verenler şehit, kalanlar gazidir. Bu mutlak olarak cihad-ı mukaddestir. Sizlere vatanımızı düşmana teslim etmekten başka bir çarenin olmadığını söyleyenler, düşman esareti altında olanlardır. Onlar, irade ve kararlarına sahip değillerdir. Bu vaziyette onların emri ve fetvası aklen ve dinen caiz, makbul ve muteber değildir. Doğru olan vatan savunması ve bağımsızlık uğruna cihattır. Korkmayınız. Üzülmeyiniz. Bu liva-yi hamdin altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak Cihad-ı Mukaddes Fetvasını ilan ve tebliğ ediyorum. Elinizde hiçbir silahınız olmasa dahi üçer taş alarak düşman üzerine atmak suretiyle mutlaka fiili mukabelede bulununuz” (Sarıkoyuncu, 1997, s.79).