Muharrem Günay

OSMANLI GÂZİLERİNİN RUMELİYE GEÇİŞLERİ

Muharrem Günay

Fetihten sonra Bursa İslâm cihadı, Türk Cihan Hâkimiyeti ve Nizamı Âlem Ülküsü’nün merkezi oluyor. Türk âlimleri, şeyh ve dervişleri, Türkmen babaları, Osmanlı Gazileri ile birlikte o bölgede yeni bir kudret ve çekim merkezi vücuda getiriyorlardı.
Fevkalâde mâhir denizci ve imanlı gaziler olan Aydın Oğulları Adalar Denizi ve sahillerini çalkaladıkları bir dönemde Osmanlı Gazileri, 1356’da bir sal ile sessizce Çanakkale boğazını geçiyor ve Rumeli’ye ayak basıyorlardı. Bu geçiş çok mütevazı bir geçiş olmasına rağmen ardı ardına Haçlı saldırılarına sebep olmuştur. Fakat çok yüksek bir kudrete ve üstün vasıflara sahip olan Osmanlı orduları Haçlıları 1363’de Edirne civarında Sırp sındığı, 1389’da Kosova ve 1395’te Niğbolu’da imha etmiştir. Böylece Osmanlı devleti Rumeli’ye güçlü bir şekilde yerleşmiş ve ondan sonra Anadolu’ya yayılmaya başlamış ve kısa zamanda devletin sınırları Malatya’ya kadar uzanmıştır.
Fr. Grenerd’ın ifadesiyle, “Niğbolu zaferi, Hıristiyan Avrupa’nın Müslüman Türklere mağlubiyetini tescillemiş ve bundan sonra artık Türk ilerleyişini durdurmak mümkün olmamıştır.” (Turan,1969 , s. 8)
Fakat Hıristiyan Batı’da mağlup olmayan bu güç, 1402’de Müslüman Doğu’da mağlup olmuş, Timur tarafından mağlup edilen Osmanlı devleti bir parçalanma sürecine girmiş ve bir Fetret devri yaşanmıştır. Bu fetret devri kendisini Rumeli’den daha çok Anadolu’da hissettirmiştir. Bununla beraber Osmanlı tahtına oturan ve devletin ikinci kurucusu sayılan Çelebi Mehmet devlete eski gücünü ve kudretini yeniden kazandırmıştır. O’nun yerine geçen İkinci Murat Gazi 1444’te Varna’da ve 1449’da İkinci Kosova meydan savaşlarında Haçlıları yerle bir etmiştir.
Osmanlı’nın kuruluşunda, Cihan devleti oluşunda son derece etkili olan tasavvuf anlayışı ve şeyhler aynı zamanda her bakımdan düşmanlarının bile hayranlıkla seyrettiği ve öve öve bitiremediği bir toplumun oluşmasında başlıca etken olmuşlardır.
Bir Batılı bakınız Osmanlı’yı nasıl anlatıyor:
Osmanlılar öncelikle faziletli, adâletli, iffetli, izzetli, cesur, vakur, hoşgörü sahibi, dost, mütevazi (alçak gönüllü) ve mütebessim (gülümseyen), gösteri ve gösterişten kaçınan kıble yürekli insanlardı… Osmanlı atalarımız, tanısınlar tanımasınlar, “Gülümseyiniz, müminin mümine gülümsemesi sadakadır” hadisi ve “Selamı yayınız” tavsiyesi çerçevesinde, karşılaştıkları herkese gülümseyerek selam verirler, tanıdıklarına ayrıca hal-hatır sorarlar, aile efradına (ailenin diğer bireylerine) selam yollarlardı. Böylece gönüller birbirine ısınır, geniş anlamlı toplumsal bir mutabakat oluşurdu. Osmanlı gerçek anlamda bir “Barış ve kardeşlik toplumu”ydu. Hasbelkader nefsine yenilip biriyle kavga edeni, mahallenin önde gelenleri birkaç gün içinde barıştırırdı. Olmaz da küslük uzarsa, dört gözle kaydeder: “Her kimin bir düşmanı varsa, bayramlarda ona gidip af dilemek zorundadır. Öteki de el öpmeden ve tokalaşmadan önce affettiğini söylemek mecburiyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübârek olması mümkün değildir. “Bu esaslara riâyet etmeyen kimseler ise, neredeyse fâsık (tabii ki abartıyor) telâkkî edilip dışlanırlar.” Du Loir görüp incelediği toplumsal yapıdan o kadar etkilenmiştir ki, Osmanlı Türk toplumunun bazı kötülüklerden haberdar olmadığını düşünmekten kendini alamamıştır:
Türkler herhangi bir intikam hissi beslemekten son derece çekinirler: Dinlerinin bu husûsa âit bir hükmü gereğince cuma namazına başlamadan önce düşmanlarını affettiklerini âdetâ îlân etmek durumundadırlar. Aksi halde namazlarının kabul edilmeyeceğine inanırlar. Ayrıca her bayramın birinci günü onlar için umumi bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında el sıkışırlar. Küçükler büyüklerin elini öptükten sonra başına koyup, ‘Bayramın mübârek olsun!’ der.”

Yazarın Diğer Yazıları