Muharrem Günay

SAFAVÎ DEVLETİ'Nİ KURAN UNSUR TAMAMEN TÜRK'TÜR

Muharrem Günay

Dünkü yazımızda verilen kısa bilgilerden de anlaşılacağı üzere, Safavî Devleti’ni kuran unsur tamamen Türk’tür (Sümer, 1992, s. 130).
Anadolu’dan sürekli İran’a akan Türk göçleri İran’daki Türk unsurunu kuvvetlendirerek bu unsuru bilhassa Azerbaycan’da nüfusça da hâkim duruma getirmiş, buna karşılık, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’daki Türk unsurunu zayıflatmıştır (Sümer, 1992, 131).
Farsça şiirler yazan Yavuz’un Türkçe tek dörtlüğü olduğu hâlde, çok zeki ve iyi eğitim görmüş olan Safevi hükümdarı Şah İsmail’in “Hatai” mahlasıyla Türkçe bir divanı vardır.
Bu dönemde İran’da Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber, Şah İsmâil, Âşık Garib gibi, İran Türkleri arasında teşekkül eden halk romanları Anadolu’daki Türklerin de halk romanları oldu. Buna karşılı Kör-Oğlu destanı Anadolu’dan İran’a gitti ve bu destan onların da millî destanı haline geldi. Nasreddin Hoca’nın fıkraları da, Kör-Oğlu destanı gibi, Anadolu’dan İran’a gitmiştir (Sümer, 1992, 131).
İran Nüfusunun Yarısı Türk’tür
İran’da siyasi birlik 1925 yılına kadar hep Türkler tarafından sağlanmıştır. İran’daki son Türk hânedânı Kaçar (Kacar) hânedânı olup 1925 yılına kadar sürmüştür. Şu anda İran’daki nüfusun yarıya yakını Türk’tür.
Nufusu 75-80 milyon olan İran’da yaklaşık 30-35 milyon Türk yaşıyor. Bunun yanında birkaç milyonda Farslaşmış Türk olduğu biliniyor. İran’daki Kürt nüfusunu da bu sayıya dâhil edersek İran’da Türklerin çoğunlukta olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Ayrıca İran’daki Fars nüfusu da yüzde ellinin altındadır.
Son yıllarda İran’daki Türkler arasında Türklük bilinci oldukça güçlenmeye başlamıştır. Türkiye’de olduğu gibi Türklüğün ortak sembolü Bozkurt İran’daki Türkler arasında yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. İran’daki Türkler arasında Türklük bilinci mezhep bilincinin önüne geçmeye başlamış, Azerbaycan’ın yeniden birleşmesi, Türkçülük, Türk Birliği ve Turancılık akımları hızla yayılmaktadır. İran’daki Türklük bilincinin artması Türk Dünyası’nın geleceği açısından çok olumlu işaretler vermektedir.
İran’da hüküm süren Safâvi hakanı Şah İsmail’in asıl hedefi Osmanlı devletini parçalamak ve Anadolu’yu kendi topraklarına katmaktı. Bu amaçla Türkmenlerdeki Ehli Beyt sevgisini kullanmış, Anadolu ve hatta Rumeli içlerine kadar casuslar göndermişti.
Lütfî Tarihi’nde geçtiğine göre 901 (1495) yılında Şeyh Haydar’ın oğlu Şah İsmail, Geylan’dan huruç edip Erzincan’a gelip orayı mekân edinir. Babası ve dedelerinin Anadolu’daki çok sayıdaki mürid ve muhiplerinden iki veya üç bin kişi Erzincan’a gelip Şah İsmail’e katılırlar. Bunların yanında at ve silahları da vardır. Şah İsmail bunlara önemli bir işi olduğunu ve bu işte kendisine yardım edip edemeyeceklerini sorar. Bunlar: “Şeyhimizin oğlusun, yoluna can ve baş veririz, hizmet buyurun” derler. Şah İsmail bunun üzerine. “Şirvan’da benim babamı katlettiler, henüz kanı kurumamıştır. Onun kanını talep ederim” deyince onlar da işittik, itaat ettik deyip Şirvan’a yürürler. Bunlar Şirvan’ı ele geçirip katliam yaparlar, Şirvan Şahı Said’i şehid ederler. Şah İsmail Şirvan’a padişah olur. Rafizi mezhebini tercih edip bir ordu kurar ve ulaştığı yerlerde kendisinin mehdi olduğunu söyler.
Bundan sonra Şah İsmail’in nüfuz ve otorite alanını genişletme faaliyetleri çerçevesine İran’ın yanı sıra Anadolu ve Balkanlar’ı da kattığı görülmektedir. Hicri 908/1502 de Şah İsmail Acem beylerini kırıp Tebriz’i alır. Rumeli ve Anadolu’dan da kendisini destekleyenler olur. Sultan Bayezid Han Anadolu ve Rumeli’de onu destekleyenleri Mora vilayetinde Moton ve Koron hisarı tarafına gönderir. Bu arada 908 yılı Safer ayında (Ağustos-Eylül 1502) de Şeyh İsmail’in Tebriz’den gelen elçisi kabul edilip maksadı yerine getirildikten sonra hürmet ve izzetle geri gönderilir (Oruç Beğ Tarihi,2007, s. 219).
“Kendisi de bir Türkmen olan Şah İsmail, özellikle Türkmen oymak ve beylerine büyük itibar gösteriyor, kıymet veriyor, onları ordu komutanlığı, sipahi – valilik gibi önemli mevkilere, makamlara tayin ediyordu! ”(Cezar, 1965, s.96-97)

Yazarın Diğer Yazıları