Yüce dinimize göre veren el alan elden daima hayırlıdır. Türk toplumu veren eli alan elden daima üstün tutmuştur. Bu noktada başta Türk milleti olmak üzere İslam milletleri alan el toplumunu değil veren el toplumunu temsil etmiştir. Son yıllarda başta Türkiye olmak üzere tüm İslam dünyasında bir sadaka toplumu oluşmuş, insanlar dilenciliği meslek haline getirmişlerdir. Bu durumun baş sorumlusu ise hükümetlerdir. Hükümetler çalışmayı teşvik yerine sadaka kültürünü ve dilenciliği teşvik edip, çalışmayan, tembel ve miskin bir toplumun oluşmasına sebep olmuşlardır. Hükümetlerin çeşitli ad ve yöntemlerle yaptıkları yardımlarla sadaka ve biat toplumu oluşturma çabaları siyasi sebeplere dayanmaktadır ve son derece sakıncalıdır. Ülkeyi idare eden hükümetler ihtiyaç sahiplerine balık vermektense balı tutmayı öğretmeli ve onlara iş imkânı sağlayarak üretime katkı sağlayan bireylere dönüştürmelidir.
Sadaka İztemek Caizmidir?
Bir günlük yiyeceği olanın, zekât veya sadaka istemesi haramdır. Ancak, istemeden verilen sadakayı, zekâtı alması caizdir. Muhtaç olmayan fakirin, verilen zekât veya sadakayı almaması daha iyi olur. Birisi zekât toplamak için vazife isteyince, Resulullah efendimiz,''Seni, insanların yıkayıp attıkları kirleri toplamaya memur etmek istemem'' buyurdu. (İbni Huzeyme)
Her ne kadar dilencilik Allah ve Rasûlünün sevmediği bir iş ise de isteyeni azarlamamak, “Allah versin” gibi sözlerle rencide etmemek gerekir. Sevgili Peygamberimiz hayatı boyunca “Öyleyse, yetimi sakın ezme. İsteyeni de sakın azarlama” (Duha,93/9-10) ayetine uygun olarak davranmış ve yetimlere, yoksullara karşı daima çok merhametli olmuştur. Bu bakımdan isteyeni tanımasak bile Alllah’ın adını anarak ve Allah rızası için istemesinden dolayı boş çevirmeden az bir şeyler vererek kırmadan uzaklaştırmalıyız. Sadaka olarak vereceğimiz bir şeyimiz yoksa: “Allah bizi de, seni de rızıklandırsın” denmelidir.
Bütün bu açıklamalara rağmen dinin en güzel gördüğü şey çalışarak, didinerek rızkı temin etmektir.
"Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: 'Verdiğiniz hayır, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Yaptığınız hayrı, muhakkak, Allah bilir." (2/Bakara–215) İkincisi ilim öğretme ve diğerleri gibi manevî şeyleri de içermektedir. Bununla beraber bunların hepsinin başında, İslâm'ın binasından biri olan zekat vardır. Ve bunun için birç o k tefsirciler burada ilk önce ve bizzat kastedilen şeyin zekat olduğunu açıklamışlardır. Fakat kurtuluşun kendisine tahsis edilmesi bakımından, namazda olduğu gibi burada da farz olan infak kastedilmek gerekirse de, infakın farz oluşu yalnız zekâta tahsis edilmediğinden muhakkıkîn-i müfessirîn (araştırmacı tefsirciler) bunu genelleştirme taraflısıdırlar. Ancak bu ortamda zekatın birinci mevkii işgal ettiği de unutulmamalıdır. Çünkü İslâm binasının ikincisi de zekattır. Bir hadis-i şerifte de görüldüğü üzer e "Zekat İslâm'ın köprüsüdür.". İslâm'ın bir köprüsü, bir geçididir. Dinin, iman ile temeli atılıp, namaz ile direği dikildikten sonra, geçilecek mühim bir geçidi vardır ki, zekat işte o geçidi geçirecek bir köprü olmak üzere kurulacaktır. Çünkü dünya ve a h irette korunmak için yapılacak olan görkemli İslâm binasının, dünyadaki "dâru'l-İslâm" (İslâm yurdu), ahiretteki "dâru's-selam" (esenlik yurdu)ın yapımı için birtakım malî masrafları vardır ki, bunlar malî ibadetler ile yapılacaktır ve bunun en zarurisini de zekât teşkil eder. Zira "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz." (Fâtiha-5) diye bir tevhid üslubu içinde sadece Allah'a kulluk etmek ve kardeş topluluk ile namaz kılabilmek için safları doğrultmak ve o saflarda bir eşitlik duygu s u ile devamlı bir şekilde bulunmak gereklidir. Bu ise, o toplum içinde günlük azıkla yetinme durumunda olan kimselerin kalmaması ile mümkün olur. Bir aç ile bir tokun bir safta kurşunla kenetlenmiş binalar gibi bir sevgi ve kardeşlik duygusuyla birbirine kalben perçinlenmesi kabil değildir. Şu halde cemaatin hakiki bir ibadet birliği içinde olması, gerçekten fakir ve kimsesiz olanların gözetilmesi ve çalışabileceklerin çalıştırılması için ilk önce zekat ve fıtır sadakaları ile zenginlerle fakirler arasında ki uçurumu kapatarak bir sevgi bağının kurulması, hem de hepsinin mevlası (efendisi) Allah Teâlâ olduğunu bildiren bir duygu ve iman ile kurulması büyük bir görevdir. Bu görevin, bu niyetle yapılmasında müslüman artık yalnızlığında beşerî bayağılıktan silkinecek, Allah Teâlâ'nın bir halifesi (yani bir vekili) olmak rütbesini kazanacak ve elindeki malın Allah'ın malı olduğunu ve kendisinin onu, muhtaç olan Allah'ın kullarına ulaştırmaya görevli bulunduğunu anlayarak: "Al kardeşim, bu benim değil, senin hakkındır, bende bir emanettir, ben sana Allah Teâlâ'nın gönderdiği şu çıkını, postalanmış koliyi teslim etmeye görevlendirilmiş bir dağıtıcıyım." diyerek, aynı şekilde alçak gönüllülüğü ile fakirin, sabırlı fakirin hakkını vererek kalbini okşayacak ve bununla o topluluğun mümkün olduğu kadar açıklarını kapatacaktır. İşte Kitap ve Sünnet'in araştırılmasına göre fıkıh usûlü ve fıkha ait kitaplarımızın zekat görüşü özet olarak budur. Bu şekilde zekat, Müslümanı, beşerî düşüklüklerden ilahî vekilliğe geçiren bir k öprüdür. Namaz, hayat kademelerinden ilahî huzura çıkaran bir mi'rac olduğu gibi, zekat da o mi'racda alınan bir ilahî görevin köprüsüdür. Ve her Müslüman, bu köprüyü yapıp geçmeye, yani zekat vermek için helâl mal kazanıp zekat verecek dereceye çıkmaya çalışacak ve henüz verecek halde değilse, en az onun yüksekliğine iman ile dolu olacaktır. Yani müslümanın gözü, zekât almaya değil, vermeye dönük bulunacak ve ancak çaresiz kaldığı zaman zekât ve sadaka alabilecek ve tersi durumda aldığının haram olduğunu unutmayacaktır. Bu şekilde kurulan İslâm toplumunun namazında ne büyük bir birlik kuvveti bulunacağı ve bunların o görkemli İslâm binasını tamamlamak ve bitirmek için nasıl bir aşk ve şevkle çalışmaya atılacakları düşünülürse, İslâm dininin esasındaki yükseklik ve bu âyetlerle o müttakîlere verilen öğme değerinin önemi derhal anlaşılır ki, orucun da bu noktayı her kalbe hissettirmek için mühim bir terbiye özelliği bulunduğu açıktır. Görülüyor ki bu âyette İslâm binasından, imandan sonra iki amel zikredilmiştir ve dinde bunlar diğerlerinden önce farz kılınmıştır: Namaz, zekât. Çünkü bunlar, bütün ibadetlerin aslıdırlar ve burada bilhassa anılmaları özelliklerinden dolayı değil, diğerlerinin çeşitliliğine işareti de içine alıcı olduklarından dolayıdır. Zira bütün ibadetler iki çeşide ayrılmıştır.