Bayrak nedir, vatan nedir, millet nedir?
Bu kavramlar yalnızca soyut ve simgesel kavramlar mıdır?
Bayrak, bir bez parçasından yapılmış, ait olduğu ülkenin sembolü müdür yalnızca?
Vatan, uluslararası anlaşmalarla sınırları belirlenmiş bir toprak parçası mıdır sadece?
Millet, ortak kültürü olan, aynı dili konuşan insan topluluğundan mı ibarettir?
Bu soruların cevapları Amerikalılar için “evet” olabilir. Ancak biz ve bizim gibi milletler için cevap; elbette ki “hayır, yalnızca bunlar değildir” diyerek başlayan ve kişiden kişiye farklı şekilde detaylandırılan uzun anlatımlarla verilir.
Bu kavramların tanımını kritik bir zaviyeden yapmak için, savaşın getirdiği topyekûn kötülüklerin içinden en ağır/en tehlikeli gördüğüm, Kurtuluş Savaşı’nda şanlı Mehmetçiğin ağır silahlara karşı gövdesini siper edip, süngüyle hücuma kalkmasında belki de en büyük motivasyon kaynağı olduğunu düşündüğüm ve maruz kaldığımız bir savaş suçundan bahsedeceğim. Şöyle ki;
Çok yakın tarihte Körfez Savaşı sonrası Irak’ta iç savaş başladı. Saddam Hüseyin yönetiminin Amerika tarafından devrilmesi sonrası Amerikan askerleri Irak’ta kadın, çocuk ve hatta erkek ayırt etmeden tecavüzlerde ve cinsel istismarlarda bulundular. Bazı kaynaklara göre sistematik tecavüzler sonrası Amerikan askerinden olma çok sayıda bebeğin doğmasının sağlandığı bildirildi. Cinsel saldırıların Iraklı erkeklere de yapıldığı, hatta cezaevlerinde erkeklere yapılan bu saldırıların kameralara kaydedildiği ve yayınlandığı görüldü. Amerika ayyuka çıkan bu namussuz ve onursuz saldırılarının güya bedelinin ödendiğini göstermek için göstermelik bir iki askerinin yargılandığını ve çok ağır cezalar verildiğini Dünya basınına duyurdu. Göstermelik ceza dedim ya ABD başkanı kısa süre sonra basının takibinden çıkan suçluları affederek ödüllendirdi.
Benzer saldırılar maalesef Anadolu’nun işgali sırasında da yaşandı. Düşman askerleri vatanımızı işgal ettiğinde atalarımız benzer durumlar ve saldırılarla karşılaştılar. Gebe kadınların bebeklerinin erkek mi kız mı olduğu üzerine bahse tutuşan düşman askeri, kadınların karınlarını canlı canlı kesip bebeklerini çıkararak öldürdü. Babalarının, eşlerinin gözü önünde çocuklara kadınlara tecavüz edildi, türlü işkenceler uygulandı. Gazete köşesinde yazmaktan hicap duyduğum için satırlara dökmediğim işkencelerin teferruatlarını elbette pek çok yerde okumuş ve dinlemişsinizdir.
Bugün İran da benzer tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. İranlılar belki de bunu çok iyi bildiklerinden yılmadan savaşmaya devam ediyorlar. Ülkemizde yaşayan İranlıların savaş başladıktan sonra Suriyeli ve Afganlı erkeklerin tersine ailelerinin yanına gitmek için sınır kapılarına koşmalarının nedeni budur kuvvetle muhtemel. Amerikan askerleri, İsrailliler veya diğer düşmanları karadan topraklarına girerlerse, ırz ve namuslarının talan olacağı tarihsel bir gerçekliktir maalesef.
Bugün özgürce yaşadığımız, düğün dernek yaptığımız, çocuklarımızı yetiştirdiğimiz; gezdiğimiz, dolaştığımız evimizde, mahallemizde, semtimizde, şehrimizde ve vatanımızda gelecekte işgalci düşman askerlerinin postallarının sesinin duyulduğu bir günü yaşama tehlikemiz her geçen gün artmaktadır.
Nihayetinde Vatanseverlik ve Milliyetçilik duyguları ırz ve namusu koruma içgüdüsünden köken alır.
Milletimizin bir asır öncesinde hatta daha yakın tarihte Yavru Vatan Kıbrıs’ta yaşadığı zulmü tekrar yaşamamak için; 21. yüzyılda Dünyada geri kalmış, zayıf milletlerin çektiği mezalimi aynı şekilde çekmemek için uyanık olmalı sınır komşumuz İran’ı desteklemek için Devlet politikaları geliştirmeliyiz.