Afyonkarahisar, 500 yıla yakın geçmişi olan bir geleneğini sürdürmenin telaşını ve mutluluğunu yaşadı. İlk kez 1540 yılında Hz. Mevlana’nın torunlarından Sultan Divani Hazretleri tarafından başlatılan, 40 hatimle ve 29 çeşit hububattan yapılan şifalı aşure bir kez daha kazanlarda kaynadı, gönülleri de birbirine kaynattı.
1988 yılında ilk kez Afyonkarahisar Kültür ve Turizm Derneği üyeleri, yüzlerce yıllık geleneği yeniden canlandırmışlardı. Osmanlıca eserlerden okumalar yapan eski Vakıf Yurdu Müdürü Saim Çelebi, Sultan Divani dönemine ait eserlerde okuduğu aşure geleneğini Kültür ve Turizm Derneği Başkanı Kadir Altınkaya ile arkadaşlarına aktarmış, Altınkaya ile o zamanki dernek yöneticileri İbrahim Matyar ve Sırrı Sarı gibi isimler el ele vererek bu geleneği yeniden canlandırmaya karar vermişlerdi.
“40 ambar” adı verilen formül uygulanarak aşure malzemesi için gereken maddi bölüm pek çok Afyonkarahisarlı tarafından paylaşılmıştı. 40 kazanda, 40 hatimle, 29 çeşit baharat kullanılarak yapılan aşure Türbe Camii avlusunda kaynatılıp, Afyonkarahisarlılar’a dağıtılmıştı. 1989’da ikinci sefer yapılan aşure, bu kez pekmezle kaynatılınca lezzetiyle daha bir ilgi görmüştü. Ama işin içine pekmez girince olayın maliyeti de büyümüştü.
Bu girişimi destekleyen, halkın geleneğe olan ilgisini anlayan dönemin Belediye Başkanı merhum Erdal Akar, Afyon Belediyesi olarak göreve talip olmuş ve aşure geleneğini Afyonkarahisar Belediyesi’nin kültür hizmetleri arasına katmıştı.
O dönemden bu yana her yıl Aşure geleneği aynı heyecan, aynı şevkle sürdürülüyor. Başlatanlardan, sürdürenlerden, bugüne taşıyanlardan, emeği geçenlerden Allah razı olsun.
Benim unutamadığım Aşure töreni ise Hayrettin Barut’un ilk belediye başkanı seçildiği yıldaki aşure törenidir. O gün ilk kez Türbe Camii avlusunda mehter de çalınmış, Aşure’nin manevi coşkusu herkeste bir başka artmıştı. Hatta öyle artmıştı ki, Mevlevilerden Hacı Ahmet Öğüt Amca’nın yaşlı kalbi günün manevi atmosferine, mehterin ve manevi havanın heyecanına daha fazla dayanamamış, mübarek günde, oracıkta ruhunu teslim etmişti.
Sultan Divani Hazretleri zamanında halk arasında birlik ve beraberliği geliştirmek, gayri müsliminden, müslümanına, Ermeni’sinden, Rum’una kadar herkeste bir “sofra birliği, gönül birliği” oluşturma amacıyla başlayan bu gelenek öylesine benimsenmiş ve öylesine kutsiyet yüklenmişti ki, insanlar aşurenin piştiği kazanların dibindeki karayı hastalıklarına iyi geleceği ümidiyle vücutlarına sürmeye başlamışlardı. Eski eserlerde buna yönelik bilgiler yer alıyor.
Bugün de, geçmişteki kadar olmasa da, yine aynı heyecan, aynı manevi hava yaşanıyor, az çok.
***
Aşure’den, Sultan Divani Hazretleri’nden bahsetmişken, Afyonkarahisar’ın bir başka gönül insanının sözleri ile tamamlayalım bugünü… Kimilerinin “Dolu Bekir”, kimilerinin “Deli Bekir” dediği Harabi’den bir anı aktaralım isterseniz.
Bir gün Bekir Ağa, nam-ı diğer Harabi, Mevlevi Dergahı’na, yani Türbe Camii’ne gider. O günün Mevlevi Şeyhi Kemal Çelebi, ziyaretine gelen Harabi’ye,
-Baba Bekir, sen hep hiciv mi söylersin? Hiç methiye söylemez misin? Der
Bekir;
-Ortada methedecek kimse bulamıyorum. Sultan Divani’yi methedeyim mi? Diye cevap verir.
Kemal Çelebi’den; “Eyvallah Baba Bekir” cevabını alan Harabi, Kemal Çelebi’nin önünde Sultan Divani hakkındaki şu destanını söyler:
Arifi kutbu cihansın Şahım Sultan Divani
Salike bahşi ihsanın Pirim Sultan Divani
Eşrefi ehli mekansın Şahım Sultan Divani
Özünde Hakk’a irfansın Şahım Sultan Divani
Envarı feyzinden melekler oldular mahir
Şems gibi tûlû ettin veliliğin ezel zahir
Mülûki nakısı nası nazarın eyledi tahir
Eşrefi ehli mekansın pirim Sultan Divani
Harabi mücrimi kemter senin gönlündedir ilâcı
Teaşşuk eyleyüp gelen ziyaret eyleyen hacı
Ledün ilmin nihayetsiz başında velayet tacı
İrşadı ehli İransın Şahım Sultan Divani.