Sezer Küçükkurt

Biriz, bütünüz

Sezer Küçükkurt

İçimiz kan ağlayarak kenetleniyoruz bugün bir kez daha. 24 saat içinde 31 şehit, ölen günahsız insanlar. Yaralılar… Cumhurbaşkanı’nın gidip, “Devlet burada” dediği günün hemen ardından “Biz de buradayız” dercesine yapılan kahrolası gövde göste-risi.
Bu “tarifsiz” diye niteyeceğimiz kaçıncı acı bilemi-yoruz. 24 şehidimizin ardından dualarımızı gönderiyor, hepsini Allah’ın rahmetine emanet ediyoruz. Tüm şehit ailelerine Türk Milleti’nin bir ferdi olarak biz de evladınızız diyoruz. Yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz.
Ama ne fayda?… Giden gitti… Ateş ciğerlere bir kez daha düştü…
Uçaklarımız Irak’ı bombalıyor. Ordumuz sınırı geçti. Allah Mehmetçiğin burnunu kanatmasın.
Devlet’e, Ordu’ya toz kondurmak istemeyiz. Bugün Ordumuzun Devletimizin ardında kenetlenme zamanı. Hepimiz bunun farkındayız. Tek yürek olmak tam da bu zamanda gerekli. Ama tüm zihinleri aynı sorular kemiri-yor.
Sormadan edemiyoruz, “Bu kaçıncı geçiş? Aylardır biz nereleri bombalıyorduk? Bombalarımız bunların tepesine düşmemiş miydi? Dağları hallaç pamuğu gibi atmamışmı-ydık? Nereden geldi yine bu yüzlerce şerefsiz hain?”
30 Haziran 1996’da Tunceli’de bayrak merasimi sırasında hamile kadın kılığına gire-rek düzenlediği intihar saldırısıyla 8 askerin şehit olmasına ve 29 askerin yaralanmasına yol açan PKK’lı için “Zeynep Kınacı’nın mücadelesi kendi mücadelemizdir. Bugün rahat siyaset yapmamızı, bu kadar rahat konuşmamızı bu arkadaşlarımıza borçluyuz” diyebilen kişiler TBMM’nin yüce çatısı altındayken Ordumuzu Basra Körfezi’ne kadar göndersek ne olacak ki?
“Kürdistan” yolunda adımlar kararlılıkla atılıyor, tuğlalar tek tek döşeniyor. Her gözümüzü kapattığımızda, her gaflet anımızda bir darbe daha yiyiyoruz bedenimize.
“Barış” ve “Demokrasi” istiyoruz diye partilerine bu ismi koyanlar Hakkâri’de bir polis kafasına atılan taşlardan kendini korumak için göz yaşartıcı sprey sıksa bu partinin yandaşları İstanbul’dan Adana ve Mersin’e kadar Türkiye’nin dört bir yanında sokaklara dökülüp halk otobüslerinde yorgun argın evlerine dönen insanların üzerine Molotof kokteylleri atıp onları cayır cayır yakıyor. Evleri, işyerlerini talan ediyor. İlkokul bahçesindeki çocukları gazlarla zehirliyor, içinde öğrencilerin uyumakta olduğu yurt binalarını yakıyor. Bu insanlık dışı, vahşi hayvanların bile yapmayacağı faaliyetlere, “Halkın demokratik tepkisi” diyor, diyebiliyorlar. İşin daha da tuhaf tarafı, hatta çirkin tarafı ise gazetelerden televizyonlara, siyasetçilerden devlet yetkililerine kadar Türkiye’nin neredeyse dörtte üçü bütün bunlara, “Ama Türk devleti de şunu yaptı” girişleri ile meşruiyet kazandırıyor, arka çıkıyor; yani cinayete, vahşete, içilen kana ortak oluyor. Adamlar Diyarbakır’ı başkent ilân etti, parlamentolarını Diyarbakır’da topladı. Ayrı bir bayrak, ayrı bir dil, ayrı sınırlar istiyoruz dedi-ler. Valilerimizi biz seçelim, vergilerimizi biz toplayalım, güvenlik güçlerimizi biz oluşturalım dediler. Bütün bunları “barış” diye diye, “demokrasi” diye diye yaptılar, yapıyorlar. Müstakil bir devlet olmak için istemedikleri ne kaldı? Artık “isteme” noktasını geçip “elde etme”nin eşiğine geldiler. Şimdi sıra ıssız yerlerdeki karakollara, yolda gidenlere kahpece yaptıkları, kaypak, korkak saldırıları şehre indirmelerine geldi. Bakın, geçmiştekilerin aksine dünkü saldırıda topyekün bir saldırı ile 8 ayrı noktaya aynı anda saldırıp, 24 kez canımızı aldılar. Bunun adı savaş değil midir?
“Kanları yerde kalmayacak” dediklerimizin kanlarına, yerdeki kan gölüne yenileri ekleniyor gün gün… İster Türk, ister Kürt, dökülen her kan “Özerk Kürdistan” tohumuna bir su, bir gübre gibi görülüyor.
Öfkemiz yüreğimizde, göz yaşlarımız içimizde, Ordu-millet bütünlüğü içerisinde dualarımız İslam’ın son kalesi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin beka ve refahı için…

Yazarın Diğer Yazıları