Seksen dokuz yıl geçmiş aradan. 23 Nisan 1920’de Anadolu’nun bağrında kurulan devletimize 29 Ekim 1923’de ismini koymuşuz; Türkiye Cumhuriyeti demişiz. Bugün artık mecbur olduğumuz bu devlet, bu milletin ta kendisinden başka bir şey değildir. Bu milletin ismi de Türk Milleti’dir.
Önce 600 çadırlık bir aşiretten cihan devleti kuran millet, yüz yıllar sonra dünya tarafından “hasta adam” olarak nitelenmeye başlamış. Yabancıların deyişiyle “ölürken bile güzel olan” bir devletten geriye kalan hengame içinde yeniden kurtuluş mücadelesi verilmiş.
Öyle bir mücadele ki; cihadın en karanlık günlerinde başkumandanın kasasında 43 kuruş ve bir kişilik kahve kalmış. Ama gerisinde şehitleri, gazileri, kumandan paşaları, ümitleri, inançları ve azimleri ile birleşen millet yeniden doğuşa muvaffak olmuş.
Dünya coğrafyasında devletsiz yaşamamanın ve devlet kurmanın emsalsiz ustası olan Türk Milleti tarihinin en acıklı günlerinin, 7 düvelle mücadelenin, rezil istilanın ardından kavuşmuş bu günlere.
Aradan 89 sene geçtikten sonra birbirimizin gırtlağına sarıldığımıza bakarak “Geçmişin mirasına layık mıyız” diye sormamız gerekiyor aslında. Asırlarca süren bir çalkantının, bir yeniden doğuşun sancılarından sonra ulaştığımız noktada, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve bu millete kanıyla, canıyla, gönlüyle, aklıyla hizmete koşan şanlı ceddimizin mirasının üzerindeyiz bugün. Atatürk bu milletin eşsiz lideri olduğu gibi, öncesinde, sonrasında milletin bütünlüğüne, devletin dirliğine emeği geçenlerin hepsi bizim gönlümüzde yücedir, kutludur.
Türk halkı dışında dünyada “Allah devlete millete zeval vermesin” anlayışına sahip kaç millet vardır ki? Ama siyasilerimizin, devleti, hükümet ve siyasi iktidar gücü olarak yorumlamaları bu anlayışa gölge etmektedir.
Neredeyse bininci kuruluş yıldönümünü kutladığımız Türk ordusu, kendi dağlarında, kendi toprağında çapulcularla mücadele halinde. Defalarca paçasına sarılan itleri bir tekme ile yıllarca def eden şanlı ordu, türlü çeşit belalarla uğraşmak zorunda bırakılıyor.
Millet geçmişe yönelik inkarcılığı da, milletin bütünlük ve yapısına olan saldırıları da kabul etmemektedir. Edememektedir.
15 Nisan 1851 tarihindeki mektuplaşmalarında dönemin ünlü teorisyenleri Engels ve Marks bir fikir beraberliğine varırlar ve derler ki: “Osmanlı Türklerinden toprak, din ve devlete riayet ve bağlılık inancını kaldırmak mümkün olmadığına göre orada ihtilal beklemek (komünist ihtilal) boş bir hayaldir.”
Yabancılar tarafından o zaman konulan bu teşhisler doğru olmadır ki bugün hala devlete, dine, Türk milliyetçiliğine, ortak tarih ve kültüre darbe indirilmeye çalışılmaktadır.
Geçmişte yaşanan hataları bugün görmekte, kabul etmekteyiz. Geçmişimizle gurur duyuyoruz. Ama hataların yapıldığını da kabul ediyoruz. Hatalar olmasaydı koskoca imparatorluk çökmezdi zaten öyle değil mi?
Mesele inatları körüklemek değil. Mesele, devleti tarihine, azametine ve şanına layık kılabilmek için milletin ortak hedefte birleşmesi meselesidir. Siyasetin onu birleştirmesindedir. Ordunun bu birlikteliğin muhafızlığını sürdürmesindedir. Suçlama ile, birbirini inkar ile tencere dibin kara mantığı ile malum sondan başka nereye varılabilir ki?
Cumhur’un birbirini anladığı, birbirine bağlandığı günlere vesile olması dileğiyle Cumhuriyet Bayramınızı kutlarım.
***
Duyuru: İnternet ortamında bana ait olan bazı e-posta hesapları ne yazık ki çalındı. Mağduriyet yaşanmaması için benden geldiği belirtilen e-postalar konusunda dostlarımızdan dikkatli olmalarını rica ediyorum. S.K.