Gıda terörü ile ilgili yaşanan sıkıntılar hepimizin malumu. Biz de elimizden geldiğince gıda terörü olarak adlandırılan konularda birkaç kelamda bulunmaya çalışıyoruz. Gıda terörü konusundaki hassasiyet ilimizde ve ülkemizde giderek artıyor. Hassasiyetin artması, denetimlerin sıklaşması sevindirici gelişmeler. Ancak ne yazık ki hassasiyetle birlikte mağduriyetler de artıyor.
İnsanlar kendileri arasında artık gıda üretimi yapan işyerlerinde, gıda satışı yapılan yerlerde denetimlerin arttığını konuşuyorlar. Denetimlerin sıklaşması vatandaşın da gözünden kaçmıyor. Şahsımız adına biz, bu denetimlerden oldukça memnunuz. İşini gereği gibi yapan pek çok esnaf dostumuzun da bu denetimlerden memnun olduklarını biliyoruz, görüyoruz. Denetimlerin işini hakkıyla yapanlar için büyük fırsat olduğunu belirten gıda üreticisi ya da satıcısı olan hemşehrilerimiz gibi biz de bu denetimlerin genişletilerek artırılmasından yanayız. Ancak bu sıkı denetimlerde bazı mağduriyetler yaşandığına da dikkat çekmek istiyoruz.
Şöyle ki; mevzuatta yazan her şey bazen günlük yaşama tam manasıyla uymayabiliyor. Kitaptaki ile hayattaki bazen değişebiliyor. İşte burada insan faktörü devreye giriyor. “İnisiyatif” dediğimiz olguyu kitabın günlük yaşam karşısında çıkmazda kaldığı durumlarda kullanmak gerekiyor. Bunun için de bilinçli ve insaflı bir insan birikimine ihtiyaç var.
Yine yanlış anlamaya meydan vermeyelim; biz de bu insan birikimi de fazlasıyla var. Ama inisiyatif kullanmaya müsaade eden irade var mı ona bakmak gerek. Baş başa bağlı, baş da başa bağlı derler ya. O hesap…
Denetimlere destek veren, yönetmeliklerin, talimatların harfiyen uygulanmasından yana olan gıda üreticisi ya da satıcısı hemşehrilerimizin bazı sitemlerini yetkililere iletmek de bizim görevimiz.
Mevcut sistemde yapılacak olan denetimlerin çok uzun vadeye yayılmadan, kademe kademe yapılması fikri önerilerin en başında yer alıyor. Zaten piyasa şartları ile boğuşan küçük işletmelere birden bire “Şunları da yap, bunları da yap” diye milyarlarca liralık borç yükü getirmenin faydadan çok zarar getireceğine itiraz etmek mümkün değil. Kimse yönetmeliklerin uygulanmasına, kurallara kaidelere karşı değil.
Elbette ki işletmeler pırıl pırıl olmalı, ürettikleri ürünler hijyen şartlarına uymalı. Personelleri tertemiz olmalı. Bunlara uymayanların gereği mutlaka yapılmalı. Temizlik ve hijyenle ilgili katı davranılmalı.
Tüm bunların yanı sıra işletmelere maddi yük getiren konularda da makul şartlar altında, peyderpey uygulanması için inisiyatif kullanılmalı. Aksi taktirde üterim yapmak, katma değer sağlamak derdinde olan işletme sahibi insanlara borç batağına saplanmakla işyerinin kapısına kilit vurmaktan başka seçenek bırakılmıyor.
Avrupa Birliği’nin istediği şartları yerine getirmeyi tüm işletmeler istiyor. Bu şartları yerine getirmek her işletme için ticari bir avantaj. Kazanan hem kendileri hem müşterileri olacak. Ama daha ülke olarak Avrupa Birliği’ni girmeden küçük bütçelerle ayakta kalma, iş, aş üretme çabasında olan işletmelere “AB şartlarını” dayatmak da pek akıl karı olmasa gerek.
Televizyonlarda, gazetelerde ya da insanların dilinde memleketin margarinli kaymaklarla, eşek sucukları ile anılması engellemek gerekir. Ama işini layıkıyla yapan küçük işletmelere de boyundan büyük yükler getirilmemeli. Aradaki ince çizgi hassasiyetle gözetilmeli.