Yapılan bariz hataları görmek için uluslar arası politika uzmanı ya da allame-i cihan olmaya gerek yok. Sıradan vatandaş olarak pek çok kimse yapılan pek çok hatayı rahatlıkla görebilmektedir.
Belki devletin üst düzey noktalarında bulunanlar ile bizim gibi sıradan vatandaşların görüş zaviyeleri arasında fark olabilir. Bunu peşinen kabul etmemiz gerekir. Ama buna rağmen tarihi ve hayati gerçeklerde ortada durmaktadır.
Biz sıradan vatandaşlar, yine de doğru bildiğimizi söyleyerek kendimize görevimizi yerine getirmeliyiz. “Osmanlı Dış Politikası uygulayacağız” veya “Osmanlı olacağız” sözleri görünüşte çok güzel, beğenilen ama uygulaması pek mümkün olmayan sözlerdir. Ama biraz içi boş kalmaktadır.
Osmanlı demek, Devlet-i Aliyye’dir. Sömüren, ezen bir imparatorluk değil, lütuf ve ihsan eden, dinde zorlamada bulunmayan bir Devlet-i Aliyye…
Devlet-i Aliyye kusursuz işleyen sistemlerin bütünüydü. Hatta 1402 yılında Ankara ovasında Yıldırım Beyazıt’ı yenerek Osmanlı Ordusu’nu ve devletini dağıtan Timur, enkazın altında kalan ama işlevini sürdüren bu muhteşem sistem nedeniyle Anadolu’da tutunamayacağını anlayarak Asya’ya geri dönmüştü.
Devletin temeli olarak belirlenen İslam’ın ana kuralları eksiksiz uygulanmaya çalışılmaktadır. Teknolojik gelişmeler takip edilmeye çalışılmaktadır. Osmanlı Devleti’nde üretim planlaması, toprak düzeni, hayvancılık düzenlemeleri ile büyük bir ahenk içinde tarım üretimi yapılabilmiştir.
Osmanlı Devleti büyük bir askeri ve ekonomik güçtür. Yoksa Kanuni devrinde Hint Okyanusu’nda 19 yıl tam teçhizatlı bir donanmayı hazır tutmak, Cava Adası Müslümanlarını Haçlı Hollanda saldırılarına karşı korumak mümkün olabilir miydi? Gücünün en zayıf döneminde bile 16 yıl savaşabilen, Trablus, Balkan, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı gibi badirelerin maddi yükünü kaldırabilen bir devlettir. Bugünkü kalite kontrol sistemleri o dönemde Ahi teşkilatları ile sağlanmış, zanaatlar koruma altında tutulmuştur. Kaynağı kurutmadan vergi toplamaya odaklanmış bir maliye sistemi ile kültür ve eğitim kurumları da döneminin en iyi örneğini oluşturmaktaydı.
Osmanlı’da bugünkü fikir kulüplerinin işlevini üstlenen dergahlar, tekkeler eğitim alanına katkı sağlıyor, Bacıyan-ı Rum gibi kadın kuruluşları faaliyet gösteriyordu. Müzik, şiir, mimari, edebiyat, süsleme gibi sanat alanlarındaki başarı bugün bile hayranlıkla izlenmektedir.
Osmanlı Devleti ile bugünün arasındaki farklara baktığımızda durum biraz farklı olarak ortaya çıkıyor. Teknoloji konusunda dünya ile rekabetimiz ve ekonomimizdeki dış ticaret açığımız ülke gelişiminin önündeki en büyük engeller olarak görülüyor.
Belki Osmanlı’nın takipçisi olmak, o dönemin kudretine ulaşma azmi sergilemek doğru olabilir. Ama Osmanlı’nın en kudretli zamanları ile kendimizi kıyaslamak pek doğru olmasa gerek.
“Osmanlı’yı Amerika’nın keşfinden sonra Avrupa’ya gelen gümüş ve altının yıktığı” gerçeği bugünlerde uzmanlar tarafından ortaya konulmaktadır. “Yıkılırken bile güzel” olan bir medeniyetin temsilcisi, mirasçısı olmak güzel de, “Biz de en az o kadar güçlüyüz” demek biraz gülünç olmaktadır.
Kendimizi dev aynasında görerek bir fayda elde edemeyeceğimiz ortada. Hayallerimizin dayanağının sağlam olması gerekiyor. Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri ne güzel söylüyor: “Kibir bele bağlanan taş gibidir. Onunla ne yüzülür ne uçulur!”
Lüzumsuz kibire, dayanaksız gurura gerek yok…