Patrikhane ile ilişkilere, Türkiye’nin her yanındaki kiliselerin bir bir canlandırılmasına kızanlara ne diyorlar: “- İnancına güvenen inanç hürriyetinden korkmaz. Fikrine, düşüncesine güvenen fikir ve düşünce hürriyetinden korkmaz. Açın Osmanlı tarihini bir okuyun. Osmanlı bunlardan korkmuş muydu?”
Bu ülkede Patrik’i, Patrikhane’yi dinleyenler bu ülkenin asıl sahiplerini neden dinlemezler anlamak zor.
Maksat inanç
özgürlüğü mü?
Patrikhane’nin istedikleri, Ruhban Okulu’nun açılma çabaları, Sümela’da ve ülkemizin diğer yörelerindeki kiliselerde ayin yapılması için tutturanların derdi, düşünce hürriyeti mi yoksa tarihle, Türk milleti ile bir hesaplaşma mı? Bunu iyi düşünmek gerekiyor.
Osmanlı tarihi birazcık olsun okunabilse Osmanlı’nın Balkanlar, Mora, Girit, Kıbrıs hatta Mısır’da, hatta hatta Arabistan’da (Patrikhane Vehhabiliği desteklemiştir) arkadan hançerlenmesine kadar pek çok olayda Patrikhane’nin payı olduğu görülür.
On binlerce Müslüman Türk’ün kanının Patrikhane’nin eline bulaşmış olduğu tarihî ve belgeli bir gerçektir.
“Şimdi bunları söylemenin ne anlamı var, bütün bunlar geçmişte kalmalı” diyenlerimiz olabilir. Keşke… Ama gaflete düşmeye hiç gerek yok. Kin ve nefreti üretenler, besleyip gözetenler Türk halkı değil, bizzat Patrikhanedir.
Kin kapısı açılmıyor
Patrikhane için ellerinden geleni yapanlar, “Kin Kapısını niye açmıyorsun?” diye neden sormazlar ki bunlara? O kapıda bir Diyanet İşleri Başkanı asılmadıkça, kin kapısının açılmayacağını bilmeyen var mı ki?
Belki bilmeyenler vardık diye biz kısaca söz edelim isterseniz: Mora’da Binlerce Müslüman Türk kılıçtan geçirilmişti. Dönemin Padişahı İkinci Mahmut, Sadrazam Benderli Ali Paşa’yı görevlendirmiş ve bu ayaklanmada parmağı olanların derhal tespit edilmesini istemişti. Yapılan tahkikatta ve Patriğin evine düzenlenen baskında Patrik Beşinci Gregorius’un “ihanet” ettiği tespit edilmişti. Ayrıca Patrik’in Osmanlı’nın amansız düşmanı Rus Çarı Alexandr’a yazdığı istihbarat mektupları ortaya çıkmış ve yargılanan patrik, halkı isyana teşvik etmek ve Devleti Ali’ye ihanet etmek suçuyla “idam”a mahkûm edilmişti. İnfaz, Fener Patrikhanesinin kapısı önünde 21 Nisan 1821 günü icra edildi.
Bunun üzerine Patrikhane yönetimi, aynı yerde bir Türk büyüğü asılana kadar bu kapının kapalı tutulmasına karar verdi. Bu kapı, günümüzde “KİN KAPISI” olarak anılıyor…
Patrikhane yönetiminin bu kararından haberdar olan ve henüz gaflete düşmemiş olan Türk devlet yetkilileri, buna bir misilleme olarak, Patrikhane’nin bulunduğu sokağın adını “Sadrazam Ali Paşa” koyarlar. Bu kapı hala kapalıdır. Girişler, bu kapının solundaki küçük kapıdan yapılmaktadır.
Kurtuluş Savaşı’nda da bela
Bu patrikhane Kurtuluş Savaşı’nda da başımıza bela olmuştu. İşgal ordularını Bizans bayrakları ile karşılaması bir yana, silahlandırdığı 40 bin kişi ile İstanbul’da terör estirmişti. Patrikhane’nin İstanbul’u çok iyi tanıyan ve bir Türk’le farkı bulunmayan bu 40 bin silahlı ajanından milli güçlerin neler çektiğini bilmek isteyenler, o dönem bu işlerin başındaki Türk subayların anılarını okuyabilirler.
Patrik’in kısa süre önceki konuşmalarında 9 Osmanlı Padişahına teşekkür edip Fatih’i ve Milli Mücadele dönemini anmaması her şeyi açıkça göstermektedir. Çünkü Fatih, İstanbul’u Türklerin yapan bir padişahtı ama Patrikhane ve arkasındaki güçlere göre bu “geçici bir dönem”di. Onlara göre İstanbul asla Türkler’de kalmayacaktı, bırakılmayacaktı. Bunu söyleyen Yunan devlet adamlarını saymaya kalksak bu sütun almaz isimlerini. Sadece Yunan mı? Hayır, Çörçil’den Katerina’sına kadar Hrastiyanların cümlesi için “İstanbul Türklere bırakılmayacak kadar Haçlı”dır.
Atılan adımlar nereye?
1992 yılında Avrupa’nın ortasında Sırpların Bosna’da yaptığı Müslüman katliamı sırasında Patrikhane ne yapmıştı hatırlamak gerekir. O kadar ısrarlara rağmen mezhepdaşlarına, “Yapmayın, günahtır” diyemedi. Kenardan seyretmekle, belki de desteklemekle kaldı.
Tarih ayan beyan ortada iken, kin kapıları hala kapalı iken verilen ödünlerin, atılan adım-ların nereye gedeceğini kim kestirebilir ki?